ENİŞTEM BENİ ÖPMESİN
Mecid SADIK
Geç yattığım için uyanmam zor oldu. Sokaktan geçen pazarcının, 'kışlık patates, soğan, domates' bağırmalarını duymasam kalkamazdım. Lavaboda kendimi seyrederken yüzümdeki memnun ifade dikkatimi çekti. Yeni açılmasına rağmen gözlerimin içi parlıyordu. Salona geçip, televizyonun karşısına kuruldum. Kanepenin üstünde dağınık halde bulunan sigara paketi, çakmak ve küllüğü bir araya toplayıp sigaramı yaktım. Hasret kaldığımdan ya da fırsat bulamadığımdan mıdır bilmem, evin içini dağınık görmek hoşuma gitti. Sık olmasa da evin eşyalarının dağılması lazım. Lisedeyken çok yapardım. Annem kızadursun, dağıttığımı toplamaya hiç razı değilim. Azıcık gençlik de kattık mı bu huyuma, değmeyin keyfime. Kendi odam bile dağınıktı. Annemle bu konuda hiç anlaşamadık. Sabahları beni uyandırmaya tenezzül etmediği gün, bilirdim ki odamı derleyip toplamalıyım. Hiç olmazsa bu hususta hemfikirdik. Beni kahvaltıya çağırmayışı, odamın için son derece kötü olmasına işaretti. Bana düşen görev, akşam eve erken gelip etrafı toplamaktı. Şükürler olsun ki derslerimde sorun yoktu. Hele bir de sınavlarda düşük not alsam beni dışarı bırakmaz diye korkardım. Anne işte. Hani, yüreği dayanamayacak, yine kendi eliyle yemeğimi getirecek ya, olsun, maksat oğluna gözdağı verme. Anneliğin ıssı burada saklı olmalı.
Son günlerde biraz rahatım. Daha doğrusu rahatız. Ablam da var. Babam, annemi de alıp İstanbul'a gitti. Bir hafta yoklar. Ninem ve dedemin yanındalar. Hem hatır soracak hem de kışlık ihtiyaçları varsa giderecekler. Babama, kışı geçirmeleri için demem ve ninemi yanımıza getirmesini teklif ettim. Babam da istiyordu, ne var ki de dedemin razı olmayacağını söyledi. İnatçıdır dedem. Bir şeyde diretti mi kimseyi dinlemez. Ninem de onun inadını yolcusudur. Çok sevse de bu inadını, şikâyet ettiği de olur, sever, çünkü o da inatçıdır. Dedem, evlendiğinin ilk günleri nineme takılırmış:
-Sen inatçı, ben inatçı. Allah sonumuzu hayretsin.
Kahvaltı için ablamın kalkması gerek. Yine de beklesem iyi olacak. Dinlensin zavallı, benim yüzümden gecenin ikisinde yattı. Annemlerin yokluğu onun da işine yaradı. Dört gündür bulaşığa el sürdüğü yük. Benim işim, önüme serdiği yemeği yiyip kenara çekilmek. Nasıl olsa ablam yıkar. İlk günün akşamı mutfaktaki bulaşığı görünce tabakları gösterip, ne zaman yıkayacağını soran gözlerle baktığımda pek umursamadı. Yüzünü çevirip gazeteye dalarak;
-Merak etme, dedi. Ben hallederim.
Aslında bu konularda oldukça titizdir. Mutfak işlerini onun kadar düzenli yapan bir başkasını görmedim. Annemin bir haftalık yokluğunu fırsat bilip tatil yapmayı ikimiz de uygun gördük. Ablam, onlar dönmeden bir gün önce evi baştan aşağı elden geçireceğine söz verdi, ben de evin ihtiyaçlarını son güne sakladım. Tatilde yaptıklarımızın aramızda kalması için de anlaşma imzaladık. Daha kâğıttaki mürekkep kurumadan ablam tutturdu, gezmeye gidiyoruz diye. Koluma bir yapıştı ki, kurtarmak ne mümkün. Ben de istiyorum ya hani, azıcık daha yalvarsın diye inat yapıyorum.
Zevklerimi de bilir ablası. Hırsızlık yapan küçük çocuklar gibi gülüştük.
