İlkokulu köyde, ortaokulu kasabada, üniversiteyi şehirde okumuş ve halen şehirde yaşayan biri olarak şehir hayatı ve şehir insanına ait kanaatlerimi sizinle paylaşmak istiyorum.
Hani şu şairin "üstü çizilmiş kişiler" dediği kişilerden bahsediyorum. Her zaman her şeyden haberi olan ama hiçbir bilgiyi sonuna kadar öğrenecek vakitleri olmayanlar. Her birinin bağlı olduğu parti, dernek, vakıf, cemaat, örgüt kadar ufku geniştir. Hepsi dindardır, bu dindarlıkları birbirlerini yanlış, batıl görecek şekilde dizayn edildiği için bütün insanlığı kuşatan din, yanındaki insanı bile sevdiremeyecek kadar dardır. Hayatı televizyon kanalları, gazeteler, internet haber sitelerinden öğrenirler. Medyaya lanet ederler ama konuştuklarını dinlediğinizde medyanın söylediklerinden fazlasını bilmediklerini fark edersiniz. İşin vahim tarafı bu onlar için bir çelişki değildir. Şahin Uçar'ın dediği gibi, "Gönüllü bir köleliktir" bu, o yüzden kimse şikayetçi değildir.
Belirlenmiş, kısıtlanmış, yönlendirilmiş bir hayat yaşadıklarını kabul etmezler. Etmezler zira, bunun farkında olacak kadar ilim sahibi değildirler. Tam bir cehl-i mürekkep. Kimseye güvenmezler, "bu devirde babana bile güvenmeyeceksin" diye bir inanç vardır kalplerinde. En büyük dertleri; daha rahat bir hayattır. Rahat tabirini kasıtlı kullanıyorum, çünkü rahatlık mutluluktur şehir insanı için. Huzur ve rahatlığı aynı şey sayarlar, oysaki bunların aynı şey olmadığını için ölüm döşeğinde düşünecek vakitlerini olması gerekir. Rahatlık daha çok para demektir. Haliyle; yaşamak için yemezler, yemek için yaşarlar. PEPSİ'nin reklamında dediği gibi, "Daha fazlasını iste". Temel dayanak noktası budur; Her zaman daha fazlası mümkündür.
Şehir hayatı ve şehir insanı ile gözlemlerime şehir içi ulaşımla ilgili fikirlerimle başlamak istiyorum;
Ne zaman bir otobüse ya da dolmuşa binsem, etrafımdaki insanların neler yaptıklarına bir göz attığımda derin bir iç sıkıntısı kaplar beni. "Bir an önce eve varsam da şöyle ayaklarımı uzatarak keyif yapsam" beklentisiyle ablak ablak etrafı seyrederken görürsünüz onları. Yüzlerinde ekşi bir ifade görürsünüz, canından bezmiş, hatırlayıp yüzünün gülmesine vesile olacak tek bir hatırası yokmuş izlenimi veren koyu bir hüzün vardır bakışlarında. Belli ki yaşadığı hayattan memnun değildir. Şehrin o sürekli bir yerlere yetişme, daha çok kazanma veya ayakta durabilme gibi dayatmalarının izlerinin okursunuz bakışlarında.
Yapabildikleri en iyi şey; ellerindeki cep telefonunu karıştırmak, kulaklığı takıp müzik dinlerken uyumak, düşük bir ihtimal de olsa tanıdık biri denk gelirse zorlana zorlana içi boş bir sohbete dalmaktır. İçi boş diyorum, zira konuştukları şey, kimin ne kadar kazandığı, kimin nerede ev veya nasıl araba aldığı gibi başkalarının hayatlarıdır.
Otobüste yanınızdaki kişi öğrenci ise, o daha büyük bir felakettir. Çünkü onun ülkenin nereye gittiği, nasıl yönetildiği gibi sorunları yoktur. Elindeki cep telefonunun ona sunduğu imkanlar kadar yaşayabilir öğrenicimiz. En büyük mahareti kız veya erkek arkadaşını arayıp veya kendini arattırarak can sıkıntısını giderecek bir sohbet yapabilmektir. Eğer onu da yapamıyorsa oyun oynamak, uyumak veya çöz çöz bitmeyen test kitapçığındaki sorulara yorgun haliyle bir göz atmaktır.
