
Soğuktan ölmek zevklidir derler. Donarak ölmek...
12
Hava ayaza vuruyor. Rüzgar şiddetli. Ağaçlardan döktüğü yaprakların yanın,a yerden kaldırıp havada gezdirdiği yaprakları ekliyor. Serpiştiriyor sanki.
Kapşonumu geçiriyorum. Almanya’dan gelen çılgın çocuk Kartel gibi oluyorum bu halimle. Duraktakilerin gözü üstümde. Kim bu tuhaf görünüşlü adam?
Canım sigara istiyor. Bu soğuk havalarda doyamıyorum sigaraya. Daha çok, daha çok içmek istiyorum. İçmek değil bu, yemek. Yakıyorum sigarayı. Otobüs geliyor. Gitti şair sigarası…
Tam bir Yeşilçam erkeği görünümlü, kır saçlı, hafif göbekli şoförümüz jön gibi… Sanki belediyenin değil, kendi otobüsünü sunuyor hizmetimize.
Bir arkadaşım bana Facebook'tan oyun oynama daveti göndermiş. Kendimi şımartayım: nasıl zaman buluyorlar bunlara? Ben kendi istediklerimi yetiştirecek zaman bulamazken, bu insanlar yapmak istedikleri her şeyi yapıyorlar, bir de can sıkıntısından Facebook'un oyun tekliflerini değerlendiriyorlar... Garip!
Azizim, basit insanlar gibi olmayı bir türlü beceremiyorum… çok çabalıyorum ama olmuyor!...
Yağmur yağıyor... Şoför hızlandı... Yapraklar uçuşuyor havada... Joy fm de romantik bir aşk şarkısı çalıyor. Dance me to the and of love... Bu şarkı koparır beni hayattan...
Bazen ne işim var bu insanların arasında diye soruyorum. Yeni bir şarkı çalmaya başladı... Stay with me... Bir yabancı gibiyim... Zorla bu hayata tutuşturulmuş... Saldırılara direnmekten yorulmuş olabilir miyim?... Hayır, sadece sonbahar depresyonu... Melankoli mi depresyon mu? Ne tartışma ama!
Senin farkında olmadığın özelliklerini ortaya çıkarmayan arkadaşın seni tekrar etmekten başka şey yapmaz... Nerden geldi aklıma bu şimdi?
Bilmiyorum. Belki de eski bir arkadaşımı görmek istedim. Hayatımı etkileyen...

13
Pazar berbat. Tatlıcı yok. Çeşit yok. Bütün iştahım kaçıyor. Sting çalıyor. Desert rose. Şu Arap çöllerinde çektiği bir klibi yok muydu bu şarkının?
Sigarasını yakan köylü bir pazarcı dikkatimi çekiyor. Önünde bahçenin son domatesleri. Bütün köylüler gitmiş. bir tek o kalmış. Yalnız bir adam!
Kırmızı elma alırken yeşiller bana dargın dargın bakıyor. İkisinden de birer kilo istiyorum. Adam eliyle seçip poşeti dolduruyor. Tartıyor, tam iki kilo. İnsan 50 gram olsun yanılır, yuh!...
Pazar çıkışı elbise reyonlarıyla dolu. Ivır zıvır mutfak eşyaları, çocuk ve yetişkin elbiseleri.
Çocukken pazarın en çok burasını gezmeyi severdim. Kot pantolonlara bakmak, başka bir insan olmak gibi bir şeydi.
Herkes görsün diye yükseğe asılan uzun elbiseler olurdu. Kızlar, bedenlerini ve annelerini o elbiselere çekerdi.
Yaşlı bir teyze, önümde hırka deniyor. Nasıl da hevesli!
Vakfıkebir ekmekleri, baharat poşetleri, ekmek seleleri.. Tahta kaşıklar, süpürge torbaları, plastik süzgeçler, leğen çeşitleri…