Buna ihtiyacı vardı. Ben de üstüne varmadım. Son günlerde çok sıkıntı çekti. Fakülteye de ara vermek zorunda kalınca sinirleri alt üst oldu. Hocalardan biri, (sanırım kişilik psikolojisiyle ilgili bir dersti) derste verdiği ödevlere karşı gelince ablama kafayı takmış. Ablamın anlattığına göre, hoca derste doğru dürüst konu anlatmadan peşpeşe ödevler veriyormuş. Şu kitap okunacak, bu kitabın özeti çıkarılacak, falanca kitaptan sınavda sorumlusunuz gibisinden, azıcık değinmek bir yana hiç konu anlatmadan ödev isteyip durmuş. Derslere de gelmiyormuş üstelik. Ablam dayanamamış hocanın nadiren uğradığı bir derste isyan etmiş. Önce dersi anlatıp sonra ödev vermesi gerektiğini söyleyince, kimseden de tık çıkmayınca hoca köpürmüş. Biri psikoloji hocası, diğeri öğrencisi başlamışlar atışmaya. Ablamın huyunu bildiğimden hocanın halini düşünmem hiç de zor değildi. Kızdırıncaya kadar yüklenir ablam, karşısındakini de sinirlendirince, bu sefer gayet sakin, büyütülecek bir mesele yokmuş gibi rahat davranır ve umursamaz. Yanılmamışım, hoca sinirden küplere binmiş. Çaresiz son silahına sarılıp,
- Ben olduğum sürece..., diye saymaya başlamış. Hoca kararlı, ablam mezuniyeti unutacak.
Ablamsa, onun gibi hocadan okuyup mezun olacağına, evde oturup kazak örmesinin daha kazançlı olduğunu söyleyip kapıyı çarpmış.
Erekler aklı yetmeyince gücünü kullanmaktan çok hoşlanırmış. İki haftadır anlattı, durdu. Ne babam ses çıkardı, ne de ben itiraz ettim. Annemin zaten işine geldi. Bazen iyice kızar, yüzüme bakıp hıncını benden çıkarırdı:
Okumayı kendi istemişti. Çalışkandı da. Onunla hep yarıştım, onun umrunda olmasa da. Onun derdi okumaktı sadece. Okumak ve öğretmen olmak. İlkokuldan beri tutturmuş bir öğretmenlik, Nuh diyor peygamber demiyor. Ali öğretmen vardı o zamanlar. Ablam sınıf birincisi değildi ama öğretmenlerin en sevdiği çocuklardan biriydi. Cesur, çalışkandı ablam. Ali öğretmen, ablama özel ödevler verir, derslerde ileri olmasını sağlardı. Benimle gönderdiği hikaye kitaplarını eve getirince ablam sevinir, ben kıskanırdım. O gün bugündür sevdalıdır öğretmenliğe. He yaptıysam vazgeçiremedim. Ninesine mi çekti nedir, karar aldı mı dönmesi imkansızdır.
Kardeşim ya da abim olmadığı için her şeyimdir ablam. Aslında olacakmış. Ablam doğmadan önce iki yıl önce ikiz doğurmuş annem. Biri erkek, biri kız. Ne var ki, çok zayıfmış ikizler. Bir hafta sonra da hastalanıp ölmüşler. Annem anlatırken dayanamaz hala. Pek şirinmiş ikizler. Gariplerin kaderinde yokmuş, günahsız gelip günahsız gitmişler. Sonra ablam doğmuş. Kormuş annem. Eğer yeni çocuk da ölürse Allah korusun, çıldırabilirmiş. Şükür ki ablam doğmuş. Annem, ikizlerin yokluğuna teselli bulduğu için el bebek büyütmüş ablamı.
İnsanın tek kardeşi olunca her şeyini onunla paylaşıyor. Zorunluluk da denebilir. Ablam da öyledir. Gün olur kavga ederiz, gün olur oyun oynarız. Onu o kadar sevdim ki, ablamla kavga eden biri varsa mutlaka sorunu karşıda aradım. İlkokul üçteyken yapmıştım bir defa. Ablamın küstüğü iki kız vardı. Biri Ayfer'di galiba, diğerini unuttum. Köyün meydanındaki çeşmeden su almaya inmiştik. Ablamın küstüğü kızlar da oradaydı. Başladım kızlara laf atmaya. Ablam kolumu çekiştirip durdurmaya çalıştıysa da ağzıma geleni söyledim. Güç bela sürükledi ablam, bir yandan da kızıyordu. Kardeşini kışkırttığını düşünmelerine dayanamazdı.