Kadın-erkek, genç-yaşlı, öğrenci, memur fark etmez, otobüste veya dolmuşta eve ya da işe giden insanların kafasında tek bir düşünce vardır; Bir arabam ve benzinine yetecek param olsa da bu lanet sıkıntıdan kurtulabilsem. Araba sıradan insanların üstüne çıkmanın ifadesidir, özgürlüktür, hatta evlilerin gözünde en temel ihtiyaçtır. İhtiyaç yerinde bir kavram; şehir insanı ihtiyaçlarını kendisini belirleyemez. Popüler kültür, ona ihtiyaçlar sunar, bu ihtiyaçları karşılamasını bekler.
Zavallı şehir insanı, hangi birine yetişsin.
Ben Kimim?
Bir derdim var. Nedir o? Batı medeniyetinin bize sunduğu modern hayatın imkânlarının en canlı haliyle yaşandığı şehirde, modern olmak istemeyen, olamayan, olmak istemese de beceremeyen, adaptasyon, entegrasyon gibi sorunlar yaşadığı için, beceriksizliğini, suçu zamana atarak kamufle etmeye çalışan bir zavallı mıyım ben?
Bu kadar basit mi? Evet, ben çaresizim. Mutsuz olduğum bir dünyayı terk edip gidemiyorum. "Gidecek yerim olmadı kendi mezarımdan başka" diyor ya şair. "Hadi gel köyümüze geri dönelim" de demiyorum. "Köyü mesken tutmak aklı mezara koymaktır", biliyorum. Merkez Efendi'nin "Herkes merkezinde, nakkaş nakşını işlemeye devam ediyor" sözünü düstur telakki ederek kendimi teselli edebilir, pekâla gönlüm rahat yaşayabilirim nu hayatı. Ama kazın ayağı öyle değil.
Evet, iddia ediyorum, şehrin insanı zavallıdır. İslam şehrin dini olsa da, medeniyet şehirde yaşansa da, bugünün insanı, bu şehir modelinin insanı zavallıdır. Peki ben kimim? Ben de bir şehir insanıyım. Zaten kendi hikâyemi anlatıyorum. Ama bu hikâyede sen de varsın. "Ne gülüyorsun? Anlattığım senin hikâyen" diyor ya filozof. İçinde yaşıyorum diye, nimetlerinden faydalanıyorum diye bu şehir hayatını kabullenecek değilim. Tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bakmayan biriyim sadece.
Emevîler, Arap ırkının üstünlüğü temeline dayalı devletlerinde, zulüm ettikleri insanlar (onlara Mevali deniyor- Arap olmayan Müslüman anlamında), isyan edip kaos oluşturmasın diye, devlet eliyle, insanın kaderi rüzgar önündeki yaprağa benzer şeklinde bir inanç yaymışlar. "Ben sana zulmetmiyorum, kaderin böyle, Allah böyle istiyor" derlermiş. Biz de mi böyle yapalım? Tamam, şehirdeyiz, babana bile güvenmeyeceksin, herkes kendi menfaati için savaşacak, artık Makyavelist mi olursun, Komünist mi olursun, İslamcı mı olursun, tercih senin.
Ben bunların dışında bir şeylerden bahsediyorum. Bu kaypak, bu müptezel, bu muhtar suretinde muzdar, bu şehvetinden başka derdi olmayan, futbol, seks ve moda üçgeninde yaşayan şehir insanını sevmiyorum, sevmek zorunda da değilim.
