HACER KARAKUŞ

MERSİYE

 

Seni öldüreyim mi?, dedim ona. Önce gözlerinde alayla karışık o küskün ifade bilirdi. Neden dedi. "Neden beni öldürmek istiyorsun?" Durdum...  Ona eğer seni yaşatırsam her şey o ucuz filmlerdeki gibi mutlu sonla bitecek diyemedim. Belki de suskunluğumu fırsat bilip beni kandırmak için son bir hamle yapmak istedi. Belki de içimdeki yerini anlamak için, onu gerçekten öldürüp öldürmeyeceğimi öğrenmek için; "Mademki öldürecektin beni, mademki sonsuz bir son verecektin bana, niçin yazdın beni" dedi. Biraz çaresizlik biraz kızgınlıkla "kahramanlarım hiçbir zaman bana hesap sorma hakkına sahip değillerdir" dedim. Ürktü. Ben varsam onlar da vardır, benimle onlar gün yüzüne çıkıp, sayfaların arasına karışırlar diye devam ettim. Başka şeylerde söyleyecektim ki incindiğini hissettim. Tıpkı bir anne gibi, onu kucaklamak geldi içimden. Sonra da çocuklarını çok seven, ama onları şımartmamak için onlara sevgisini göstermeyen o aptal anneler gibi vazgeçtim bundan. Pişmanlığımı sezinlemişti ama büyük bir olgunlukla bunu yüzüme vurmadı. Biliyorum dedi. "biliyorum en fazla bir sayfalık ömrüm kaldı. Sen bir yazarsın ve okuyucularına bir "son" borcun var. Hadi öldür beni."  Cevap vermedim, son bir kez konuşsun istedim. Aslında ölmeyecektim dedi. Biliyorum eğer "o" gelseydi ölmeyecektim. Yıllardır içinde taşıdığın ve bu hikâyede benim sevgilim yaptığın o adam, benim aracılığımla ona olan tutkunu, ona olan hasretini, ona olan aşkını sayfalara kazıdığın o adam gelseydi, ya da sen geleceğine dair en ufak bir umut taşısaydın içinde ben ölmeyecektim. Mademki bu hikâyede "o benim sevgilimdi ve madem ki gelmeyecek öldür beni." Çoğu zaman kendimden bile sakladığım bir gerçeği keşfetmişti. Yüzümün kızardığını hissettim. Geldi, boynuma sarıldı. Hem ölsem ne olur ki dedi, "Belki okuyucuların gözünde ölmüş olacağım, belki de acıyacaklar bana, belki de beni öldürdüğün için kızacaklar sana. Ama biz biliyoruz ki, ben hep içinde bir yerlerde olacağım." Düz, kumral saçlarını okşadım, bal rengindeki gözleri nemlenmişti. Hatırlıyor musun dedim, hani geceydi, hani yağmur yağıyordu. Hani ağlayarak uyanmış, başucumdaki defteri alıp; düz kumral saçlı ve bal renginde gözleri olan bir kızdı diye yazmaya başlamıştım. Bal rengindeki gözlerini, gözlerime dikip lafı ağzımdan alarak devam etti: "Ve insanoğlu nankördür demiştin. İnsanoğlu elindekinin kıymetini ancak onu kaybedince anlar demiştin. Ve hikâyenin sonuna doğru beni bir hastane odasına getirmiştin. Herkes o odadaydı. O güne kadar hayatımdan -yani senin hayatından- gelip geçen ve içimde iz bırakan herkes. Herkes yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide, herkes benimle ve kendisiyle muhasebedeydi." Seni neden yazdım dedim. Cevabını bildiğin soruları sormamalısın dedi. Artık kontrolü ele geçirdiğini hissetmiştim.

 

Siz okuyucular hikâyeleri bizim yazdığımızı sanırsınız öyle değil mi? İşin aslı hiç de bildiğiniz gibi değildir. Evet, başlangıçta ipler bizim elimizdedir, ama sonra biz sadece kalem oynatan oluruz. Hiçbir hikâye bizim tasarladığımız gibi başlayıp bitmez. Biz başlarız, hikâyedekiler devam eder ve bitirirler onu. Şimdi o da bunu yapıyordu. Gidiyorum dedi "ölümü ben seçtim üzülme." Dur dedim yüreğinin en derin yerine bir soru sorayım, cevabını ver de öyle git, sence o vefasız hiç gelmeyecek mi? Mahzunlaştı, yüreğinin en derin yerinin titrediğini hissettim. Hüznümün birazcık olsun paylaşılması rahatlattı beni. "O" gelseydi dedi "sen" sen olmayacaktın. "O" gelseydi biz hiç olmayacaktık...

 

 

25.02.99

ARAKLI