"SANA 'için için' SANA"
Hakan YAVUZ
"Hokka ve Kaleme ve onunla yazılana..."
I
ah Tanrım
çok demli olmuş hayat
"yalvara yalvara
ve için için dua ediyorum" Sana
n'olur!
ruhumu esir al biraz
ıı
kırılıyoruz
onulmaz ağrılarla
ve ölüyoruz,
ruhumun enkaz altında
ve için için
isyana yelteniyoruz sana
oysa Sen
"veda etmedin
ve darılmadın" asla...
ııı
tutup
göğe çarptım çığlığımı
için için
yanan bir ateşe attım
isyanımı
ve buldum
derimin altında
kaynayan dünyanın
kaynağını
"ancak O...
O çok büyük arşın sahibi
O"
....
sustum
ve arşın kucağında
kayboldum...
ADAM VE O KADIN
Habibe HARPUT
Islak bir Ankara düşü bu
Islak gülüşlü adamın gözlerinde su
O kadının saçındaki papatyaya benziyor
Adamın tutkusu.
Vişne bahçelerinde meltem musikisi
Yetim serçeciklerde sevda işvesi
Yeşil bakışlı adamın ellerinde buğu
O kadının gülüşüne benziyor
Adamın tutkusu.
Çisil çisil bir yağmur, kekik kokusuna amade
Efsaneler dadanmış, o kadının yüreğine
"Aşk ölüm kadar cana yakındır" diyor adam
Hem elleriyle tutuyor rüzgârı
Hem ayakları denizinde Ankara'nın
Maviküflü sarmaşıkta kaderleri
O kadının içinde merhametin izleri
Adamın tutkusu gece gibi
Gecenin bağrında yıldız, o kadın
İkisinin de düşü bu
Islanmış olsa da, Ankara'nın gülüşü bu.
Rahmi ŞENER
Durgundun
Konuşmuyordun
Yüzünde bana ait hiçbir şey yoktu
Oysa ben sana
Kimsenin dokunamadığı kirletemediği
Tüm varlığımı içimde erittim
Özbenliğimden
Girift bilmecemin sırrını sundum
Avuç içimde.
ALDATTIN BİZİ KATİP
Ekrem ÖZDEMİR
"Katip uykudan uyanmış gözleri mahmur
Katip benim ben katibim el ne karışır"
Eski Yeşilçam filmlerinden tanıdık biz onu. Başında fesi, üstünde takım elbisesi, elinde bastonu ve akıllara durgunluk veren yürüyüşüyle bir kibarlık abidesidir kâtip. Sahil şeridinde kibar adımlarla arz-ı endam ederek, nazlı sevgilinin kalbini çalmak için olmadık gayretler sarfeder. Nazlı sevgili de, feracesi göz kamaştıran suretiyle adımlarken, gönlünü çalan civan delikanlıyı hem nazar hem de kısacak da olsa onunla iki çift kelam etmek niyetindedir. Nihayet civan kâtip görünür utangaç yüzüyle. Sevgilisini görür görmez aklı kayıplara karışan kâtibin eli ayağı titremekte, topu topu birkaç cümleden ibaret olan sözünü söylemek için sayısız kere tekrar ile iştigali içindedir. Ceketinin ütüsünü kontrol edip, elleriyle saçını son defa düzelttikten sonra cesaretini toplayan kâtip, sevgilinin bulunduğu yöne doğru ilerler. Biraz sendeler gibi olsa da sıkıca tuttuğu bastonu imdadına yetişir. Tam sevgilinin yanından geçerken, "Efendim. Zat-ı âlinizi görmek ne büyük şeref. Hürmetlerimi sunar, sıhhat ve afiyet dilerim..." nevinden hoş kelam eder, karakaşlı kara gözle canan ise, şemsiyesinin altından deruni bir bakış ve tebessüm lütfeder. Ardından elindeki beyaz mendilini yakışıklı kâtibin önüne gelecek şekilde düşürme numarası yapmayı da ihmal etmez. Kâtibimiz mendili alır, iki eliyle birden sarılıp doyasıya koklamaya başlar. Sevgilinin ellerini tutmakta, tenini koklamaktadır sanki. Cevap alınmış, kâtip Habib-i canı sevgilisinin de kendine meylettiğini anlamıştır.
