Babaannesini sevmiyordu. Daha doğrusu sevemiyordu. . Çünkü babaannesinin en sevmediği torunuydu. Yetmiş yedi Ağustosunun kavruk bir Çarşamba günü, öğleye doğru Şişli Etfal Hastanesi'nde zar zor ameliyatla dünyaya gözlerini açtığında anne babası derhal memleketteki büyüklerine mektup yazmıştı: "Oğlumuz oldu, ismini ne koyalım?"Annesinin demesiyle doksan beş, babasının demesiyle doksan yaşındaki babaannesinin safra kesesinde taş vardı. Taş orada kalmayıp, böbrek kanallarına kaçtığı için, doktor, "Bu işi yapacak cihaz bizde yok" deyip İzmit'e sevketmiş, hatta "isterseniz Cerrapaşa'da hocam var, ondan randevu alın, bu işte iyidir" deyip göndermiş aileyi hastaneden. İzmit'i aramışlar, iki bin lira ek ücret istemiş.
Babasıyla amcasını almış bir telaş. Yahu bu kadar parayı nasıl öderiz? Elde yok avuçta yok!...
Ya Cerrahpaşa? Ey gidi Cerrahpaşa! Belki hoca talebesinin hastasına insaf eder diye, Cerrahpaşa'yı aramışlar, ama nafile. Hoca telefona cevap vermiyor. Koskoca profesör, her telefona cevap verecek değil ya.
Babası Diyanet'ten, Mustafa amcası da belediyeden emekli. Babası en büyük, Mustafa amca ikinci, bir de küçük kardeş var, Şaban amcası. O da kurtarıcıdan emekli. Hani şu kaza yapan arabaları çeken kamyonlar var ya, onları işleten bir firmadan. Hayırsız. Öyle diyor babası. Ne arar ne sorar... Mustafa amca bir otobüs firmasında servis şoförü olarak çalışıyor. Sabah dört buçuk, akşam altı. Hayat zor, borçlar ödenecek.
Babaanne Mustafa amcanı evinde olduğu için yük onun sırtında. Tam da bayram öncesi, izin alıp gitmesi bir dert, serviste yerine adam bulacak, yevmiyesini verecek... Gitmezse anne hasta, başka dert. Annesinin ölümünü seyredecek değil ya... Kâmil'i aradılar. Sen Ankara'dasın, vardır tanıdığın. Durum böyle böyle...
Doksan beşte üniversite için Ankara'ya giden Kâmil, on üç senedir orada yaşıyor ve epey de çevresi oluştu zamanla. Bir de Sağlık Bakanlığı'nda memur olmanın avantajı. Bu işi yapsa yapsa Kâmil yapar. Düşündü, taşındı, "Ankara'ya getirelim" dedi, "Numune'de yaptıralım." "Olmaz" dedi babası, "O kadar kelemez. Cok ağur olur onun içun." Peki ya ne yapalım baba? "İstanbul'da yok midur tanuduğun? Hem bize de yakin". Vardı, İstanbul'da bir başhekim tanıdığı vardı, onu aradı. Önceden de tanışıyorlardı başhekimle, beraber bir dönem çalışmışlardı. Aradı, sordu, işi halledeceğine dair söz aldı. Başhekim severdi onu,
"Getir babaanneni, ben işini hallederim." dedi, "Babaanneni sokakta bırakacak değiliz ya!..."
Telefonu kapattı, derin bir oh çekti. "Ah fakirlik!... Paran yoksa adamın olacak, yoksa yaşamak haram. Hep böyle mi gidecek bu işler?"
Hemen aradı babasını, "Yarın bekliyor başhekim, alın götürün babaannemi."
Babasıyla amcası istişare ettiler, nasıl gideriz, araba bulabilir miyiz, kalmak gerekir mi, kalırsak ne kadar masraf olur, izin alabilir mi amcası şirketten? Acaba İzmit'ten adam bulsalar, hastane para almasa ya da az alsa! Bir günde işi halledip gelseler... Endoskopi diyorlar, zaten bir saatlik iş. Doktor demiş zaten, "Gelmeden önce haber verin, hazırlığımı yapayım, getirin, iki saatte biter iş. O gün götürürsünüz." Konuştular ettiler, konuşmaktan iş edemediler. Bayram geldi, izin yok, kalmamız gerekirse ne yaparız? diye amcası işi attı bayramdan sonraya. Bir saatlik iş oldu bir haftalık mesele. Hey güzel Allah'ım!
