Akşam okunurken ikindiye durmak

 

Yakalanamayan Zaman 

Ekrem Özdemir

Koştur koştur eve gerer girmez, sütü tencereye koydum. Yemeği de ısıtmak için ocağa yerleştirip altını yaktım. Hızlıca abdest alıp namaz kıldım. Tam akşam ezanı okunurken ikindinin tahiyyatına durmuştum. Allah kabul etsin. Annem de bilmesin, çok kızıyor geciktirilen namazlara.

Yemeğin altını kapatıp hemen akşama durdum. Bu arada odasının eşiğinden anneme seslendim; “Namazın bitince mutfağa gel.” Annem namaz kılarken biri ona seslenirse, Fatiha’yı okurken göz ucuyla bir bakışı vardır. Onu görmek istedim, gördüm de.

Yemeğe geçtik. Yemekten sonra ertesi günün yemeği için anneme fasulye, patlıcan, patates ve soğan verdim doğraması için. Birlikte yemek hazırladığımızda annem kendini daha iyi hissediyor. Bu arada sütün altını kısıp kepçeyle karıştırarak havasını aldım.  

Yemek tenceresini yıkayıp, ocağa koyup, yağı döktüm, kısık ateşte ısıttım. Bu arada dolaptan portakal çıkarıp meyve sıkacağını çalıştırdım meyve suyu yapmak için. Kaynayan çay suyuyla çayı demledim.

Portakalları soyarken “Kahve içelim mi anne?” diye sordum. “O kadar para ödedik makinasına. Şu üç günlük dünyada, seninle şöyle baş başa, analı oğullu bir kahve içmeyelim mi?” “Eh, verirsen içerim.” Kaynattığım sütten de iki çay kaşığı ekleyip sütlü kahveyi makineye koydum. Bu arada sütün altını kapatıp soğumaya bıraktım.

Kahve pişerken annemin doğradığı soğanı yağın üstüne ekledim. Karıştırıp kısık ateşte beklemeye bıraktım. Bu arada makine “Türk kahveniz hazır.” dedi. Konuşuyor da bizimki… Kahveyi fincanlara doldurdum. Annemin gelinliğinden kalma sarı antika fincan takımını çıkarayım dedim, kıyamadım. Yeni, beyaz fincanlara koydum kahveyi.

Ben meyve sıkma makinesine portakalları doldurup meyve suyu yaparken annem de fasulyeleri ve patlıcanları doğramayı bitirdi. Meyve suyunu kavanozlara doldurup buzdolabına attım. Bu arada kahvemden bir yudum çektim. Annem çoktan bitirmişti.

Annemin doğradığı malzemeleri tencereye atıp kavurmaya başladım. Bu arada dolaptan çıkardığım tavuk bagetleri yıkayıp tencereye ekledim. Tuzunu baharatını atıp kısık ateşte pişmeye bıraktım.

Saat dokuzu on geçiyordu. Elli dakika sonra Athletico Madrid’le Arsenal’in maçı vardı. Yetişmek istiyordum. Şampiyonlar ligi yarı final ilk maçı.   

Annem namaz için odasına giderken “Yetişmezse cüzü iş yerinde okurum.” dedim. “Olmaz” dedi. “Burada okuyacaksın. İş yerine gelemem.” İlle o dinleyecek. “Ama maç var” dedim, “Yetişmeyebilir.”

“Başlarım maçına” dedi, “On dakika geç seyretsen bir şey olmaz.” Liseli ergenler gibi “Sen niye benim zevklerime saygı duymuyorsun?” diye sitem ettim. Bu arada yemeği karıştırdım. “Hadi ordan” dedi, “Kur’ân’dan önemli mi?” Yahu ne alakası var?  

Masanın üstünü temizleyip kahvemi bitirdim. Bu arada bir sigara içtim. Annem yokken. “Baban da o zıkkım yüzünden öldü, iç sen iç!” diye laf sokup duruyor bana.

Hesap ettim, kitap ettim, maça yetişecek gibiyim. Annem namazı on dakikada kılsa, ben de yirmi sayfayı otuz beş dakikada okusam maçtan beş dakika önce işleri bitirmiş olabilecektim.