Bizim saf, kibar ve yakışıklı kâtibimiz vardı ve biz ona bir de türkü bahşetmiştik, "Kâtibime kolalı da gömlek ne güzel yakışır" diye. Bir de güzel hikâyesi vardır bu türkünün. Birçoğumuz bu türkünün Osmanlı'nın eğlenceli zamanlarında, Üsküdar'ın ahşap konaklarının, mor sarmaşıklı, cumbalı evlerinin birinin penceresinden bakan kızlar tarafından gönüllerini kaptırdıkları civan bir kitap adına söylediğini zannederiz. Hatta bu türkü, kültürümüzde sıkça rastlandığından olacak, dillere destan bir aşkın hikâyesi bile olabilir diye tahmin ederiz. Maalesef tarih kâtibin yüzüne sıcak bakmıyor. Anlatıldığına göre, bu türkü Kırım Harbi sırasında, Abdülmecit devrinde zuhur etmiştir. Abdülmecit, İkinci Mahmut'un "Avrupalı Kıyafet" mecburiyetini bütün sevil memurlara tatbiki zorunlu kılmıştır. Fukara halkın çocukları, mecburen cübbe ve şalvarı bırakıp setre ve ceket giymiştir. "Kâtibimin setresi uzun eteği çamur" dur. Zor alışmıştır kâtip bu yeni giysiye. Giyenler, sokağa çıplak çıktıkları zannına dahi kapılmışlardır.
Bütün bu olaylar vuku bulurken bizim civan kâtiplerimiz, alay konusu olup büsbütün dile düşmüşlerdir. İşte bu hikâyenin asıl cafcaflı tarafı şöyle anlatılır: Kırım Harbi esnasında müttefiklerimiz olan İngilizler, Fransızlar ve Sardunyalılar'ın orduları İstanbul'dan geçmişti. Selimiye Kışlası da bu Avrupalı müttefiklerimizin emrine hastane olarak ihdas edilmişti. İngiliz ordusunda bir de İskoçyalılar vardı; meşhur gaydaları ve pantolon yerine kullandıkları etekleriyle İskoçyalılar, İstanbul ahalisinin tuhafına gitmiş ve bu garip kıyafetli insanlara "donsuz asker" lakabını takmışlardı. İskoç alayı şarka hareket ederken, bir İskoçyalı bestekâr, bu alay için hususi bir marş bestelemişti. İşte bu marşın bestesi bizim "Kâtibim" türküsünün nağmeleridir. Biraz dalgacı bir İstanbul külhanisi, yeni yetme kâtipler için meşhur "Üsküdar'a gider iken..." türküsünü yazmış, ona beste olarak da donsuz askerlerin marşını kullanmıştı.
Vah bizim sevimli hayallerimize. Vah bizim çiçeği burnunda utangaç kâtiplerimizin aşkına. Vah o muazzam konakların köşelerinde, "kontrol saati"nin her saat başı şıngırdayan "Üsküdar'a gider iken..." nağmelerine esir olup, efsane üstüne efsane uyduran İstanbul sakinlerine. Bu saatler Türkiye'ye ilk defa İskoçya'dan gelmişti. Fabrika da, bu güzel marşı saatin nağmeleri arasına yerleştirip satmış. "Kâtibim türkülü saat" diye zamane sakinleri arasında meşhur olan saatten herkes almış, evinde bulundurmuş.
Ne söylense kar etmez. Bu güzelim türkünün ahengine kapılıp, uzak hayaller içinde yüzen kalplere ne cevap veririz şimdi? Onlara nasıl anlatırız yıllar yılı dilimizden düşmeyen "Kâtibim" türküsünün, aslında memurlarımızla dalga geçmek için, hem de bir külhani tarafından yazıldığını. Hâlbuki bu güzelim türkünün nağmeleri o kadar içimize sinmiştir ki, her dinleyişte ayrı bir zevk alır, eski İstanbul'un o ahşap konaklarında dolaşır, cumbalı evlerinde aşka ram olur, pencere kenarından bir bakışla âşık olan genç kızları ve utangaç kâtipleri hayal ederiz. Her ne kadar kâtip bizim hayallerimizi yıksa da...
Tarihi yeni baştan mı okumak gerekiyor acaba?
BU ÜLKENİN İNSANLARI SİZE TUTANAMAMAK YAKIŞIR
Ekrem ÖZDEMİR
Adam kapıyı açar. Siyah ve parlak ayakkabıları görünür. Sessiz ve öfkeli rüzgar kapıyı itmekte, korkudan titreyen kapı sitem yüklü gıcırdamaktadır. Katil gizlice içeri girer. Kurbanın korktuğu an gelmiş, alnında soğuk terler birikmiştir. Kapıdaki adamın gölgesi yansır duvara. Öyle sert ve ciddidir ki duruşu, kesin kararlıdır. Bu sefer bu iş tamamdır. Tabancasını çıkarır ve kurbanın alnına mermileri boşaltır. Film bitmiş, koltukları boşaltmanın vakti gelmiştir.