Madem iş bu vaziyete geldi, yenge durur mu? Sormuş soruşturmuş, bir zaman aynı dertten muzdarip bir hasta bulmuş mahallede. Gitmiş, konuşmuş. Onu da sevketmişler İzmit'e. Altı bin lira ek ücret demişler. Allem etmiş, kallem etmişler, araya adam sokmuşlar, bölüm başkanına yakın bir tanıdık bulmuşlar. Adam girmiş devreye, altı bin lira olmuş beş yüz lira.
"Pakalum bir adam bulabilsek da," dedi yenge, "pakarsun iki bin olur iki yüz. Pelli mi olur? Kurban olduğum Allah!..."
Babaanne arada bir gözlerini açabiliyor, konuşup gülebiliyor. Baba sevinçli, ellerini sobaya tutmuş, ısıtırken, gözleri parlıyor. Bir de bayram üzeri kötüleşseydi, ne yapardık!... Niyeyse bir an evvel de gitmeye hevesli. Olur da gelen olur, yüz göz olmak zorunda kalırız. Hele küçük kardeşi Şaban gelirse vaveyla kopacak. Şaban amcası, aymazın teki. Babası öyle diyor. Annesi hastanedeyken bile zar zor iki defa uğramış beyefendi. Hatta ikinci gelişinde, elini şöyle bir sallamış, "Pabam öleli yillar oldu zaden..." diyerek dudak bükmüş. Herkes şaşkın. Gavur yapmaz bunu ama evlat anasına yapıyor. En sevilen çocuk, dedenin ismini koydukları çocuk, her ne isterse yapılan çocuk, şimdi anasına yaşama hakkı tanımıyor.
Kâmil, Şaban amcasının böyle havari, başına buyruk, dediğim dedik, çaldığım düdük olmasının sadece en küçük olmakla alakasının olmadığını, başka sebepler de olup olmadığını merak etmiş olmalı ki, zaman zaman annesine anlattırırdı eski günleri. Annesi zaten kaynanasının ona yaptığı işkenceleri anlatmak için hiçbir fırsatı kaçırmazdı. Bir açardı eski defterleri, kapatana helal olsun. Öyle bir öfke kabarırdı ki yüzünde anlatırken, Kâmil bile ürperirdi anlattıkları karşısında. Belli ki, Kâmil ve ablası en sevilmeyen torunken, anneleri de en sevilmeyen gelindi. Şimdi taşlar yerine oturmaya başlıyordu. "Şaban amicanuzun her dediği olacak idi..." diye bir başlar, "Kaynanam Şaban'a hizmet etmem içun az çektirmedi bana...." diye devam ederdi annesi. "Aksi idi, laf dinlemez idi, hiç bi işten tutmazdi...Mustafa amican gene neysa, ama Şaban amican!..." diye sürer giderdi konuşma. Annesinin anlattıklarından Şaban amcasının isminin aynı zamanda kayınpederinin babasının ismi olduğunu da öğrenince "Hah, şimdi tamam" demişti içinden. "Mesele anlaşıldı." Atasının ismini almış, ailenin en küçüğü, soyu sopu ismiyle sürdürecek olan Şaban, nasıl olmuş da bu hallere gelmişti, o bambaşka bir konu. Sadece şunu söyleyebiliriz; bütün işlerin ucu babaanneye dayanıyor.
Ne kadınmış mübarek!
Yengesini seviyor, gerçekten seviyor. Fatma yenge bir tane. Ailenin bütün yükünü sırtında taşıyan, her işe koşan, dırdırı biraz çok, huyu fazla asi ama ailesine tam bağlı, ellisini aşmış kadının mücadele azmi hoşuna gidiyor. Kimseye hayır demez, her işe koşar, tuttuğunu da koparır. Babasının tayini Sakarya'ya çıktığında, gene en çok yardımı yapan Fatma yengesiydi. Hatta o sıra, babasını ziyarete gittiğinde, "Oğlum" dedi babası, "Paran var ise Fatma yengene bir hediye al da kit ziyaretine. Çok emeğu var." Mustafa amcası ne kadar vurdumduymazsa Fatma yengesi o kadar hassas. Üç çocuğu var, üçünün de bütün ihtiyaçlarına o koşar. Gelini, torunu derken hepsini bir evde yaşatmayı başarıyor. Bir de üstüne kaynana. Bütün akrabay-ı taallûkat düğün bayram eğlenirken Fatma yengesi kaynananın başında bekçi. Biri gelse de biri iki saat hastaya baksa da, Fatma yenge de akrabalarına bayram ziyaretine gitse! Daha babasının mezarına gidecek. Nerdee!...
