Bazı kelimelere içgüdüsel olarak kan davası güderim.
LİBERAL MAMULLERDEN "EMPATİ"
Bazı kelimelere içgüdüsel olarak kan davası güderim. Bazı kelimelere içgüdüsel olarak kan davası güderim. Şuurumda sebeplerine ait net bir şey yoktur. Ama kendime ait bunca gözlemden sonra bilirim ki belirli bir zaman gecikmesiyle kan davama sebep olan şey arz-ı endam edecektir.
Hasım olduğum kelimeye nerede rastlasam cephe alır, gerekirse -ki çoğu zaman gerekir- demagoji yapma pahasına hasmımı püskürtürüm. Bu amansız düşmanlığım önceleri zayıf, çürütülmesi kolay sebepler zinciri kurmama yarasa da daha güçlü, sağlam yapılı anlamları arkasından sürükler.
"Empati" işte böyle bir kelime benim dünyamda. Genelde şöyle tanımlanır: "Bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumu ona iletmesi sürecine "empati" adı verilir." Fransızca bir kelime olan bu terime Türk Dil Kurumunun bulduğu karşılık "duygudaşlık". Yukarıdaki tarifin sadece bir unsurunu içerse de en azından Türkçe de karşılığının boş kalmasından yeğdir.
Malum kelimeyi her duyuşumda o suni ve sinsi tebessümlerini yapıştırdıkları yüzleriyle insanın karşısında kaygısız oturan psikolog (eminim bu yapıştırma için aynanın karşısında saatlerce çalışmışlardır) güruhu için uydurulmuş ya da kim bilir nerden aparılmış bir modern zamanlar pazar malı aklıma gelir. Öyle ya bu liberal zihin herhangi bir gelenekten çaldığı kavramı ilkesel içeriğinden boşaltarak yeni bir şeymiş gibi telkin eder. Evet, ortaya çıkan kadük garabet her neyse yeni bir şeydir. Çünkü orijinali tesir gücünü dayandığı ilkeden aldığından çok farklı bir şeydir. Üstelik bu Quazimodo garabetini bize Esmeralda diye yutturmaya çalışırlar.
İnsanın "Homo Economicus" ve "her şeyin bir fiyatının olduğu" ben merkezli bir toplumda kendisini onun yerine koyarak bir başkasının bakış açısını anlamak sadece bir kandırmacadır. Bir kere benliğin marazlarından sıyrılmak devasa bir sorunken marazlı ben'i alıp başkasının benine oturtmakla sadece kendini tekrar etmiş olunur okadar.
Kimsenin kimseyi dinlemediği bir ortamda makul olan "kendini başkasının yerine koy" demek değil, "dinle" demektir. Böyle basit ve sahici eylemler insanların birbirini anlaması için çok daha yararlıdır.
Bu dikey açıklamaların ardından Marksist araçlardan da yararlanarak bazı yatay tespitler yapalım. Sizce, milli gelirin % 95'ini alan nüfusun %5'i yani mutlu azınlık geriye kalan kırıntılarla yaşamaya çalışan insanlarla empati yapmakta biraz zorlanmazlar mı? Hadi diyelim bu mutlu insanların babaları ataları belki bir zamanlar %95'lik fakir nüfusun içindeydi de sonradan Allah yürü ya kulum dediği için halden anlar (o günleri bir daha hatırlamamacasına unutmuşlardır ya neyse) insanlardır. Peki ya yeni jenerasyon çocukları, hiç bilmedikleri bir yaşam biçimiyle nasıl empati kuracaklar? Diyelim ki çok film izleyip çok Yaşar Kemal romanları okuyarak bunu da başardılar. Ya hu kardeşim 527-YTL asgari ücretle geçinen insan para taşımayan bu azınlıkla nasıl empati kurar? Denilebilir ki "Bu yılışıklık nedir böyle? Herkes kendi sınıfıyla empati kursun".Eyvallah. Kasabın kedisi sokak kedisiyle empati kurmaya kalkmasın.
Ha buradan şu anlaşılmasın empati aslında doğru bir şeydir de insanlar beceremiyor. Değil, zihinler ilkesiz, kalpler merhametsiz, vicdanlar kapkara iken empati yapalım da birbirimizi anlayalım fikri ucuz ve yalancıdır. Yok eğer temiz vicdanlar ise söz konusu olan zaten empati falan gibi zırvalara gerek yoktur. Anlaşamamanın sebebi dinlememektir. Dinlememek ise ahlaki bir sorundur.
Hasılı kelam durmadan pompalanan empati, sinerji ve benzeri terimler, ahlaki sorunu görmezden gelip, ahlaki tezi "ibahilik" olan liberalizmin içi boş reçetelerinden başka bir şey değildir.