Sorunu varsa kendi halletmeliydi ablam.
İlkokul bittiğinde, Ali öğretmen babama ısrarla ablamı okutmasını tembihledi. İkimizi de aynı okula yazdırdı babam. Hocalar yine ablamdan yanaydı. Ben de en az onun kadar iyiyim derslerimde. Hocalar onu daha çok sevdi. Onunla gurur duyduğum kadar kendime kızıyordum. Hele ödev yapmadığım günler, ablamı örnek gösterip bana kızmaları yok mu, hep aynı şeyi söylerdi hocalar;
Karneleri aldığımız gün ablama koşardım. Ondan üstün tek dersim varsa bana yeterdi. Hemen babama koşar, karnemi gösterirdim. Amacım ablamdan çalışan olduğumu göstermekti. Büyük iş başarmış gibi kasılır, gururla;
Hep öyle sürdü. O, kendi yolunda giderken, ben onun yolunu geçmeyi kazanç saydım. Nihayet üniversite yolu göründü. Ablam, en büyük ideali öğretmenliği kazandı, ben de hukuk. Aklımın ucundan geçmezdi hukuk, öylesine yazmıştım. Fiyakası çoktu, ablama da hava atacaktım. O yine rahattı, öğretmen olacaktı.
Dün öğleden sonra eve uğramıştım. Gündüz vakti eve girdiğim pek görülmez aslında. Karnım iyice açıkmış olmalı. Yoksa ben, mümkün değil hava kararmadan eve dönmem. Ablam akşam yemeği için patates soyuyordu. Soyduğu patatesleri suya koyup Seda'nın yanına gitti. Seda, ablamın sınıf arkadaşı. İkinci dönem fakülteye devam edecekti ablam. Seda'dan derslerle ilgili bilgiler alıyordu. Hepimiz iyi biliyorduk ki, ablam bu işin peşini bırakmayacaktı. Ya okuldan atılacak, ya da mezun olacaktı. Benim hukuk okumam da işine yarayacaktı.
Evde bir süre oyalandım. Traş olduktan sonra mutfakta atıştırıp aceleyle çıktım. Geç kalmıştım, arkadaşlarla hukuk sorunlarının tartışıldığı seminere katılacak, adından da sinemaya gidecektik. Eve eren döndüm. Annemler gideli balam yalnız kalmasın diye eve girişlerimi erkene aldım. Yorgun olmalıyım ki, mutfağa uğramadan salona doğruldum. Huyum kurusun abur cubur yemeyi çok severim. Eve girdiğimde hemen dolaba koşarım. Elimde ya bir elma, ya da üzüm, onlar da yoksa içine peynir doldurduğum ekmek parçası gezer.
Koltukta, üstüne yorganı çekmiş, olduğu yerde yatıyordu ablam. Televizyon açık kaldığına göre uyuyakalmıştı. Kimbilir akşama kadar kimleri çekiştirdiler Seda'yla. Bir araya geldiler mi tamam, konuşur da konuşurlar. Ne varsa bu kadar konuşacak, memleketi falan mı kurtarıyorlar acaba!