Çok da umurunda değil ama, "Amcam nerde?" diye sordu Kâmil. "İştedur" dedi yengesi, biraz da sitemli, "amican servisde, Mecid hanımini aldi kaynanasina kitti, Sadullah kayip, Hanefi topun peşinde. Ben kaldum yalavuz." Bunu o kadar doğal ve içten söyledi ki, "Zaten bu benim kaderim. Böyle gelmiş böyle gider." der gibiydi. Kâmil muziplik yapacak ya, "Amcam ne kadar çok çalışıyor böyle. On dört saat mesai mi olur? Borçlar bitmedi mi daha?" Yenge gururlandı birden, "Yooo, porçumuz yok cok şügür" diye sesini gürleştirdi. Haydaaa, iş daha da karıştı şimdi, herkes emekli olsam da dinlensem derken bu adamın derdi neydi? "Yoksa" dedi Kâmil, "çok dırdır ediyorsun da, adam evden mi kaçıyor?" diye şöyle bir yokladı yengesini. Onu kızdırmayı çok seviyordu. Kızınca daha mı şirin oluyor nedir.... Yenge aksileşti tabi, "Eeeeh! Pen ne dırdır edeceğum? Paşima ekşimesun da ne yabarsa yapsun."
Baba bir yandan kalkalım havasında ama Kâmil oralı değil. "Yengemin ayranını içmeden şurdan şuraya gitmem..." diyor gülerek, "Ta Ankara'dan buraya bunun için geldim ben."
Babasının suratı birden asılıyor. Sırası mı şimdi oğlum?
Babası sayar Kâmil'i. Kızsa da isteklerine kolay kolay hayır demez. Sülalenin üniversite okumuş tek çocuğu. Babasının gururu. Hiç yüzünü kara çıkarmadı maşallah. Hep alnı açık, başı dik gezdi babası. Öyle der hep, "Allah şahit, paşimi hiç eğdirmedun!"
Babası uflayadursun, yengesi bir koşu ayran ve baklavayı getirdi. Baklavası meşhurdur Fatma yengenin. Öyle bir hamur açar ki, ağzında parçalanır gider dilimler. Babası da bayılır halbuki. Ama bugün gidelim havasında. Neyse, biraz acele yemeğe durdular. Baklava biraz sert olmuş bu sene. Babası hemen farkeder. Baklava ustasıdır desek yeridir. "Nedur bu pöyle yav, daş gibi?" Aslında çok da sert değildir baklava. Dişleri takma ya, çiğnemeye gerek kalmayacak kadar yumuşak olsun istiyor adam. Yenge yine de biraz mahcup, "İş güç, her şeye yalnuz koşmakdan şerbetini ayarlayamadum. Piraz da fazla pişti kaliba. Serttur he mi?"
Kadın haklı. Kaynana gece gündüz bakım istiyor. Diğer işler de üstüne binince, şöyle ağız tadıyla bir hamur açamamıştır bu bayram. Yoksa her bayram parayla baklava siparişi verirler ona. Tabi babaannenin hastalığı planları bozdu. Herkes tedirgin. Bayram gezmeleri iptal, şehir dışı seyahat yasak. Söylemesi zor ama, eli kulağında. Ailenin tamamı kötü haberi duymaya hazırlanıyor. En sevmediği torunu bile...
Baklavalar yenildi, ayranlar içildi. Sabırsız babası, kabanına elini uzattı. Bu, kesin kalkıyoruz demek. "E, haydi bakalım." dedi Kâmil.
Son kez baktı babaannesine. Öptü elinden. Allah şifalar versin. Bir an "Hey gidi babaanne! Bak, bu kadar oğlun, bu kadar torunun, bu kadar gelinin, bu kadar akraban var, hepsi senden kurtulmak istiyor da, en sevmediğin torunun sana doktor ayarlıyor" demek istedi ama diyemedi. Daha doğrusu dememek için tuttu kendini. Öyle ya, en sevilmeyen kişiler sevilmeye en layık kişilerden seçilir. O an, nedense içinden, "kötü insanlar nedense hep uzun yaşıyor" diye geçirdi. Sonra kızdı kendine. "Ne biçim konuşuyorsun sen. O senin babaannen. Çok ayıp."