İnsan iradesinden bahsediyorum. Zaten dünyaya geldiğinde mahdut olan, ancak dünyevî ihtiraslarından soyunarak iradesini hürleştirme imkânına sahip olan insana, baştan sona dünyevî ihtiraslar tavsiye eden şehirden bahsediyorum. Dostoyevski'nin Londra'ya gittiğinde, Albert Camus'nün Amerika'ya gittiğinde gördüğü, yaşadığı, hissettiği ve insanlık adına ızdırap duyduğu sıkıntılardan bahsediyorum. Yeraltından Notlar'ın kahramanı gibi "Ben tek başınayım, onlar hep birlikte" demesem de, herkesin muzdarip olduğu ama kimsenin suçlu olmadığı bir durum var ortada.
Dikkat edin, şehir insanı hep dertlidir. Sürekli insanların ne kadar sahtekâr, ne kadar bencil, çıkarcı olduğundan, adamın varsa her şeyin mümkün olduğundan, adalet ve özgürlük olmadığından bahseder, ama iş kendisine geldiğinde torpil ayarlayıp bedavadan kazanç sağlamayı "Ne yapalım, düzen böyle", "mecbur kaldım" gibi açıklamalarla geçiştirmeyi yeğler. Bir gün o meşhur şehir insanlarıyla dolu olan otobüslerden biriyle eve giderken biri dershanede öğretmen diğeri dershanede öğrenci olan bir bayan ve b,r erkek gencin konuşmalarına kulak misafiri oldum. 1 saat boyunca az önce bahsettiğim şikâyetlerden, bu ülkede yaşanılmayacağından, gelecekten emin olamadıklarından dem vurdular. Bir ara, iş bulmanın zorluğunu, torpilsiz hiçbir işe girilemeyeceğinden bahsederken, bayan erkeğe yaklaşıp kısık sesle, "ablam lise mezunu ama adam bulduk devlet kurumunda memurluk ayarladık, bu işler böyle" deyiverince, "işte bu" dedim içimden, "Şehir insanı bu."
Doğa sizi bekliyor efendim!
Anadolu'dan gelip şehirde üniversite okuyan her gencin rüyasıdır karlı dağdaki kulübe. Elbet bir gün oraya gidilecek; doğayla, kitapla, şiirle ve hepsinin sahibiyle başbaşa, huzur dolu muhteşem bir yaşam sürülecektir. Bu hayali kuranların kafasında bundan sonrasıyla ilgili şablon aynıdır: Ama orada yaşamayacaksın. Şehre dönmek şart. Neden şart? Çünkü şehir hayattır, medeniyettir, kültür, sanat, edebiyat, tarih, her şey orada. Peki bu kadar önemli olan, bu derece candan yaşamak istediğimiz şehir neden bize huzur vermez? Neden gençlerimizin en önemli derdi yalnızlık ve can sıkıntısı? Ha bu arada söyleyeyim, can sıkıntısı denen şey şehir insanına mahsus bir derttir. Çok da önemli bir sıkıntıdır, çünkü bazen sonu intiharla sonuçlanacak süreçler başlatabilir insan hayatında. Şöyle bir ikilemimiz var; kasabada ya da köyde insanın canı neden sıkılır? Yapacak bir şey bulamadığı içindir sıkıntısı. Uğraşacak meşgalesi kalmamıştır da ondan. Peki şehirdeki insanın canı niye sıkılır? Çünkü onun önünde o kadar seçenek vardır ki yaşamak için, bunlardan hangisini yaşaması gerektiğine bazen karar veremez, bazen hiçbiri çekici gelmez. Nefis hepsini yaşamak ister, bütün zevkleri tatmak, dünyanın bütün nimetlerinden faydalanmak... Ne ki sınırlı bir varlık olan insanın bütün bunları yapmaya ne zamanı, ne kudreti, ne de imkânı vardır. O zaman başlar sıkıntı. Tıpkı evlenmek için kız arayan şehrin zavallı erkekleri gibi.