Alnında irili ufaklı terler birikmişti, yorganı alıp battaniyeyi örttüm üstüne. Tam odama giriyordum ki, uyandı. Gürültü yaptığımı sanıp pişman olacakken,
Ablamdı. Gene incir çekirdeğini doldurmayan sorunlardan biriyle karşı karşıya olduğum usancıyla mutfağa yürüdüm. Acaba bu sefer niçin sitem edecekti? Ablamın titiz, benimse hoyrat kullandığım mekandı mutfak. O düzeltir, ben bozardım. Kadınların mutfak dünyasının anlamamışımdır zaten. Yoksa erkeklerin kalbi midesinden geçtiği için mi mutfağa özenir kadınlar? Ablamın gösterdiği özen biraz aşırıydı galiba. Kirlik bir tabak görmesin, hemen yıkar, yerine koyardı. Düzenli olmalıydı mutfağın içi. Tabakların dizilişi, çatal kaşık takımının yeri, baharat çeşitlerinin sırası, ne varsa hepsinin yerini bilmeliydi. Gelişi güzel kullanmama kızar sürekli. Yemek yediğimde masayı olduğu gibi bırakır, hiçbirine elimi sürmeden kalkardım. Ablam varken sofra toplayacak değildim ya. Suyu dolaba, ekmeği seleye koymadığımı görünce, tatlı yüzünü buruştururdu. Bir yandan masayı toplar, bir yandan da homurdanırdı:
Hemen yetişirdim. Bilirdim, az sonra söylenmesi artacak, başka ablaların rahatlığından onu çok arayacağıma kadar sürecek, nihayet sıra evliliğime, evleneceğim kişinin çekeceği çilelere gelecekti. Hemen yetişmeli, sarılmalıydım. Bilerek yapmadığımı, kafamın dalgınlığına vermesini, bir gün bu hizmetlerini karşılığını alacağını, benden daha düzenli, daha düşünceli birinin onu istemeye geleceğini (benimkini unutması için onunkini devreye sokmak sıkça başvurduğum bir yöntemdi), o zaman benim bu aksiliklerimi arayacağını teker teker fısıldamalıydım kulağına. Yelkenleri koyverir, yumuşar, pamuk gibi olurdu. Bu hali, sözlerimden hoşlandığına işaretti. İyice unutsun diye devam ederdim. Uzun boylu, siyah saçlı, mavi gözlü, yakışıklı, esmer tenli, gür bıyıklı bir cerrah adayı (ablam doktorluk mesleğine hayrandı. Doktorlar bedeni, ablam ruhu iyi edecekti), ablamın ayın on dördü gibi parladığı akşamlardan birinde fakülteden eve dönerken, tesadüfen onun bindiği otobüse binecekti. Tesadüf bu ya, ablam cüzdanını çıkarınca biletinin kalmadığını fark edecek, çaresiz sağa sola bakınacaktı. Bu arada bizim yakışıklı doktor elinde çantasıyla yetişecek, fazla biletini çıkarıp ablamın yerine atacaktı. Ablam, kendisini büyük sıkıntıdan kurtaran bu kişiye bu iyiliğinden dolayı teşekkür etmek için döndüğünde göz göze geleceklerdi. Doktorun deniz gözleriyle ablamın gece gözleri birleşip mehtabı seyredecekti. Doktor ablamın gözlerinde yıldızları sayacak, buna mukabil ablam, doktorun mavi gözlerindeki güneşle ısınacaktı. Ablam biraz utanacak, usulca göz kapaklarını kapatarak teşekkür edecekti. Ablam biraz utanacak, usulca göz kapaklarını kapatarak teşekkür edecekti. Yaman doktor bıkmayacak, yüreğini delip geçen gözlere bakmayı sürdürecekti. Erkek dediğin cesur ve atak olmalıydı. Kolay mıydı ablamın gönlünü çalmak. Ablam, gözlerini açtığında bu yakışıklı delikanlının, büyüleyici güzelliğine vurulduğunu görmeliydi. Bununla da kalmayacaktı doktor. Hayran hayran ablama bakarken, yanlışlıkla bileti boşluğa bırakacaktı. Güzeller güzeli ablamın kalbindeki fırtına gözlerinde zikzaklar çizecek, sevincini hain tebessümüyle açığa vurarak, otobüsün arkasına doğru yavaş adımlarla yürüyecekti. Doktorun aklı başından gitmiş haline kızan şoför, onu ikaz edecek, kızgın bakışlarıyla vites kolunun yanındaki bileti işaret edecekti. Neye uğradığını şaşıran doktor bir anda uyanacak, telaşla yerdeki bileti kutuya atacak, sonra da ablamın oturduğu koltuğa ilerleyecekti. Ablamdan başkasını görmeyen doktor sağa sola yalpalayarak, bir ara düşmekten kıl payı kurtularak, ablamın yanı boş olmadığı için (bu da önemliydi. Hemen yüz vermemeliydi doktora), arkasındaki koltuğa kurulacaktı. Ablam halinden memnun, iki mavi gözün arkadan ona baktığını hissederken, doktor, millet yanlış anlamasın diye gizli gizli ablamın güzelliğini temaşa edecekti. Sonra ne olacaktı? İş o kerteye vardıktan sonra sonrası mühimdi. Yüz hatlarının gevşeyip, benim meselenin unutulduğunu anlayınca konuşmayı keserdim. Masanın üstündeki kırıntıları aldığı bezi tutan eli durur, madem başladım bitirmeliyim anlamında bakıp sorardı:
İnat olsun diye anlatmaz, basit bahaneler uydururdum.