"Ama bu kadın beni hiç sevmedi. Beni de sevmedi ablamı da. Görmek dahi gelmedi içinden. Yine de büyüklere hürmet lazım diye elimden geleni yaptım. Hatta bizzat hizmetini bile gördüm. Ama ben? İsmini koyamadı diye hep yok saydığı, gelini sevmiyor diye uzak durduğu torun, ben? Doksan yaşında bile annemi babama şikayet edebilen bu kadın benim babaannem. Ne yapabilirim?"
Kapının eşiğinde yengesiyle babası laflamaya başladılar. Yoldan dolmuş geçene kadar vakit geçsin. Dolmuş ha geldi gelecek. Hava soğuk, rüzgârla karışık yağmur. Yengenin elleri titriyor soğuktan ama girmiyor içeri. Bekleyecek. Ne de olsa eski toprak. "Kim ne derse desin, ben yengemle muhabbet etmeyi seviyorum" deyiverdi Kâmil. Belki de bir daha bunu söyleme fırsatım olmayabilir diye mi düşündü acaba? Babası da yengesi de şaşırdı. Memnun ama şaşkın yengesi kızar gibi oldu; "Pana bak, maskaralik mi yabaysun, çiddi mi teysun?" Güldü. Güler tabi, senede bir defa, o da tesadüfen babaannenin hatırına görmeye geldiği kadın nasıl inansın sevdiğine? "Yenge! Aile ilişkilerimiz bir tarafa, sırf bu yaşlı kadına baktığın için bile sana saygı duyarım" dedi. Yengesi anladı ciddi olduğunu, "Pen da seni severum evladum. Çok hoy köresun."
Kâmil'in İstanbul'dan başhekim ayarladığını biliyor ya, sesini kısarak sanki bir sır verir gibi, "Ey gidi, çok zor teyiler" dedi babaannesine yapılacak operasyon için, "Ha bu pizim mahallede buldum bir kocakari, anlatti da, çok zor imiş. Hortum sokaymişler ta böbreğe kadar. Öyle bir aciymiş ki! Allah emanetini alsa da o da rahatlasa, biz de." Demek ki artık dayanılmaz hale geldi ki iş, Fatma yenge böyle söylüyor. Babası da duydu dediğini, ama ses çıkarmadı. Belli ki o da artık bu çile bitsin istiyordu.
Derken bir Transporter minibüs durdu evin önünde. Hani derler ya, sivri burunli, lahana kulakli bir adam çıktı içinden.
"Selamun aleyküm."
"Ve aleyküm selam."
"Kirey misun, kidey misun?" diye sordu gelen adam. Emin dayı. Babasının halasının oğlu imiş. Babası öyle dedi. "Ah bu bizimkilerin akraba ilişkileri!..." diye içlendi, "otuzundan sonra akraba tanıyoruz." Babası "Bizim işimiz pitti, gideyruk" deyince, Emin dayı, "Pekleyun, birkaç takika turup çikacağum. Sizi da çarşiya pirakurum." dedi eve girerken. "Olur" dedi babası, tekrar girdiler içeri.
Emin dayı öptü yaşlı hastanın elini. "Eba nasilsun? Eyi misun?" Babaanne, şöyle bir baktı sorana. Tanıdı mı tanımadı mı anlamadı kimse. Neden sonra gülümsedi adama bir çocuk gibi. Galiba hatırladı da, adını aklına getiremedi.
Oturdu koltuğa, başladı sormaya Emin dayı. "Ne yabacaksunuz teyzeyi? Netir son durum?" Olan biteni dinleyince, döndü Kâmil'e, "Senin paşhekum, sağlam midur oğlum? Komasin bizi hastane kapisunda!.." Kâmil'in yüzünde sinsi bir tebessüm, "Bir başhekim için bile sağlam mıdır diye soruyor adam" diye geçirdi içinden. "Hey güzel Allah'ım!" Kararlı bir sesle, "Tabi dayı" dedi, "Benim çalıştığım kurumun eski başkanıydı. İyi tanışırız."