Selim Işık için, dahası onun romanı için hayat, yeni başlamaktadır oysa. Günlerce ölümünün krokisini çizmiştir ajandasına. Anlatmadan anlaşılmaya aşık adam, defalara ölümünü anlatır kendine. Kurguladığı sahne hep aynıdır: "... Adam kapıyı açtı, içeri girdi ve tabancasını çıkararak ateş etti." (s. 719) Hayat ölümle biter diyenler yanılır onun hayatında. Selim Işık'ın hikâyesi ölümle, bir başka ifadeyle "Sonun Başlangıcı" ile başlar. Çünkü her seferinde, her gelen ölümle yeni bir Selim doğmaktadır. "...İçimde bir Selim ölürken kalan bütün gücüyle yeni bir Selim yaratıyor." (s. 398) Bütün hayatınca konuşan, hiçbir yazılı eseri, tanınmışlığı olmayan Selim'in vedası, kendi istediği gibi tam yerindedir. "Düşünce: kara. El: yatkın. Zehir: Gerektiği gibi. Zaman: uygun. Tam mevsimi: gören yok. Ey tabancalı adam! Bitir işini." (s. 710) Gittikçe yaklaşan ölümün tıkırtısını duymaktadır. Kapının açılması an meselesidir. Elinde mutlaka silahı vardır katilin. O elini cebine atmadan bunu bilmektedir Selim. Hem katildir o, hem kurban. Hazır olmalı, kendini kaybetmemelidir. Vakarını korumalı, bu ciddi havayı trajediye dönüştürmemelidir. Kendini tanımaya ömrü yetmeyen, kimseye ait olmayan, karar vermekte daima zorlanan Selim, ölüme yürürken gayet cüretkârdır. "... Hayatımda ilk defa bir kesinlik ve bütünlük göstermeliyim." (s. 710)
Yaşamak, ana rahminde başlayan bir kavgadır. Oruna giden de buydu zaten. Kanepede, Günseli'nin dizlerine başını koymuş uzanırken, insanın gölgesini bile unutması muhtemel yerde dahi, bu korku peşini bırakmamıştır. "... Yaşmak her gün girilen bir imtihan olursa buna kimse dayanamaz." (s. 481) Söylenen sözlerin yaşanan olaylardan önemli olduğunu gösteren adam, kafasındaki hayallerle kimseyi bir yere götüremeyeceğini anlamıştı. Yapabileceği bir tek şey kalmıştı geriye: Yalnızlık biriktirmek. Kelimeler dolusu yalnızlık.
Artık
Ne kelimelerin ayak bileğinde gezinen hayat
Ne de harflerin boğazında gizlenen ölüm
Elbet dünyada kalan yürekler bayat
Kalbimi yarsam sahte cennetler görürüm.
Hayatı kitaplar arasında geçmişti Selim'in. On dördünce Bergerac'ı, Oscar Wılde'ı, Gorki'yi okumuş, Balzac'ı beğenmeyecek kadar da gururlu biriydi. Cyrano'dakini kıskandıracak denli gururu yüzünden, kadınlarla da hiç uyuşamadı. Kendi durumundaki gençler için geçerli kural onun da yanındaydı. O, aşk yaşanacak biri değildi. Onunla ancak evlenilirdi, o kadar. Kafasında uçuşup duran düşünceler, devinim halindeki fikir dalgalanmaları onu hiç rahat bırakmamıştı. Herhalde onun için yapılacak tek mantıklı yorum; bildiklerinin ona acı veriyor olmasıydı. Fakat Selim'in buna rıza göstermesi imkânsızdı. Birileri anlamalıydı onu, hiç olmazsa derdini dökeceği birkaç dostu olmalıydı. İçindeki fırtınayı anlamak istemeyen dostlarından da şikâyetçiydi Selim. "... Beni rahatsız eden ve adlandıramadığım duygularımın, yalnız libidoya bağlanmasına gönlüm razı olmuyor." (s. 164) O kendini tanıyamamıştı ki başkaları onu tanısın. Hiç kimsenin ortak bir yargıya varmasına müsaade etmeyecek kadar çok Selim yaşıyordu ruhunda. Askerlik arkadaşı Süleyman Kargı'nın yanında; hiç konuşmadan, başı önüne eğik yürüyen bir dost, on beşinde kendinden yaşça epey ilerde olan Esat'ın gözünde; harika çocuk görülmekten bıkan, oyunlar oynayan, sağa sola koşuşturan ateşli delikanlı, lise arkadaşlarından Metin Kutbay'ın geçmişinde; içine kapanık, muzdarip, iç dünyasında gezinen, kızların karşısında utangaç ve bu yüzden aşktan yana şanssız bir ruh, ölümünden bir yıl önce tanıdığı sevgilisi Günseli Ediz'in kalbinde ise; sessiz bedeninin içinde şelaleler saklayan, sürprizlerle dolu, gizemli bir aşık...