Evin içinde bir kovalamacadır sürerdi. Beni yakalarsa zorla söyletirdi gerisini. Daha bir diklenir, alımdan uçup gittiğinde ayak direrdim. Yine de peşimi bırakmazdı, bir yandan güler, bir yandan da hikayeyi bitirmemi için pataklardı beni. Ondan kurtulmanın tel yolu vardı:
Yalandı, yalandı ama seflen de olsa bu sözüme kırılır, az önce peşimden koşarken şimdi kendimi affettirmem için naz yapardı.
Uğraş dur, işin yoksa. Yarım saat dil dökerdim. Ablaların ablasıydı, bir taneydi, dünyanın en yakışıklı erkeği eline su dökemezdi, bulunmaz bir hazineydi, onda o kalem kaşlar, kömür gözler varken elini sallasa ellisiydi. Onun için bin erkek feda olsundu, üzülmesindi, böyle işler nasip kısmet işiydi, elbet onun da nasibi ayağına gelirdi...
Değişik şekillerde birçok kez aynı olayı yaşadım ve her seferinde hemen hemen aynı tepkiyi aldım. Bizim doktor, birinde mavi gözlerle bakardı, diğerinde kahverengi gözlerle. Birinde otobüste çıkardı yolun, ötekinde tiyatroda. Doktor olacağı kesindi, sadece görüntüsü değişiyordu. Benim içinse, değişmeyen bir söz vardı. Ablamın dünyasında ben, hep aynı kişiydim: Aşkolsun Necdet.
Ablam melek değildi tabi, olmasını da istemem. Her insan gibi onun da kusurları var. Çok uykucudur mesela. Deliksiz bir uykusu vardır ablamın. Ağır desem daha doğru olur. Çok çalıştığından olsa gerek, yattığı zaman kaldırana aşk olsun. Ya kapıyı ayağıyla çarpmasına ne demeli? Kış mevsimi boyunca annem kızmaktan, ablam kapıyı çarpmaktan bir hal olur. Yemek yapmasına gelince, mutfak yemek kitaplarıyla doldu taştı. Sanki bütün yemekleri bilmesi gerekiyor. Babamın, ablamın hevesi kaçmasın diye istediği yemek kitaplarını almasını fırsat bilir, arka arkaya tarifler bulur ablam. Allah korusun, komşu kızlardan biri ablamın bilmediği bir yemek yapsın, derhal tarifi alınmalı, en yakın öğünde o yemek sofraya inmelidir. Babam pek ilgilenmez, annemse yine lüzumsuz görmektedir. Ablamın imdadına yine ben yetişirim. İşime de gelir böylesi. Onun bu inadı sayesinde adını duymadığı yemeklerden nasiplendim. Ben de gerisi gelsin diye yemek boyunca överdim ablamı.
Ablamın huyları aynı zamanda benim silahlarımdı. Elbet kavga edecek, birbirimize sıfatlar yakıştıracaktık. İşte o anda elimizde ne varsa dökerdik. Ablam beni huysuzlukla suçlardı, ben de onun dünyaya uyumak için geldiğini söylerdim. Ben düzensizsem, o gösterişçiydi. Ben bu gibi soğuksam o da gevezeydi. Sayar dururduk böyle. Ablam, aşırı titizliği yüzünden kocasına evde oturmayı zehir edecekti, benim karım da elbiselerimi aramaktan illallah diyecekti. Sanki ablam hiç evlenmeyecekti. Garip bir heves belki de. Bunca rahat konuşmamın nedeni de budur. O hep yanımda kalacak, bana ablalık yapacak.
Enişteme şimdiden öfkeliyim. Gaddar adam, hiç utanıp sıkılmadan gelecek, gözümün yaşına bakmadan ablamı götürecek. Onu benden kimse koparmamalı. Acıyorum da enişteme. Zavallı adam, ablam karısı olunca onu bildiğini sanacak. Hâlbuki ömrü yetmeyecek ablamı tanımaya. Yıllar sonra bir gün, yayına gelip ablam hakkında sorular sorarsa hiç şaşmam. Bende ne sırların gizlendiğini bilse, arayı sıcak tutmak için elinden geleni esirgemez herhalde. Öyle eminim ki bundan, ilerde kayınçomu hediyelere boğmayı düşünüyorum.