Emin dayı, tam laz. Yıllarca araba boyacısı olarak çalışmış. Babasının demesine bakarsan Sakarya'da onun kadar güzel araba boyayan belki bir iki kişi çıkar. Yıllarca yapmış boya işini, sonra işleri büyütmüş, şimdi araba lastiklerine bıçak yapıyor kesmek için. İzmit, İstanbul gidip geliyor. Sakarya'da yaşamış ama Trabzon'a git gel, şive hiç bozulmamış. Bazıları nereye götürürsen götür, aynı. Babası öyle değil. İmam olduğu için çok yer gezmiş. Kâmil Trabzon'u bilmiyor desek yalan olmaz. Baba da yıllarca gurbette geze geze, karısından başka dilini konuşacak kimse olmayınca az buçuk unutmuş eski aksanı. Oğluna da Türkçeyi iyi konuşsun diye öğretmemiş lazcayı. Öyle de olmuş, Kâmil her zaman Türkçe ve Edebiyat derslerinde birinci olmuş. İki amcası ve yengeleri öyle değil. Onlar neredeyse yirmi beş yıldır Sakarya'dalar ama bağı koparmamışlar Trabzon'la. Babaanne en sevdiği torunlarını sürekli almış yanına. Bir de Sakarya ve civarında memleketten adam çok. Her taraf akraba. Yazın Çaykara'da, kışın Sakarya'da yaşayan bir sürü aile var. Halen de görüşürler. İçlerinde bir tek Kâmil. İstanbul'da doğdu, Konya'da büyüdü, Ankara'da okudu, şimdi de orada çalışıyor. Aslen Trabzonlu. Ama otuz yaşına rağmen üç kere gitmiş Trabzon'a. Köyünü iki kez görmüş, o kadar. "Sen ne biçim Trabzonlusun!" lafının ezikliğiyle yaşayıp gidiyor.
Emin dayı, para sahibi. En azından odada bulunanlar içinde, malı mülkü en çok olan kişi o. Mal mülk dediysek, evi, arabası, biraz da bankada parası vardır. Memleketten de çay, fındık, mısır artık ne varsa parası geliyordur her sene. Bereket versin. Sakarya'da bu tür adam çoktur zaten. Çoğu bir ayağı memlekette, şehirde geçinmeye çalışan Karadenizli insanlardır. Bir araya geldiklerinde mallarındaki küçük ilerlemeleri konuşurlar. Sen evin üstünü yaptın mı, senin arazi vardı ne oldu, oğlan hâlâ boş mu geziyor, arabayı ne zaman aldın? vesaire. Bir de herkes memleketten yeni duyduğu bir haber varsa mutlaka söyler. Özellikle vefat haberleri birinci sıradadır. Şehirde yaşamak istemeyip de, köyünde ölmek isteyen yaşlılar birer birer gidiyor. Böylece sürer konuşmalar. Ama kendilerinden olup da onlar kadar kazanmayı becerememiş kişilerle bir ortamda bulununca, değmeyin bu zevatın keyfine. Otorite onlardır, çok gezmiş, çok insan tanımış, çok tecrübe edinmişlerdir. Sen üniversite okumuşsundur ama onlar da hayat üniversitesinden mezundur. Oturup dinleyeceksin. Kendileri ilkokulu bile zorla okumuşlardır ama tesadüfen bir zanaat sahibi olmuş, ordan dikiş tutturmuş, zamanında ufak da olsa bir toprak parçası almış, mal mülk edinmişlerdir. Onların yanında doçent olsan kaç para aldığını sorarlar sadece. Bir ilçe müftülüğünü Ankara'da müfettiş olmaya değişmezler. Niye? Çünkü amirsin. Lojmanın var, emrinde şoför. Müfettiş de kimmiş! Lojmanı yoksa geçinemez bile.
Hal böyleyken Emin dayı konuşuyor, diğerleri dinleyici. İnsanın parası olunca konuşacak şeyi de olur, dinleyicisi de. Emin dayı gibi adamların bir özelliği de, içinde bulunulan ortamla ilgili mutlaka bir hatıralarının olmasıdır. İbret olsun, alınacak dersler var kabilinden ballandıra ballandıra anlatırlar yaşadıklarını. Diğerleri de pür dikkat dinlerler. Emin dayı da bir başladı anlatmaya, durdurabilene aşk olsun.
"İnsanin işi olaçak ise, olmayacak sebepler pir araya gelur. Aklin hayalin durur amma, işina da kelir. Ya Rebbi! Sen nelere kadirsun temektan paşka çare yoktur."