"Kimsenin yaşantısını beğenmedim. Kendime uygun bir yaşantı da bulamadım." (s. 679) yazmıştı günlüğüne. Hayatı aramakla geçmişti, özlem duymakla. Bir türlü yetmemişti dünya. Bir yerde yanlışlık vardı; ya bu hayatın kendisi boş bir oyundan ibaretti ya da hayatı bu hale sokanlar. Yetinmek için gerekli huzuru asla yakalayamadı Selim. Sürekli aramakla meşguldü, başka hayatlar, başka sevinçler: "Herkesin istediği gibi yaşadığı o uzak ülkenin özlemini duyuyorum." (s. 679) Kendini yaşamak istemişti, kendi gibi olmak. Daha küçüklüğünden başlayarak tek yaptığı veya ona yaptırılan şeyi kendini dışarıda tutmaktı. Görevleri vardı, doğmakla kazandığı borçları. İnsanoğlunu memnun etmek kolay mıydı ki! Çok çalışmalı, çok okumalı, girdiği her okuldan birinci çıkmalıydı. Sevmesi gereken insanlar da vardı, onların yakınları. "Sevdiğim insanların hatırı için neden 'yakınlarına' katlanayım?" (s. 632) diye isyan etmesi de bundandı. Birilerinin hayallerine uygun yaşamaktan fırsat bulamamıştı benliğine dönmeye. Hiç çocuk olmamıştı mesela. Annesinin bir tanesi gibi görünecek diye mahalledeki arkadaşlarından uzak kalması yetmezmiş gibi bir de onların alaylarına maruz kalmak, çocuk gözlerini doldurmuştu.
Büyük adam olmalıydı Selim, akranlarından farklı yetişmeliydi. O kadar bunalmıştı ki büyük adam olmasını istemelerinden, belki insanlar büyük adam meselesini unutur ümidiyle ülkesinin savaşa girmesini bile beklemişti. Fakat bu beklentisi gerçekleşmedi. Ağır bir hastalık geçirmeyi düşünü sonra. O da olmadı. Okulda da işler yolunda gitmemişti. Hocalarını bir türlü sevemedi Selim. İlkokul öğretmeni 'düşük çene', ortaokul hocası 'kabiliyetsiz' demişti ona. Öğrenciler de sevmemişti onu. Bu, her konuda söyleyecek sözü olan çocuğa hiçbiri ısınamamıştı nedense. Bildik, çalışkan öğrenciler gibiydi Selim. Yakışıklı değildi. Kız arkadaşı da yoktu. Halbuki alnına düşüp duran saçları ne kadar da güzeldi. Ancak Selim, çalışkan bir öğrenciydi. Kader midir nedir, çalışkan olmakla insan olmak arasında herhangi bir bağlantı kurulmuyordu lise yıllarında. Çalışkanlar genelde daha az erkekti. Kızlar onu adamdan sayamazdı. Erkek dediğin, gündüzleri dersleri asmalı, geceleri yasak işler yapmalıydı. Tembel de olmalıydı üstelik, sınavlarda kopya çekmeli, ders çalışmaktansa değişik kızlarla fanteziler yaşamayı yeğlemeliydi. Ne hikmettir bilinmez, kızların çoğu, evlendiğinde erkeğinden bekleyeceklerini lisedeyken hiçbir erkekten ve tabi Selim'den beklemedi. Yıllarca Andre Gide'ın sözünü tekrarlamıştı semli. Okulda arkadaşlarına okumuş, evde duvarlarına yazmıştı. Hatta öyle ki, bu sözü yaşadığının farkında değildi: "Ellerim dua etmek için göğsüme kapanmış da onun için dallara uzanıp meyveleri yiyemiyormuşum." (s. 663)
Sanki birileri ona bu dünyayı zindan etmek için anlaşmış, el altından tuzaklar kurmuştu. Sahip olduğu merak, azim ve ihtiras devamlı felaketler açmıştı başına. Korkmaya başlamıştı, her an bir yerden tehlike çıkacak zannıyla korkulu bir bekleyiş içindeydi. Hayat ne kadar da doluydu, hiç boş zamanı olmayacak mıydı Selim'in? Sevmeyi deneyebilirdi mesela. Sevmek ve sevilmek her delikanlı gibi onun da hakkıydı. Henüz genç bir kızın elini bile tutmadan Gorki'nin intihar sahnesini ezberlemişti. Nereyeydi böyle? Aşkı tatmadan ölmek var mıydı kitaplarda? Gerçi ölümü özlemeyen aşkı anlayamazdı ya, yine de erken değil miydi gerçekler için? Yaşından fazlasını yaşamaktan nasıl kurtulacaktı Selim? Sürekli olgun mu düşünmek gerekecekti?