Bir kız ararlar ki bu gençler, akıllara zarar. Hem güzel olacak, hem eğitimli olacak, hem geleneklerine bağlı olacak, hem modern olacak, hem ahlaklı, hem namuslu olacak, hem zengin olacak, hem de evrensel standartlara uyacak. Aslında aradığının ne olduğunun da farkında değildir zavallı. Bütün çiçeklerden koklamak sadece arıya mahsustur, o da bunu kendi tercihiyle değil, içgüdüsüyle yapar, dersin. Haklısın der, gene de bildiğini okur.
Can sıkıntısına geri dönersek... İnsanın temel bir özelliği vardır; Hangi konuda olursa olsun, önüne ne kadar çok seçenek koyarsanız o kadar mutsuz edersiniz. İşte bu çeşit can sıkıntısı bir felakettir. Yapacak şeyi olmadığı için canı sıkılan insanın tehlikesiyle yapacak yüzlerce şeyi olduğu halde canı sıkılan insanın tehlikesi çok farklıdır. Elinizde elli tane seçenek var, ama hiçbiri tat vermeyip can sıkıntısı baş gösterdiği anda, işte o anda, şehir insanı gerçekten zavallıdır. En cahil, en kaba, en yobaz bir çobanın bile aldığı zevki alamaz hayattan. Ve dikkat edin, gençlerimizin çoğu genç yaşta hayattan bezmiş durumdadır, ne heyecan vardır ruhlarında, ne de geleceğe dair bir umut. O kadar çok aldatılmışlardır ki gencecik yaşlarında, gözünü hırs bürümüş o kadar çok sahtekâr tanımışlardır ki, daha hayatlarının baharında bencil, egoist, zevk düşkünü zavallı bir menfaatperest olmuşlardır. Ruhları daralıp, sinirleri harap olduğunda, o bizim beğenmediğimiz, medeniyet yaşayacağız diye terk edip şehre geldiğimiz köydeki kulübemiz onlar için adeta bir can simididir. "Temiz hava, bol oksijen, nefis ev yemekleri ve doğayla başbaşa muhteşem bir hafta" diye başlayan reklam sayfalarına başvururlar çaresizlik içinde. Hani bizim gökdelenler uğruna vazgeçtiğimiz, alışveriş merkezlerinde teşhircilik ve röntgencilik yapmayı tercih ederek bırakıp geldiğimiz o ahşap evlerimiz. O bizim sobanın yanına kıvrılıp uyuyarak çocukluğumuzu geçirdiğimiz kulübemiz.
Doğa sizi bekliyor efendim!
İşte çelişkimiz; köy, ufku dar ama mutlu insanların meskeni, şehir ise ufku geniş ama mutsuz insanlar yuvası. Köyü mesken aklı mezara koymaktır, biliyoruz. Ama şehir de bizi kendimize yabancılaştırıyor.
Tanrı Olamıyorum, İnsan Kalamıyorum
Bugünün dünyası için "İnsan niçin Tanrıya inanır?" diye bir soru sorulduğunda, verilebilecek en geçerli cevap, "Gücü yetmez de ondan" şeklinde olmalıdır. Postmodernizm'in ürettiği insan tipinin en büyük rakibi her zamanki gibi Tanrı'dır, ama bugünün şehir insanının bir farkı var: İnsanla kader arasındaki savaş, insanla kelime arasında savaşa dönüşmüştür. Tanrıyı anlamaya bu sayede kendini tanımaya çalışmaz şehir insanı. Tanrı'yı gücü yettiği kadar kandırmaya ve yenmeye çalışır. Nietzsche, Tanrı'yı niçin öldürdü dersiniz? Batı medeniyetinin Tanrı'sı o kadar zayıf, aciz ve hayatın dışındadır ki, bu Tanrı bırakın insanı ve alemleri yaratmak, insanı ve evreni anlamaktan acizdir. Hal böyle olunca, o Tanrı'yı kim ister ki, Nietzsche istesin!...
