Onu bunu bırak da beni özlüyor musun?

Şöyle kenara çekilip, bir duvara yaslanıp beni düşünüyor musun?

 

 

Yazar: Ekrem Özdemir 

8

Bir Cumartesi klasiği oldu bu pazar alışverişleri. Pazar çantasını alıp servisi beklemek için durağa gittim. Minik kızlar, cıvıl cıvıl etrafta dolanıyorlar. Saçları örülmüş en küçükleri, ablalarına ayak uydurmak için koşup duruyor. Belki de birazdan düşecek.

Ben de öyle olmuşum. Ablam arkadaşlarıyla oynamaya gittiğinde peşlerinden gitmişim. Beni aralarına almamak için hızlıca koşmaya başlamışlar. Ben de arkalarından. Yetişecem diye, mermer merdivenlerden çıkarken ayağım takılmış. Kafamı mermere çarpmışım. Kan akmış.

Annemin gelip beni kucakladığını hatırlıyorum. Bir de damla damla yola akan kanları. Ekmeği çiğneyip alnıma koymuş annem. Hala izi durur alnımda….

Kırgız mı, Özbek mi olduğunu çıkaramadığım bir adam, ağacın gölgesine çömelmiş, telefonla konuşuyor. Eşofmanlarını giymiş genç bir kız, telefonla konuşarak yürüyüş yapıyor. Muhtemelen yürüyüş boyunca konuşacak. Sağlık için yürüyor ama ultraviyole ışınlarına maruz kala kala…

44 nolu Gölbaşı servisi geliyor. Binmiyoruz otobüse, doluşuyoruz. Kemal Sunal’ın “Atla Gel Şaban” filmi kadar değilsek de ona yakınız. Zar zor arka kapının önünde yer buluyorum. Tam karşımda bıyıkları yeni terlemiş, esmer bir delikanlı. Kendi yaşlarında bir kızla konuşuyor. Yüzünde şehvetli bir haz oluşuyor konuşurken… Ergen olmanın dayanılmaz hafifliği içinde…

Başörtülü hanım ablalar, kirli sakallı amcalar, bebekler, giyinip kuşanmış gelin adayı kızlar… Bir anne, kucağındaki bebeği yanağından öpüp öpüp duruyor. Çocuk da ona heves edip annesinin yanağına yapışıyor. Önünde ayakta dikildiğim koltuktaki adam kitap okuyor büyük bir ciddiyetle. Duruşu, “ben herkes gibi değilim. Okuyan bir insanım. Haliyle bu otobüsteki insanlardan üstün olmam lazım.” havası veriyor. Elinde, yeşil keçeli bir kalem. Mühim gördüğü yerleri çiziyor. Okuduğu kitaba bakıyorum, “Babil’den Miletos’a” diye bir kitap. İlk kez duyuyorum, adam haklı, bizden üstün kardeşim:)

Kulaklığımı takıyorum. Önüme gelen ilk arabesk radyoda duruyorum. 

“Onu bunu bırak da beni özlüyor musun?” diye bir şarkı çalıyor. Çok hoşuma gidiyor bu ifade şekli. “Şöyle kenara çekilip, bir duvara yaslanıp beni düşünüyor musun?” Güllü mü bu, Kader mi, çıkaramıyorum. Umursamıyorum da. Ben sözlerdeyim.

En arkada, orta yaşlarda bir adam etrafı seyrediyor. Köy ağası gibi bir duruşu var, “buralara mandıra mı yapsam, yoksa kiraya mı versem?” diye düşünüyor sanki!

Bedava otobüs her durakta biraz daha dolarak ilerliyor. Artık sırt sırta gidiyoruz. Ter kokuları parfüm kokularına karışıyor. Bebekler hapşırıyor, çocuklar bağırıyor, gençler gülüyor, kadınlar mutsuz, erkekler umutsuz. Yaşlandıkça hayat kötüleşiyor mu, zorlaşıyor mu? Bu suratlar neden asık?