"Bütün büyük bireyler yalnızdır." (s. 197) öyle diyordu tarih. Ah, onu bir anlasalardı, her şey ne güzel olacaktı? "İçimden geçenleri bilselerdi beni dünyanın bir numaralı vatandaşı sayarlardı." (s. 697) kabilinden hayıflanmakla yetinebilmişti son günlerinde. Oysa o, bu insanlarla tek tek ilgilenmişti. Hepsi için ayrı ayrı şeyler yapma istediği ve bunun imkânsızlığıyla boğuşmuştu durmadan. Sevmek yetmemişti asla, iyi niyetli davranmak. Her gördüğüne kalbini açmak, tüm varlığıyla yaklaşmak doğru bir istek değildi. Bütün insanlara faydalı olayım derken hiçbirine yaklaşmasına fırsat kalmamıştı. Çünkü insanların kendileri gibi olması için uğraşmıştı Selim. Herkes bunu kabullenmeyecekti. Kimse de etmedi zaten. Ne onu anlamaya çalıştılar ne de onu değiştirmeye. Hemen herkesin verdiği cevap aynıydı: "Seninle olmuyor." Çalıştığı adamlar da söylemişti bunu, sevdiği kadınlar da. Kırılmıştı Selim. "... Size de yaranmanın bir yolunu bulamadım," (s. 698) deyip, sitem etmişti. Ondan gerektiği gibi yararlanmayı kimse düşünmemişti. Onu konuşturmayı başarsalardı, ah bir başarsalardı, o zaman göreceklerdi Selim'in cevherini. Ay doğarken iç çekmenin ne demek olduğunu, karanlık bastırınca ağırlaşan korkuların nasıl acı verdiğini, geceleri niçin yorgan altında soğuk terler döküldüğünü, neden insanın günlerce uykusuzluk doğurduğunu... Ah bir konuşabilseydi Selim, konuşturulabilseydi!...
Hayatı boyunca konuşmuştu Selim ama kendine. Ancak, kendisini, onunla birlikte ölmeye razı olacak kadar seven bir kadın bulursa ölebilecekti. Onu da bulamadan öldü. Ondan geriye kala kala, üstüne şarkılar yazdığı bir kelime kaldı: TUTUNAMAYANLAR."
O halde söyle Turgut Özben. Etrafta bu kadar Selim varken, hepsini yan yana getirsek bile, bir tek Selim eder mi dersin? Ona acımak mı gerekirdi acaba? Ama o bile kendi içindeki Selim'in çokluğuna alışmışken, biz ne yapabiliriz ki! "... O kadar çok Selim öldü ki, hangi birine acıyayım?" (s. 398) Bilinmez ki, Selim "imdi hayatta olsaydı, önce bizim ne kadar basit düşündüğümüzü yüzümüze vurur, sonra da ellerini göğsünde birleştirip bilge bir filozof gibi konuşurdu: bu ülkenin insanları! Size tutunamamak yakışır.
Bu hikayeyi bir yerden hatırlıyorsun Turgut. Selim'in, en çamurlu yerlerden bile kolalı beyaz gömleğini ve açık renk pantolonunu kirletmeden çıkarmaya çalıştığı yıllarda, birileri bu ülkenin insanına yaramadığı için kendine kaçıyor, kendi mağarasında ateşler yakıyordu.
Sen de biliyorsun ki, kalabalıklar içinde binlerce Selim yaşıyor. "... Düşünmek için kendime bir daire tutsam. İçinde, düşünceye engel olacak eşyalardan hiçbiri bulunmayan bir daire." (s. 563) istemiştin kendi evinin salonunda. Kalk artık, eşyalarını topla, Olric7i de yanına al, eşe dosta iş gezisine çıktığını söyle, arabana bin ve düş yola. Selim, Selimler seni beliyor. Giderken bir gerçeği de sakın unutma: Yaşamak Selim Işık kadar güzel olsaydı; ne senin bu hikâyede adın geçecekti, ne de ben seni yazmak için deli divane olacaktım Yaşayıp gidiyor olacaktık sadece..."
* Oğuz ATAY, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, 16. Baskı, İstanbul 1999.