Durmak yok, yola devam

"Önce öl sonra öde" teklifi yapılır şehrin insanına.


Kefen bezini kredi kartıyla alması önerilir. Bu da yetmez. Şehirde ölmek için belediye başkanından izin gerekmektedir. Evraklar, tutanaklar, hava paraları... Şehrin dışında bir yerlere götürüp defnettiğimiz yakınlarımız bizden Yasin eşliğinde dualar bekleyedursun, bayramdan bayrama onları hatırlarsak mutlu sayarlar kendilerini.  "İşte öldün" deriz onlara, "Allah taksitlerini affetsin."

 

Bir ajans haberi olmayı hak edecek kıymette bir ölümünüz olduysa şanslısınızdır. En azından bir gazete küpürünüz saklanır bir yerlerde. Hatırlanma olasılığınız daha yüksek. Her ne kadar devletin yıllık ölüm oranları içinde (ulaşılması gereken ölüm oranı mı desem) yer alsanız da sizi hatırlatacak çok şey vardır arkanızda. Biriktirdiğiniz fotoğraflar, doğum günü videoları, yılbaşı kartpostalları, msn metinleri sizi unutturmayacaktır. Ama gariptir, bütün bunlar sizi sadece hoş bir nostalji olmaktan öteye götürmeyecektir. Ne zaman şehir insanının canı sıkılır, aldığı yeni bir yakın dost ihanetinin darbesiyle kendisini eve hapseder, bunalımdan bunalıma sürüklenen ruhu kurtuluş ararken bir anda çıkıverirsiniz karşısına. İşte o an sizin ölümünüz çok işe yarar. Ama bu geçicidir, gücünüz buraya kadar. Hayata atılan yeni bir adım ve yeni bir başlangıç, unutulmanız için sonsuz destek sağlar şehir insanına. Fotoğrafınız çekmeceye konur, yerini yeni yeni büyüyen bebeğin fotoğrafları süsler. Hızlıdır şehir hayatı, bir koşuşturmadır sürer. Durmak ya da yavaşlamak sizin mahvınıza neden olabilir. Şehrin göbeğinde bir an dursanız, birkaç dakikalığına hayatı durdurmak isteseniz, size atılan omuz darbeleri ve hakaretlerin sayısını aklınızda tutamazsınız. Durmak yok, yola devam.

 

Şehrin apartman altlarına, iş merkezlerinin bodrum katlarına saklanan camileri yine de küçük bir işlev görür. Cumadan cumaya Müslüman olduğunuzu gösterme imkânıdır bu. Bazıları sizinle haftalık Müslüman diye dalga geçse de siz eminsiniz yaptığınızdan. Sürekli ibadet mi olur canım, madem bu dünyayı yaşamayacağız, o halde niçin buradayız? Allah bizi melek olarak yaratsaydı da, biz sürekli secde halinde dua etseydik o zaman! Öyle bir yerdeyiz ki burası çok önemli. İki telefon görüşmesi arasına sıkıştırdığımız, devre arası yetiştirdiğimiz, bir vakti bir vakte eklediğimiz namazlarımızın sahihliği artık tartışılmayacak kertededir. "Allah, namaz kılan kul bulmuş, bir de takvasına mı bakacak?"  halet-i ruhiyesinde yaşadığımız bir derttir bu. Din, şehirde bize kolaylık sağladığı kadar vakit ayırırız ona. Haksız da sayılmayız, hayatı bu kadar zorlaştıran, bizi halden hale sürükleyen piyasa şartları kendi ürünümüz değildir. Doğar doğmaz içine atıldığımız homo homuni lipus kuralıyla işleyen bu sosyal hayat, ne kadar az zararla kapatırsak o kadar kârlı saydığımız bir alışveriştir bizim için. Allah'tan atalarımızın yaptırdığı ve yıkmaya cesaret edemediğimiz devasa cami ve külliyeler vardır da, onların türbeleri yetişir imdadımıza. Hoş, modern hayat bu mübarek mekânları da kapitalist araçlara dönüştürmesini bilmiş, ölümle yüzleşmekten çok ölüm duygusunu geçiştirme imkânlarına dönüştürmüştür onları. Ölülerimiz kırkını çıkardığında veya senesini devrettiğinde hamt-i şerif okutup, mevlidle beraber dualar ettirmeyi unutmayız cami hocalarına. Çünkü çoğumuz Kur'ân okumayı bilmeyiz. Şair boşuna demiyor: "ama neler olup bittiğini hiçbir âyetten hiçbir vakit anlamayacak şehrin insanı." Haliyle ölümü hatırlatacak ayetlerle muhatap olmak zorunda da kalmayız. Tam bu devrede Diyanet teşkilatı yetişir imdadımıza. Şehir insanı için günahlarımıza karışmayıp, ölümü es geçerek, bize Allah'ın sonsuz merhametini hatırlatan aydın din adamları ne büyük nimettir! Mevlid dersiniz okurlar, hatim dersiniz yaparlar, mübarek gün ve gecelerde küçük bahşişler karşılığı vaazın sonuna ekledikleri dualarında ölülerinizi zikrederek gönlünüze huzur katarlar. Kapitalizm, elbette ki şehir insanının din algısını dizayn etmiştir ve maalesef imamlar için şehir, hele ki zengin kodamanların oturduğu semtler, torpille atanmak istedikleri pazarlar haline gelmişlerdir. Bahçelievler'de görev yapan bir imamın beş yıl içinde ev almasının garanti olduğunu düşünürsek!... Teşvikiye camiinden kalkıp Aşiyan mezarlığına defnedilen sosyete cenazelerini ise Cem Yılmaz'a bırakmak en iyisi.

 

Paran kadar ölürsün

 

Ölüm insanlığın evrensel tek hakikati. Onu sorun olmaktan ne kadar çıkaracağımızı uzun yıllar düşündükten sonra bulduğumuz çareler geçici de olsa ferahlık sunmuyor değil kararan ruhlarımıza. Günah kavramının kuşatıcılığını daraltıp, aynı kalmasında ısrar edenleri dinden uzak kişiler olarak yaftalayarak, dini haftada bir hatırlanan manevî bir ihtiyaç haline getirdiğimizde, şehir inanı olarak işlerimiz kolaylaşıyor. Çok değil, bundan 20 yıl önce İstanbul mezarlıklarında bir gelenek başlatmıştık. Parayla ağlayan insanlar vardı mezar önlerinde. Artık kalbi kaskatı kesilmiş şehir insanı, ölüsünün mezarının başında parayla tuttuğu adamı ağlatıp dinî vecibesini yerine getirdiğine inanıyor ve huzurla ayrılıyordu mezarlıktan. Tuttuğu adam ne kadar içten ve çok ağlarsa o kadar oluyordu bahşişi. Türkiye'nin dört bir yanından akın eden işsiz gençler İstanbul mezarlıklarında ağlayarak para kazanıyorlardı. Parası kadar yaşayan şehir insanı, mezarında parası kadar ölüyordu.

 

Trafik kazaları, caniler, mafya çeteleri, kaza kurşunları, maç sonrası şiddetli eğlenceler, şoförlerin para hırsı gibi uzayıp giden listede size denk gelme olasılığı yüksek ölüm vaktimizin kolaylığı ne kadar artarsa o kadar bağlandığı şehirde ölüm maceramız bakalım bundan sora nasıl devam edecek? Hep beraber göreceğiz.