 

9

Çok fazla terlemeden iniyoruz otobüsten. Soyadlarını dükkan ismi yapan esnafın önünden geçerek pazara doğru ilerliyorum. “Çetin Mefruşat”, “Nevzat Berber”, “Önder Kasap” derken, dükkan önüne birkaç tabure atıp, çay sigara muhabbeti yapan ve yoldan geçen güzel bayanların kalçalarına bakan esnafımızı geçip pazara dalıyorum.

İlk hedef halka tatlısı. Pazarın orta yerinde ilerliyorum. Gözlerime inanamıyorum. Adam yok. Tatlıcım yok. Nasıl olur? Telaşla etrafı kolaçan ediyorum. Birden ara sokakta, bir arabanın arkasında duran ekmek teknesini görüyorum. Bizim tatlıcı, bir arkadaşlarıyla yol kenarında bir şeyler yiyor. Kulağında kulaklık, bir yandan da telefonla konuşuyor.

Beni görünce yüzü gülüyor. “Buyur abi” diyerek seyirtiyor. “Üç tane tatlı istiyorum. Biri hemen, ikisi poşet.” Alıyorum tatlıları. Beni gören bir çocuk annesini durdurup tatlı istiyor. İpadimi çıkarıyorum. “Senin fotoğrafını çekmek istiyorum.” diyorum. 

 

“Tabi abi, ne demek!” Birden göğsünü yukarı kaldırıp ekmek teknesinin üstüne dirseğini koyarak poz veriyor. Birkaç poz çekiyorum.

“Bakayım abi, güzel çıkmış mı?” Bak sen, bir de iyi çekip çekmediğimi kontrol ediyor. Gösteriyorum, “Hah, güzel çıkmış” diyor. Hak ettiğim bir şeyi verir gibi, “Al sana peçete vereyim” deyip peçeteyi veriyor.

Dalıyorum pazarın içine. Bizim pazar arabasının bir tekeri yamulmuş durumda. Geçen hafta fazla yüklendiğim için tekeri tutan plastik kırıldı. Muhtemelen beni yarı yolda bırakacak ama hadi hayırlısı…

“Susadım çeşmeye varmaz olaydım” çalıyor radyoda. Bu şarkıyı dinleyince, aklıma Sultan filmi geliyor. Bulut Aras abimiz dolmuşun kapısına yaslanmış, çeşmeden su alan Sultanımızı kesiyor. Hepimiz kıskanıyoruz. Sultanımız ise, hiç umurunda değilmiş gibi yapsa da, o dünya tatlısı utangaç tebessümüyle gügümünü dolduruyor.

Bir gün evde Tv izliyorduk. Ferdi Tayfur röportajı var. Spiker, “O içli, hüzünlü şarkıları söylerken neler hissettiniz? Duygulanıyor musunuz o acılı şarkıları  söylerken?” diye soruyor. Ferdi Baba, “Hayır” diyor, “Duygulandığımı söyleyemem. Sesimi bilerek ağlar gibi yapıyordum. Mesleğim bu benim.”

Aramızdan biri, çitlediği çekirdeği tükürüp, “o… çocuğu” diye bağırıyor. Hepimiz donup kalıyoruz. Nasıl yani?....

Kral FM’in spikeri, anons yapıyor: “Sevgili kralcılar, küçük bir reklam arası veriyoruz. Ardından hayatı tespih gibi sallamaya var mısınız? Hadi bakalım.”

 

 

10

Reklamlardan sonra Ferdi Tayfur’un “Geçen Yıl Bu Zamanlar” şarkısı çalıyor. Lise 2. sınıftaydım herhalde bu şarkı çıktığında. Taha diye bir arkadaşımız vardı sesi güzel. Ferdi şarkılarını ona söyletirdik.

Ben söyleyemezdim bu şarkıyı. “Neyleyim sen yoksan eğer ahretin cennetini” derdi çünkü. Bir Müslümanın böyle konuşmaya hakkı yoktu. Taha o kadar hassas değildi bu konularda. Cenneti küçümsemek, cehennemi övmek yasaktı. Muazzez Abacı’nın “Seninle cehennem ödüldür bana / Sensiz cennet bile sürgün sayılır” şarkısını severek söyleyen kişinin kâfir olup olmayacağını tartışırdık.

