Şair, tam anlamıyla kendisine sadeliğin hâkim olmasını arzulamaktadır. Gaybe yönelen ruh, fizik âleminin faniliğinin yakinine ermiştir. Fikir çilesi ve karmaşası sonunda reddedilmiş olan zahir (madde / masiva), gaybın sırrı sezildikten sonra tekrar yerine iade edilmiştir. Zahir-batın dengesi yerli yerine oturtulmak istenmektedir. Fakat bu, şu aşamada sadece bir arzu halinde mevcuttur. Muhasebe sürmektedir...
Gaiplerden bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birden bire dam;
Gök devrildi künde üstüne künde...
"Kamil Şiir", şairin, yaşadığı şehadet âlemi (masiva)nden bu âlemin hakikatlerinin manalarını barındıran gayb âlemine kulak vermesine sebep olmuştur. Necip Fazıl'a, gayb âleminden gelen ses, O'na, boşluğun yakıcı nefesini ense kökünde hissetmesini emretmiştir. Emir, "emir âlemi"nden gelmiştir. Emir âlemi, ruhların varoluş esprisini sırrında saklayan ilahi bir âlemdir ve namutenahi gayb âleminden bir cüzdür. Emir ruhtan gelince, doluluk arazına malik olan şu madde âleminin vehmiyeti doluluk zannettiği şeyin aslında yokluk/boşluk olduğunu şaire hissettirmiştir. Dam tepesinden uçmuştur. Bu da zahiri varlık binasının çatısını oluşturan aklın ölüm anını yaşaması demektir. Âlem-i gayb, âlem-i şehadeti kündeye getirmiştir. Tam bir kıyamet sahnesi yaşanmaktadır:
Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
Dediklerin çıktı ihtiyar bacı!
Sonsuzluk elinde bir mavi tülbent,
Ok çekti yukardan üstüme avcı.
Ateşten zehrini tattım bu okun.
Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum değdi burnuna (yok)un,
Kustum öz ağzımdan kafatasım
Şair, kendi öz kıyameti sebebiyle hakikat seslendiricisinin söylediklerinin teker teker görünmeye başladığına şahit olur. Âlem-i kübranın kıyameti sırasında âlemin fani yüzünün kaybolması, ruhunun bütün açıklığıyla ortaya çıkması gibi, Necip Fazıl'ın kendi kıyameti sırasında da ruhunda diriliş, fani yönünde helak yaşanmaktadır. Abdülhakim Arvasi'nin (ihtiyar bacı) dedikleri ortaya çıkmıştır. Sonsuzluğa kapı açılmıştır. Fanilikle sonsuzluk arasındaki özçatışma başlamıştır. Şair, Kamil Şiir'e muhatab olduğu andan sonraki seyr-u sülukunun ilk aşamalarında kendisini birçok içsel çatışmanın içinde bulur. Çünkü Arvasi'nin (avcı) atmış olduğu zehirli ok Necip Fazıl'ı canevinden vurmuştur. Yunus'un, "Zehirle pişmiş aşı yemeye kim gelir" sözündeki gibi şiir-i kâmil, zehirli okunu O'nun kalbine saplamıştır. Bütünüyle kusulan bir kafatası şairin yeni bir fikre doğru yol aldığı göstermektedir. Hakikatte "Yokluk" diye bir şey yoktur. Hakk tam anlamıyla "Var" ın kendisidir. Ve her şeyi kuşatmıştır. "Var" ın bu kuşatması karşısında "Yok" a yer var mıdır? Yokluk ve Varlık ikilemi izafi bir ikilemdir; bu âleme aittir. Var'ın bekası karşısında izafi (fani) varlığın varlığının hakikatte yok oluşunun idraki, şaire zehir içmiş gibi ağır gelmektedir. Çünkü O, oku yemesiyle beraber geçici varlığının (yokluğunun) hakikatte yok olan izafi varlığın yokluğuyla burun buruna geldiğini fark etmiştir. Bu dayanılmaz hal, şairin, bütün var zannedilen yokluk âlemine ait bu âlemin var zannedilmesinden kaynaklanan fikirleri, adeta bu fikirlere kablık görevi üstlenen kafatasıyla beraber öz ağzından boşaltmasına sebep olmuştur. Öz ağız, "Öz" ağızdır; burada hakikatin ağzı olarak alınabilir. Hakikatin midesi bu fikirleri hazmedememiş ve fikirler ağızdan kusulmuştur. Şair, bütün bu kriz atmosferi içinde "Hayret" ini gizleyememektedir:
Bir bardak su gibi çalkandı dünya;
Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
Al sana hakikat, al sana rüya!
İşte akıllılık, işte sarhoşluk!
Masivanın şiddetle sarsılmasıyla, tüm yön, varlık, yokluk, boşluk, doluluk, mesafe, istikamet gibi fani (hadis) varlıklar ölüm anını yaşamaktadırlar. "Huzur" şaire hala uzaktır. Hayret'ten kurtulmak gerekir. Hayretten huzura geçiş aşamasında bütün bu yaşananlardan ötürü biraz olsun nefes almak, sakinleşmek gerekmektedir. Necip Fazıl'ın korkuyu, ürpertiyi üzerinden atabilmesi için en uygun mekân yataktır, yorgandır. Düşünüş için bir lahza hayret'ten uzaklaşıp huzur'a yaklaşmak gerekir:
Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapadım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta bana çil horoz
Yepyeni bir dünya etti hediye.
Demir balyoz, taşınan manevi ağırlığa işarettir. Yaşanan belirsizlik, O'nu kendi halinde aydınlığı beklemeye sevketmiştir. Ve kanlı şafakta, Kamil Şiir, O'na yeni bir dünyanın müjdesini vermiştir. Bu yeni dünyanın belirişiyle huzura daha bir yaklaşılmakta, seyr-u-süluk'a sükûnet hâkim olmaktadır. Kriz, kendisini sakin bir düşünüş ve duyuş iklimine terk etmektedir:
Bu nasıl bir dünya hikayesi zor;
Mekanı bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kainat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.
Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
Otursun yerine bende her şekil;
Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!
Şair, tam anlamıyla kendisine sadeliğin hâkim olmasını arzulamaktadır. Gaybe yönelen ruh, fizik âleminin faniliğinin yakinine ermiştir. Fikir çilesi ve karmaşası sonunda reddedilmiş olan zahir (madde / masiva), gaybın sırrı sezildikten sonra tekrar yerine iade edilmiştir. Zahir-batın dengesi yerli yerine oturtulmak istenmektedir. Fakat bu, şu aşamada sadece bir arzu halinde mevcuttur. Muhasebe sürmektedir...