Annem içerden bağırdı: “Gel hadi başla.” Yemeğin suyunu ekleyip kısık ateşte pişmeye bıraktım. Kur’ân-ı Kerim'i aldım, annemin önündeki masaya koydum. Ezbere okusan kabul etmiyor hanımefendi. Ediyor da tadını alamıyor. Hafız değilim ama (denedim ama olmadı ortaokulda) Perşembe geceleri Yasin’i okurken ezberden okuyorum, suratı bi asılıyor. O büyük Kur’ân masaya gelecek, açılacak, yüzünden okunacak, su şişelerinin kapağı açılacak (okunmuş su içecek hazret) annem de bunu seyredecek. Ben de bunu yaptım. Bu arada çayı getirdim. Hızlıca okumaya başladım. Allah'tan ikinci cüzdü. Dikkat ettim, ilk beş cüz kolay okunuyor. Bir yandan okuyor, bir yandan bunu düşünüyordum. Kur’ân’ın ilk cüzleri kolay okunuyor. Ayetlerin sıralamasını yapan, bunu düşünerek yapmışsa, ilk psikolog sayalım onu.    

Tam umduğum gibi maça beş dakika kala okumayı bitirdim. Annem, “Tansiyonuma bakalım.” dedi. “Olmaz” dedim, “Maç başlıyor. Devre arası yaparız.” Bu arada Kur’ân’ı dolaba koydum. 

Hemen koşup salondaki televizyonu ve TRT1’i ve sesini açtım. Bu arada annemin ve benim ikinci çaylarımızı doldurdum. Hakem düdüğü çalmadan, çayım, kuruyemişim ve sigaramla birlikte koltuğa oturdum.

Alman besteci Handel’in, Almanya’da doğumlu son Büyük Britanya Kralı olan II. George’un taç giyme töreni için bestelediği “Taç Giyme İlahisi’nden esinlenerek, İngiliz besteci Tony Britten tarafından 1992 yılında bestelenen ve Londra Kraliyet Flarmoni Orkestrası tarafından kaydedilen şampiyonlar ligi müziğiyle şölen başladı. Griezmanlı, Alvarezli, Gyökeresli Rayalı, Odegardlı maçın keyfini çıkardım. Ben Arsenal'i tutuyordum. Formasının tasarımı hoşuma gidiyordu.

İlk yarı 1-1 bitti. Hakem düdüğü çalar çalmaz, anneme koştum. Tansiyonum baktım. 18/9. Yükselmiş. Bir koşu mutfağa gidip, sarımsak koydum ekmeğin içine, verdim. Bu arada hazır devre arasıyken yatsıyı aradan çıkarayım diye düşündüm. Allah affetsin, devre arası yatsı kılma huyumdan vazgeçemedim gitti. Anneme, “Ben namaza duruyorum, sen de yatağa gir, salona gitmeden yastıklarını düzeltirim.” dedim. Hızlıca farzından başlayarak yatsıyı kıldım.

Seccadeyi katlayıp sehpaya bıraktım, annemin odasına gidip yastıklarını düzelttim. Suyunu yanına koydum, kumandayı yanına iliştirdim, hemen uyumasını söyledim. Sabah erken kalkıp hastaneye gidecektik.

Mutfağa koşup çayımı doldurdum, salona geçip, televizyonu açtım, ikinci yarı başlamıştı. Üzüldüm. Hakem düdüğü çaldıktan sonra televizyonun başına oturunca kendimi kötü hissediyorum. Bir gala programının resepsiyon kısmına yetişememiş gibi oluyorum. “Bu seferlik böyle olsun.” dedim ama işin tadı yarı yarıya kaçtı. Muhtemelen zevksiz bir ikinci yarı olacaktı.   

Öyle de oldu. İkinci yarı gol olmadı. Pozisyon da azdı. Berabere bitti. Arsenal kazansaydı keşke! Gerçi bu İsrail meselesinden dolayı İspanyollarla aramız pek iyiydi. Athletico Madrid'i mi tutmalıydım? Vicdanım sızlamadı değil. Filistin’e doğru yola çıkan küresel SUMUD gemisi ne âlemde acaba?  

Maç bitince televizyonu kapattım. Gitar mı çalışayım, kitap mı okuyayım, yoksa bir Jason Statham filmi mi patlatayım? Bu arada içerdeki odadan annemin öksürük seslerini duydum. Hah, tamam. İşler yolunda gibi. 

Marcel Proust'un "Yakalanan Zaman" kitabını açtım, çayımı yudumlayarak gecenin içine doğru ilerledim. Bu arada daha süt mayalanacak, yemek pişince demlenmeye bırakılacak, uyumadan önce de bulaşıklar makineye atılıp çalıştırılacaktı.