Yine de severdik Ferdi Babayı. “Sen de beni yakıp gittin / Geçen yıl bu zamanlar” deyince, bizi beğenmeyip arabası var diye karşı mahalleden Tayfur’la evlenen sevgilimize kahrederdik. “O kız gün yüzü görmez inşallah Ferdi Baba… Allah’a değil de güce tapan bütün kızların burnu sürtülsün… Bütün dünyayı kalbimize sığdırdık da, bir seni sığdıramadık kitapsız!” diye de inlerdik sigara içerken… Hey gidi günler!...

 

11

Pazarda gezerken bir aileye takılıyor gözüm. Anne oğluna elbise bakıyor, çocuk pek bi ilgisiz, baba kurulmuş yanlarında. Dev bir çınar gibi heybetli oğlu için bu adam. O kadının da aslan gibi kocası. Adamın duruşunu görünce bir gülümseme tutuyor beni. Öyle bir havası var ki, adeta “Bak bu çocuğu ben yaptım. Evet ben. Benim şaheserim bu çocuk. Dünyaya saldığım köküm. Bütün hakları benim bu çocuğun.” der gibi. Divan-ı Kebir'de konuşmuştuk bu konuyu: “Ölümlü olduğunu unutmanın en iyi yolu çocuktur” diye bir sonuç çıkmıştı. 

 

Spiker, “aklı olan varsa evde otursun” diyor. Bayram trafiği için yolda seyir halindeki şoförlere bağlanıyor canlı yayında. “Mahmutbey gişelerinden çıktım” diyor bir şoför, “üç saattir yoldayım, daha İstanbul’u çıkamadım. Herhalde yarına anca Yozgat’a varırız.”   

Kanalı değiştiriyorum. Radyolarda canlı bağlantıları hiç sevemedim nedense. Kendi radyo programlarımda da canlı konuk almazdım. Bir ses çalınıyor kulağıma. Müslüm Babanın sesi bu. “Eşyalar toplanmış seninle birlikte” diye başlayan Tanju Okan’ın “Kadınım” şarkısını söylüyor. “Anılar dağılmış odaya, her yere…”

Şarkı çalarken davetkâr bir bayan sesi giriyor araya, “Hımmmm Megasite.” Evet, Ankara radyosu bu. LCW, KOTON, MAVİ, BOYNER gibi büyük holding mağazalarının çaldığı Capital Radio, Power Fm gibi radyolara inat, Ankaralı dolmuşçuların, taksicilerin, pazarcıların, inşaatçıların favorisi Megasite. Küçücük bir odada karı kocanın kurduğu radyo, bu damardan arabesk sayesinde şimdi Euro üzerinden reklam alıyor. Üstelik reklamınızı ajansa yaptırıp teslim ediyorsunuz. Size reklam da çekmiyor… Sizin için en iyi, en güzel, en damar şarkılar nerede? “Hımmmm Megasite”J

 

 

12

Pazardan ayrılıyorum. Fırına gidip sıcak ekmek arası peynir keyfi yapacağım. Kaldırımda, tekeri yamulmuş pazar arabamla ilerlerken köşe başında bir adam dikkatimi çekiyor. Yaşlı bir ayakkabıcı. Yakmış sigarayı, yaslanmış duvara, hayatı tespih gibi sallıyor...

İmrenip bir fotosunu çekeyim diyorum. Adama nasıl hayranlıkla baktıysam, fotoyu çekerken önündeki bidonu devir,verdi ve beyaz bir sıvı aktı. Birden telaşlandı, etrafını düzeltmeye uğraştı. Ben de onu o haliyle çektim.

Pişman olmadım değil. Kameranın, hayatın doğallığını bozduğuna inandığım için fotoğraf makinesinden ve kameradan uzak durdum daima. İyi bir sinema izleyicisi olmama rağmen…

Adam benim farkımda değil. Zaten umurunda olacağımı da sanmıyorum.

Müslüm Babayı dinleyerek fırına doğru gidiyorum. “Ne olur terk etme yalnızlık çok acı. Bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte…”

O değil de günün şarkısı ilk dinlediğimdi sanırım.

“Onu bunu bırak da beni özlüyor musun?”