Kimliksizlik, şehir insanın baş belası. O kadar çok kimliği vardır ki ve zaman o kadar hızla değişmektedir ki, bu sene efendi olduğunuz konuda bir yıl sonra köle olmanız işten bile değildir. Çocuklarının istek ve arzularına yetişebilmek için bütün varlığıyla mücadele eden anne babaların gayretleri buna örnek olarak gösterilebilir. Benim babam beni efendimdi, ama ben çocuğumun kölesi olarak yaşamak zorundayım. Çocuğumun isteklerine yetişmek, onu akranları ve arkadaşları nazarında küçük düşürmemek için yapmam gereken o kadar çok şey var ki, kendime ayıracak zamanım kalmıyor. Çocuk arabanın ön tekeridir diyenleri böyle değerlendiriyorum. Bir vatandaş, bir koca, bir baba olarak rollerimiz o kadar belirsiz ki, neyi nasıl yapacağımıza karar vermekte güçlük çekiyoruz. Zavallı şehir erkeğinin bir eş ve koca olarak yaşadığı serencamı incelemek bile bazen komik, bazen trajik sonuçlara götürür bizi. Zavallı adam, her gün direk veya dolaylı yüzlerce zina teklifi alarak evliliğini sürdürmek zorundadır ve her gün ama her gün içgüdülerini bastırmaktan şaşkın bir kimyaya sahiptir. Kadının yeri belli değil, çocuğun yeri belli değil, erkeğin yeri belli değil. Kim nereye oturacak, ne kadar söz sahibi olacak, görevleri nelerdir, biz ondan hangi işleri beklemeliyiz, hangi konularda kim hükmedecek, belli değil. Artık herkes her konuyu biliyor, her konuda kararlı. Kime hangi kimliği vereceğiz, bilemiyoruz. Bir de buna, istisnasız herkesin siyaset uzmanı olduğu bir ülkede yaşadığımızı eklersek mutsuz olmaktan başka seçeneğimiz var mı? "Her gün aynı kalafat yerine çekilmek sefaleti" diyor ya şair, onun bir başka şekli diyebiliriz buna. Her gün yaşadığımız ama kurtulamadığımız bir sefalet.
Ruh buna ne kadar dayanacaktır? İnsanı tutan ne vardır hayatında? Bir tek Tanrının buyruklarını dinleyen insanın kalbinden Tanrı'yı da çıkardık, artık onun hayvani arzularını nasıl dizginleyeceğiz? Kanun mu dayanır buna, polis mi dayanır? Ortada Tanrı da kalmadığına göre, o halde Tanrı'nı yerine insanı koymanın tam zamanıdır. İşte aydınlanma felsefesi diye örnek aldığımız modern hayatın da yaptığı tam tamına budur. İnsanın acizliği, yer çekimine ve kanunlara bağlı olma mecburiyeti ne kadar da sıkıcıdır. Zaten kanunlar da küçük sineklere işliyor. O halde büyük sinek olmaktan başka çaremiz yoktur. Büyük sineklerden olup bize işlememesi ama bizim işlerimizin yürümesi için başkalarına uygulanması gereken kanunları ezip geçinceye kadar mücadele etmekten başka yolu kalmamıştır şehir insanının. Amacımız Hakk da olsa batıl da olsa, insan olarak yapamıyoruz. Tanrıya gücüm yetmiyor, insan olmaya dayamıyorum. "Sofradan doymadan kalkın" dediğimiz insana doyumsuzluğun sınırsızlığını öğrettik. Şimdi bu insan, yetinmek yerine, yaratmak peşinde. Ama ne çare ki, bırak yaratmayı, anlamaktan aciz... Zavallı şehrin insanı... zavallı....
Şairin dediği gibi, "hiçbir zaman, hiçbir gerçeği, hiçbir ayetten öğrenemeyecek şehrin insanı."