"Tiyeyim sana, sene seksen sekiz mi idi ne idi, pilmeyrum. Yanlış olmasin ama oyle pi şeydi. İstanbul'da bir çenazemizi almamuz kerekiyi. Morgda pekleyi mevta. Alup keleceğuk Sakarya'ya. Hazirluklar temam. Haber ettuk, kazmaya paşladiler mezari. İkindiye yedişecek çenaze. Neysa, bir Cuma künu idi heralde, biz sabahtan kittuk İstanbul'a. Vardik morga, bizimkinun işlemlerine daha çok. Onumüzde var on beş çenaze. Pekleyeceğuk. Akşama çikar mi pilinmez. Pir hesap yaptum, eğer pugün pu iş olmazsa, yarin obur kün tatil, pazarördesi yılbaşi arafesi, sali gunü yilpaşi. Ne etti? Peş kün. Ula ne edeceğuk, peş gün peklenur mu? Ha burda akrabalar mezari kazdiler, pekleyiler pizi. Anlatayruk turumu, pekleyeceğsun teyiler. Allah Allaaah!... Tüşündüm, taşindum, aklima pir fikir keldi. On beş sene evvel idi, bir toktorun arabasini poyamiş idum. Pelki bir taniduğu çikar da, pir yardimi tokunur dedim. Aradum puldum, kalktık Şirinevler'i kittuk. Vardik muayenehanesine. Sekereder hanima tedim ki, "Penum adim Emin, durum poyleykan poyle. Toktor bey ilan körüşmek isteyruz." İnanir misinuz, pir yandan da utanayrum, adami on peş senedur aramaduk sormaduk, şimdi işimiz içun kelduk. Pakalum adam bizi hadirlayacak mi? Öyle ya, pir araba poyamayla adam mi hadirlanur?"
"Pak, şu Allah'ın işine pak ki, biz orada sekreder ila konuşur ikân toktor içeridan bağirdi. "Kel Emin usta, içeri kel." Yahu nasil utandum. Körey misun, Allah Allah yaaa, adam hatirladi bizi yahu!..."
"Neysa, kirduk, selamün aleyküm, aleyküm selam, çaylar keldu, konuşduk. Durumu anlattuk, hocam pöyleykan poyle. Çenazemiz var, pi el atsan. Uzatmayalum, çağirdi sekrederini, dedi ona ki, "Senun baban pir yerde çalışiyor idi, neresiydi?" Pak şimdi, Cenab-ı Allah'ın işine pak, kız demasin mi, "Pabam Adli Tıpta çalışiyi. Oranin sekrederi."
Köruyorsun teğil mi? Hey küzel Allah'um! Biz adam pulabilir miyuz der ikân, Adli Tıp'in sekrederini pulduk, eyi mi? Uzatmayayum, bizim toktor kiza dedi ki, "Pak kızim" dedi, "punlar penim tostlarimdur. Kit, işlerini halletmeden kelma."
"İş olacak ya, pak nereden ne çıkayi? Kalktuk kittuk, pabasinu pulduk. Piraz pekleduk, işi var imiş. Neysa, keldi adam, oturduk anlattuk. Kızi dedi ki, "Paba, pu adamlar bizim toktorun tostlaridur. Toktor bey, "punlarin işini halletmeden kelma" dedi" bana. Pu iş olacak." Sağolsun, adam cenazenin adini soyadini aldi, hasdaneyi aradi, pirkaç telefon etti. İnanir misun, biz çayimizi içup kalkincaya kadar haber geldi ki, cenaze hasdane morgunun ön kiriş kapisina kelmiş. İki kiriş kapisi vardi morgun. Teşekkur ettuk, Allah razi olsun, teduk. Kalktuk hastdaneye kittuk ki, "cenaze sizin mi?" diye sorayiler. Hey küzel Allah'um! İki saat içinde işimuzi hallettuk, çıktik keldik... Yaa, işte poyle. Terdi veren Allah, termani da veriyi. Yeder ki sen ara."
Yenge içlendi, "Piz de inşallah, iyi bir toktora tesaduf etsek da, masrafsiz işimizi körsek!" Herkes birden "İnşallah" dedi. Babaanne şaşkın, söylenenleri anlamaya çalışıyordu. Emin dayı, son sözünü verdi, "Eğer İstanbul'a kider iseniz, arabayi alabilursunuz."
Babasının "hayden kalkalum" sesiyle birlikte kalktılar. Yenge gelen misafirlerden, baba babaannesini İstanbul'a götürmek için araba bulmaktan, babaanne son günlerinde hatırlanmaktan, Emin dayı belki de yaşlı kadın ölmeden önce yaptığı son ziyaretten, Kâmil ise bu kadar tesadüfün bir araya gelmesinden memnundu. Her şey iyi olacak gibiydi.