"Serin eliyle yanağımı okşadı,"Ah Mercimeğim" dedi."

 

 Cevizin dibi kaynıyordu. Aslı’nın gelin gideceği yer Marmaris’ti. Oradaki bir sarrafla evlenecekti. Kızlar laf kazanını habire harlıyorlardı. Ben yine gizli yerimdeydim. Herkes konuşuyordu. Aslı susuyordu. “Ne şanslısın. Tüm yıl tatil gibi olacak sana.” “Sen zaten altın gibiydin, bir de altıncıya düştün kız.” “Altın suyuna battın da çıktın say bacım.” Herkes, her şeyi diyordu da bir tek Aslı’nın dilinde laf yoktu.


Evlerde, yollarda, yol kenarlarında lafazanlıklar, eprimiş pabıçlar, hardal sarısı pantollar, it ayağı yemiş gibi gezen gobeller… Yalan dünya, zalım dünya… Sen bekle ecik, bir yağmur yağacak düzelecek her şey…

Ah Mercimeğim, en olmayacağı olur eden sebatkârlığın hikâyeleri. Aşkın ve tutunmanın halleri…

Mustafa Çiftci’nin yeryüzüne iyilikle bakan masalsı dünyasından… Taşranın ağrıları, heves ve rüyaları…

 

 

Kitaptan bir blüm: 

"Bazen arkadaşlarla pikniğe giderdik. Taş atardık sağa sola. Ben Marmaris tarafına atardım. Sanki taşım Aslı’nın sarraf kocasını bulacaktı. Ne bileyim, hırsımı almak istiyordum herhalde. Kimse bilmezdi tabii. Arkadaşlarımın her birinin okuldan, mahalleden bir sevdiği vardı, anlatırlardı. Ben sadece dinlerdim. Bana da sorarlardı, “Oğlum yok mu sevdi- ğin?” diye. Ben yalandan kızardım. “Hasret miyim oğlum yakası yağlı kızlara?” derdim. “Nasıl adamsın anlamıyoruz?” derlerdi. Onlar anlamasa da ben anlardım ve bilirdim ki benim suyuma Aslı diye bir mürekkep damlamıştır."