Ablam olabildiğince geç evlenmeli. Daha onunla işleyeceğimiz çok suç var. Uğraşmadım değil. Ablamı istetmeye gelen herkes benim kontrolümden geçti, geçecek de. Çoğu farkında değildi neler olup bittiğinden. Birinin çevresi kötüyse, diğerinin geçmişi kirliydi. Bazılarının haberi bile yoktu hastalığından. Daha neler neler. Hele bir tanesi var ki, kendi bile şaşırmıştır nasıl olmadığına. Adam mühendis, işi yerinde, evi barkı var. Kalin adamı gözüm tutmadı. Sordum soruşturdum, bizim mühendis iki yıl önce üç haftalık nişanlısından ayrılmış. Sebep de sebep olsa bari. Kaynana pek izin vermiyormuş kızıyla görüşmesine. Düğünden önce öyle çok görüşmek iyi değilmiş. Bizim mühendisin tepesi atmış sonunda. Adam haklı, kocası olacak kızın, görüşmesin mi? Yalnız olayın dozu kaçmış bir süre sonra. Taze damat adayı her akşam kapıda. Utanmasa kızın evinde yatacak. Kaynana fırçayı basınca, ipler kopmuş. Benim hayal gücüm de işin içine girince kimse ablamı götüremedi. Ona da söyledim hatta:
Verir miyim ablamı? Bana kalsa vermem gene de biliyorum, bir gün ablam aşık olacak ve ben, hatırı için annemden habersiz enişte adayıyla görüşmelerini sağlayacağım. Ablamın baygın bakışlarla baktığı eniştemin sevinci beni deli edecek. O günleri görmek istemiyorum. Bu yüzden önce ben evlenmeliyim. Ne de olsa erkekler daha haindir. İkimizden biri diğerini terk edecekse, bu ben olmalıyım. Hain olmasına haindim ama ilk önce o gitmeliymiş evden. Büyükler dururken küçüklere beklemek düşermiş. Büyük gurur duyardı söylerken. Annemi de yanına aldıysa keyfine laf olmazdı. Annem de bir kez olsun benim tarafımı tutsa ya, ne gezer. Tuhaftır, annemin karşısında da birimiz ötekini kollamaktan da asla sakınmadık. Ona bağlanmamı sağlıyordu bu durum. Hem benim hem de ablamın, sadece ikimizin bildiği sırları vardı. Ne olursa olsun birimiz diğerini ele vermezdi. Yine de ablamın sırları fazlaydı. Annem, babam ve ben, hiçbirimiz onu en iyi tanıyan olamadık. Ya kimsenin sığdıramayacağı geniş bir kalbi vardı ablamın, ya da kimsenin anlamayacağı sırları. Ondaki bu gizem, bu esrar perdesi, bu hayat dolu ölümler besleyen duygu yoğunluğu, şimdiye değin aşamadığım ve büyük olasılıkla bundan sonra da aşamayacağım bir duvardı benim için. Onu anlamakta zorluk çektiğim o kadar çok mesele oldu ki. Yanında rahat davranmama izin verdiğinden açık konuşur, sorardım.
Gururunu okşardı böyle demem. Oturduğu yerden edalı biçimde kasılırdı. Yüksek laf edecekmiş gibi omuzlarını dikleştirir, yüzünde ukala hissi veren gülmesi,
Mutfağa girdiğimde ablamı tencereyle uğraşırken buldum. Meğer ben gelmeden çok önce patatesi ocağa koymuş. Sonra da içeri geçip uyuyakalmış. Ben eve gelinceye kadar da yemek pişermiş. Birlikte akşam yermişiz. Kaynaya kaynaya su dibine çökmüş, patatesler de haşlanmaktan kömür olmuştu. Tencerenin dibi çatlamıştı, siyahı da çabası. Önce yemeğe, sonra bana bakan ablam, kendine kızmakla kalmıyor bana da sataşıyordu.