Bir tekeri bozuk pazar arabamla fırının yolunu tutuyorum.
“Sıcak ekmek var mı?” Adam geri dönüyor, bir yere bakıyor. “1 dakika var abi.” Beklerim.
Bekliyorum. Elimi yakan ekmeğin bir tepesini kendime diğer tepesini peynir aldığım çocuğa veriyorum.
“Adın ne senin?”
“Yusuf.”
“Öyle mi?”
“Benim oğlumun da adı Yusuf.”
İlgilenmiyor. Söylediğime pişman oldum. İletişim kurmak istediğime.
Bir kez daha anladım ki insan ilgiyle ayakta duruyor. Hayatına ilgi gösterilmiyorsa dünyanın en güçlü adamı olsan anlamsız.
Durakta bir bebek arabası var. İçindeki bebeğin emziği ağzında. Üşümüyor mu?
Arabanın etrafı muşamba katlanmış. Babasına bakıyorum. Tam bir Anadolu erkeği.
Zaten şehirli bir erkek bu havada çocuğu dışarı çıkarmaz. Korkaktır. Doğaya karşı savunmasız.
Şırada Norah Jones var. Dont now why?
Niçin şimdi değil?
Gitmek istiyor, olmuyor belli ki. Niçin şimdi gelemiyorum diye sitem ediyor.
Servis geliyor. Yer yok . Ayakta depresyon mu melankoli mi olduğu anlamaya çalıştığım düşüncelerle gidiyorum.
Joy FM dinlediğimden olacak, arabadaki insanlar ilgili çekmiyor.
Bir durak erken iniyorum.
Güneşin karşısında, bankta oturup sigara içmek için.
Önüm alabildiğine açık. Uzaktaki dağlardan kıpkırmızı güneşin battığı görülebiliyor buradan.
Ellerim üşüyor. Kollarım.
Vücudum titremeye başladı. Şehir erkeği değilim bu kesin.
Parmaklarımı birbirine sürterek ısıtmaya çalışıyorum.
Kendine eziyet etmeyi seven insanlara hep bir yakınlık duydum.
Rüzgar etkisini arttırıyor.
Depresyon mu melankoli mi? Yoksa ikisi aynı şey mi?
Neden bu havada, bu bankta, ellerim üşürken oturmuş yazıyorum?
Sigaram bitiyor. Ben daha çok üşüyorum.
Sonbaharı seviyorum. İlk soğukları. Parmaklarımı kesen rüzgarı.
Güneş çıktı yeniden. Isıtmıyor ama. Rüzgara yenik düşüyoruz birlikte.
Melankoli mi, depresyon mu? Yoksa ikisi aynı mı? Hadi söyle artık.
Seni bekleyeceğim diyor radyodaki ses. Keman sesi duyuyorum arada.

14
Kader filmini hatırladım birden. Bekir'in bankta sabahladığı sahneyi. Beşiktaşlı beresiyle. Kim bilir nasıl üşümüştür diye düşünmüştüm.
İstanbul’da Sultanahmet'te bankta sabahladığım güne gitti aklım. O gece gözlerimim önünden geçiverdi.
Her yerim titriyordu. Hiç uyumadan İstanbul sokaklarında dolaşmıştım. 18 yaşındaydım. Meraklı, hevesli, isyankâr.
Beyazıt Camii’nin önündeki meydanda oturmuştum. Sarhoşlar ve taksiler hariç kimse yoktu. Sızmışım.
Saat üç civarı. Polis geldiydi. Uyandırdı uykudan. Hesap sordu. Kimlik sordu.
Beni ne yapacağını düşündü durdu.
Başka bir şüpheli araba dikkatini çekmese beni alıp merkeze götürecekti.
“Git buradan” dedi. Gözüm görmesin.”
Sultanahmet'e doğru yürüdüydüm.
Minareleri gördüğümde ezan okunduydu. Üşüyordum.
Hayatımın en zevkli abdestini alıp namaz kıldıydım.
İmam herkesi çıkarttı namazdan sonra. Ben de çıktım.
Bahçede bankalara uzandıydım... Uyuyamadıydım. Kendi kendime söylenmeye başladım.
Biri bağırdı: “Kes sesini uyumaya çalışıyoz!...”
Anladım ki yalnız değilim. Yalnız değilsin İstanbul.
Yalnız da bırakmıyorsun hiçbir zaman. Herkese bir yoldaş var bu şehirde.
Kalkıp caminin önüne gittiydim. Ayakkabılıkta uyuduydum... Ayakkabılarımı yastık yaparak. Sonra kalkıp yeniden girdiydim İstanbulun içine....
15
Güneş bulutların ardına saklandı. Parmaklarım kesiyor... Ayaklarım da titremeye başladı.
Soğuktan ölmek zevklidir derler. Donarak ölmek.
Muhsin Yazıcıoğlu öldüğünde, dağda mahsur kalan kameraman geldi aklıma. İsmail’di adı.
Telefonunun şarjı bittiydi. Donarak öldü.
İş yerine, arkadaşlarına, dostlarına, devletine, Tanrısına isyan etti miydi acaba?
Yalnız ölmek istemez insan. Sıcak bir kucak ister.
Artık kalkmalıyım. Rüzgarın sesi artıyor...
Üşümeyi neden bu kadar seviyorum?
Depresyon mu, melankoli mi? Söyle artık. Ben ne yaşıyorum?