İçimizdeki Kulübe
Şehrin camileri yer altındadır. Utanılan, mahcup olunan, olsun ama göze batmasın denilen mekânlardır. Apartman dairelerinin, bürokratik kurumların veya iş merkezlerinin bodrum katlarına sıkıştırılmış küçücük kulübelere veya sığınma evlerine benzerler. Yakın tarihte katıldığım uluslar arası katılımlı bir sempozyumun yapıldığı, ülkenin en büyük sivil toplum kuruluşlarından birinde, "namaz kılmak için yer var mı?" diye sorduğumda, eksi ikinci kat cevabını alınca bir an içim bir tuhaf oldu. Daha önce defalarca aldığım bir cevaptı aslında, ama ne bileyim, uluslar arası çapta bir kurum zemin kata falan koyar diye mi düşündüğümdendir bilinmez, çocukluğumuzun sevimli Kalimero'su gibi "ama bu haksızlık" türü bir hayıflanma geçti içimden. Şehrin belirli noktalarına kondurulmuş sembolik birkaç büyük cami dışında, tamamına yakını alt katlara, deprem olursa sığınacağımız bodrum katlarına yapılmış bu küçük mescitler, şehir hayatının niceliği ve niteliğini sunmak açısından çok güzel örneklerdir aslında. Ne zaman bu küçük mescitlerden birinin görsem, Albert Schwitzer'in "Büyük şehir insanı dinsizdir" sözünün ne kadar manidar olduğu gelir aklıma. Hani o bir gün kaçıp gitmek istediğimiz karlı dağdaki kulübenin şehirdeki minyatür karşılığı gibi gelir bu küçük mescitler bana. Şehrin insanı ibadet etmek istediği zaman yer altında bir araya gelir din kardeşleriyle. Onların Tanrısı yer altına itilmiş, söz hakkı kalmamış bir ilahtır. Utanılacak, ayıplanacak, dışlanmasına sebep olacak bir iş yaparcasına, kendini açık etmek istemeyen, suç işlemiş mahcup bir çocuk edasıyla yapar ibadetini. Dışarıda yetişmesi gereken bir dünya vardır. O dünyanın ihtiyaçları o kadar hızlı değişmektedir ki, çok hızlı olmalıdır. Hep şikâyet ettiği, çok istese de düzeltemediği "Allah'ın dokuz kuluna bir pul, bir kuluna bir pul" dağıtıldığı piyasa vardır bu kulübenin dışında. Sadece bir pul kazanabilmek için o dokuz kişiyle yarışmak zorundadır. Neden bana ve diğerlerine ait olan pullar bir kişiye veriliyor, diye sorma hakkı yoktur. "Senin görevin, çocuk yapıp vergini ödemektir" denir ona. "İslam şehir dinidir, medeniyet şehirdedir, şehirde hayat vardır" sözleriyle teselli bulmaya çalışır. Olsun, bu düzen değişecek, adalet bir gün yeryüzüne hâkim olacaktır. İnsan kandırılmaktan hoşlanır. Çaresiz kaldığında kendini kandırmayı ve insanların da onu kandırmasını ister. İşte, "neden dokuz kişiye bir pul?" sorusunu soranlara Allah'ın ne kadar büyük ve kadir-i mutlak olduğu hatırlatılır. Yapılan haksızlıkları, mazlum şehir insanının maruz kaldığı aşağılanmayı görmektedir elbet. Hiç değilse âhiret vardır, herkes orada hak ettiğini alacaktır, bu piyasanın aşağılayıp dışladığı şehir insanı için en güzel teselli ölümden sonraki hayattır. Kurtuluş oradadır. Zavallı şehir insanı!... Ben derim ki, şehrin yer altına ittiği o küçük sevimli kulübeleri, mahzun mescitleri iyi değerlendirmeli, karlı dağdaki kulübeyi şehre taşımalıyız. Kendimizle, bize sunulan hayatla, o hayatın içindeki haksızlıklarla hesaplaşmak, bizi içinde eritmek isteyen piyasa çarkının dişlisi olmaktan bir süreliğine kurtulup, "her şeye rağmen buradayım" diyebilmek için o sevimli, o terk edilmiş mescitleri ihya etmeli, içimizdeki kulübe yapmalıyız.
NOT: Şehir ve Medeniyet Dergisi'nin (Ekim 2009) 2. sayısında yayınlanmıştır.