Erken girmiştim eve ama yemek için değil yatmak için. Patates hasatsı olduğumu bildiğinden kardeşime bir güzellik yapayım diye, tutmuş bir tencere dolusu yemek yapmış. Eğilip baktım. İyice pişmekten un ufak olmuştu patatesler. Ablama döndüm, ne yapacağımızı merak eden bakışlarla süzdük birbirimizi. Moral verici şeyler söylememi istiyordu gözleri. Zaten yemeği yaktığı için pişmandı, bir de ben ona kızsam derbeder olacaktı. Onun bu halini görünce, nerdeyse yaktığı yemeği gördüğüm için kendimi suçlu hissetmeye başlayacaktım. O yemeği yaktığı için suçlu, bense bunu gördüğüm için suçluydum. Yine suç ortağıydık. Aynı suçu paylaşmaktan zevk duyacağım biri olacağına inanmazdım ama ablam bu duyguyu birçok kez yaşattı bana. Annemin tencereyi gördüğünde kızmasından çok, onun bu yaşa gelip de hala yemek yaktığını düşünme ihtimaline üzüldüğü belliydi. İşaret parmağımı dudağıma dayayıp sadece ikimizin bileceği bir iş yapacağımızı göstermeye çalıştım. Hiç konuşmadan yemeği tencereyle birlikte çöpe attım. Bitmemişti. Annem gibi kurnaz birisi tencerenin yokluğunu hemen fark ederdi. Bu sorunu nasıl halledeceğimizi soran bakışlarına fırsat vermeden,
Ne ilkti bu ne de son. Ablam ve ben suç ortağıydık. Babamın taksitle aldığı kanepenin bacağını kırdığımda, annemin en sevdiği kamelyasını saksısıyla beraber balkondan aşağı düşürdüğümde, tamir edeyim derken radyonun motorunu yaktığımda yanımdaydı ablam. Yeni aldığı gözlüğünü kaybettiğinde, evi süpürürken sehpaya çarpmasıyla annemin düğün hatırası kristal vazosunu bin parçaya böldüğünde ve dün gece de ben yanındaydım. Onun yanında yer almak görev değil, ihtiyaçtı. Kıskanıyordum ablamı, onu benden iyi kimse tanımasın istiyordum. Buna imkan yoktu. Seda bile daha yakındı ablama. Aynı dili konuşuyorlardı çünkü. Ona yapabileceğim en büyük iyilik, Aşkolsun Necdet olmaktı. Bu da bana yetiyordu. Farkında değildik belki, ama birbirimizden o kadar şey kaptık ki. Kadında aşkın, erkekte gözyaşının gizli kaldığını, her kadının ayrı bir dünyada yaşadığını, bütün erkeklerin aynı olmadığını, kadınların annelikte kutsallaştığını, babanın bilmiyor gibi görünse de çocukların her adımından haberdar olduğunu ve insanın unutulmaya güç yetiremeyeceğini. Bir abim ya da kardeşim olsaydı ablamı böyle sever miydim bilmiyorum. Fakat onu başka bir kardeşle paylaşmadığım için de mutluyum...
Pazarcının naraları bitmek bilmese de huzurumu bozmadım. Yalnızlığın tadını çıkarmalıydım. Bir de ablamı kaldırmanın. Her ne kadar onu uyandırmak zorsa da kapıya yaklaşırken içimde tatlı bir sevinç vardı. Ablaların ablası kalkacak, bir tanecik kardeşine kahvaltı hazırlayacaktı. Akşam eve geç gelmem yüzünden yemeği yakmış, sonra da gözüne uyku girmemiş, bir türlü uyuyamamıştı. Aslında ona sürpriz yapıp yumurta pişirmeyi düşündümse de kahvaltıdan mahrum olmasını istemedim. Çünkü benim yaptığım yumurtayı hiç beğenmedi. Sevgide olduğu kadar yemekte de denge çok önemliymiş. Özellikle yağını iyi ayarlamak lazımmış. Yumurtanın yağını ya fazla kaçırır ya da tavanın dibini yakarmışım. Öğrenmek için de heves etmedim. Ne de olsa ablam vardı. Hem, ne zaman sormaya kalksam uzun uzadıya saydı durdu. Sanki aşçı olacakmışım gibi başlardı yemek pişirmenin inceliklerini anlatmaya. Ben de artık sormuyorum. Bu arada ben de ona bilgide dengeyi öğretmiş oldum.
Kapıdan baktığımda uyuyordu. Kaldırdım. Yarın uyanık gözlerle önce etrafı süzdü, saati aradı, öğleye yaklaştığını fark edince uyandı.
Uyku sersemi gözlerini alay bürüdü, o her zamanki sevimli haliyle bana sataşmayı da ihmal etmedi.