"Çile", sonsuzluk ovasından emanet almış olduğu görevi ferdi planda benliğin üzerinde yerine getirdikten sonra "Sultan-ü-Şuara"ya devretmiş ve "Şair" de bu görevi ictimai plana tatbik mesuliyeti içinde çileye talip olanlara teslim etmiştir.

 



Senfonik Bir Seyr-i Süluk Destanı: "ÇİLE"


"Şiir ham ve cılık bir duygu hali değil, üstün mamul bir idrak işi ve hiçbir sınırda durmaksızın mutlak hakikati ebediyen arama faaliyeti..."

"Şair göğsünü didikleyici pelikan kuşuvari, san'atı üzerinde nefsini törpüleyen, nefsi üzerinde düşünen her an ard arda san' atının kanunlarını heceleyen san' atının zaman ve mekanını birbirleriyle kaynaştıran ve takoz takoz iklimini kuran mana mimarı..."

Poetika'sından alıntılamış olduğumuz bu iki pasaj "Çile Şairi" nin, şairi hakikat arayıcısı bir mana mimarı, şiiri de hakikati aramada yüce bir yol kabul ettiğini göstermektedir. Hakikati bulma değil, hakikati aramaktır aslolan.Aramakla bulunmaz; ama bulanlar arayanlardır. "Hakk", hakikatin de ötesinde. Buna takat hiç yok. Mana ise, ararken, Hakk'ın tecelli aynalarının üzerinde, şairin görmüş olduğu pırıltılardır. Yolda görülenlerdir, manalar. Yola koyulmanın yüksek bir usulü de şiirdir. Şairin şiiri, tasavvuf yolundaki salik (derviş)in seyr-ü sülukuna denk düşer. Çünkü, şiir, şuurun serüvenidir. Yani şair, şiiri üzerinde nefsini sürgit kıldığı zaman dilimi içinde şuur cevherine tabi oluyor demektir. Bu cevher, Allah'ın "hakim" isminin "kelam" sıfatı elbisesine bürünerek zuhuruna mekan olduğu, insanın özünde varolan mücerred (soyut) bir latifedir. Seyr-u süluk ise, salik'in "Var(Sevgili)"a vuslat yolunda yokluğun/vehmin dikenlerine katlana katlana varoluşa katılma macerasıdır. İnsan, Hakk'ın isimlerinin tecellilerine benliğini katar, yokluğun sahilinde varlığın deryasına damla hükmündeki benliğini gark ederse huzur bulur.

Necip Fazıl, şiire yani seyr-u-süluka oniki yaşında annesinin telkiniyle başlamıştı. Küçük yaşta başlayan bu yolculuk, "Kamil Şiir(Abdulhakim Arvasi)"e ulaşıncaya kadar şiir binasının bütün görkemiyle görünmesini engelleyici çevre kirliliğinden dolayı problemlerden uzak değildi. Şiir her ne kadar Necip Fazıl'ı doğru istikamete sevketmiş olsa bile negatif unsurlar sebebiyle zahirde yol, görünmez bir hal alıyordu. Kendi dışındakiler nasıl görürlerse görsünler şair çizgisinin üzerinde ilerliyordu. Sonunda şiir kendini gerçekleştire gerçekleştire kemale doğru uzandı ve şairin "Kamil Şiir"le buluşmasına vesile oldu. Buluşmanın ilk meyvesi, Necip Fazıl'ın, Allah'ın "Hadi (hidayet edici)"ismine mazhar olmasıdır. Daha doğrusu, Hadi ismi Arvasi'nin aynasında şaire görünmüstür. Hadi ismine kul olan hidayete ermiş kişi konumuna yükselmiş demektir. Şair, artık gerçek şiirle karşılaşmanın "Hayret"i içinde olan bitenlerin notalarını heceleyen bir orkestra şefliği hüviyeti ile "Şiir"in şiirini yazdı ve "Senfonya", "Çile" suretinde göründü:

1. ALLEGRO

Gaiplerden bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birden bire dam;
Gök devrildi künde üstüne künde...

"Kamil Şiir" kendisiyle muhatap olduğunda şairin, içinde yaşadığı bu şehadet alemi (masiva)nden bu alemin hakikatlerinin manalarını barındıran gayb alemine kulak vermesine sebep olmuştur. Necip Fazıl'a, gayb aleminden gelen ses, O'na, boşluğun yakıcı nefesini ense kökünde hissetmesini emretmiştir. Emir, "emir alemi"nden gelmiştir. Emir alemi, ruhların varoluş esprisini sırrında saklayan ilahi bir alemdir ve namutenahi gayb aleminden bir cüzdür. Emir ruhtan gelince, doluluk arazına malik olan şu madde aleminin vehmiyeti doluluk zannettiği şeyin aslında yokluk/boşluk olduğunu şaire hissettirmiştir. Dam tepesinden uçmuştur. Bu da zahiri varlık binasının çatısını oluşturan aklın ölüm anını yaşaması demektir Alem-i gayb, alem-i şehadeti kündeye getirmiştir. Tam bir kıyamet sahnesi yaşanmaktadır:

Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
Dediklerin çıktı ihtiyar bacı!
Sonsuzluk elinde bir mavi tülbent,
Ok çekti yukardan üstüme avcı.

Ateşten zehrini tattım bu okun.
Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum değdi burnuna (yok)un,
Kustum öz ağzımdan kafatasımı.

Şair, kendi öz kıyameti sebebiyle hakikat seslendiricisinin söylediklerinin teker teker görünmeye başladığına şahit olur. Alem-i kübranın kıyameti sırasında alemin fani yüzünün kaybolması, ruhunun bütün açıklığıyla ortaya çıkması gibi, Necip Fazıl'ın kendi kıyameti sırasında da ruhunda diriliş, fani yönünde helak yaşanmaktadır. Abdülhakim Arvasi'nin (ihtiyar bacı) dedikleri ortaya çıkmıştır. Sonsuzluğa kapı açılmıştır. Fanilikle sonsuzluk arasındaki özçatışma başlamıştır. Şair, Kamil Şiir'e muhatab olduğu andan sonraki seyr-u sülukunun ilk aşamalarında kendisini birçok içsel çatışmanın içinde bulur. Çünkü Arvasi'nin (avcı) atmış olduğu zehirli ok Necip Fazıl'ı canevinden vurmuştur. Yunus'un, "Zehirle pişmiş aşı yemeye kim gelir" sözündeki gibi şiir-i kamil, zehirli okunu O'nun kalbine saplamıştır. Bütünüyle kusulan bir kafatası şairin yeni bir fikre doğru yol aldığı göstermektedir. Hakikatte "Yokluk" diye bir şey yoktur. Hakk tam anlamıyla "Var" ın kendisidir. Ve her şeyi kuşatmıştır. "Var" ın bu kuşatması karşısında "Yok" a yer var mıdır? Yokluk ve Varlık ikilemi izafi bir ikilemdir; bu aleme aittir. Var'ın bekası karşısında izafi (fani) varlığın varlığının hakikatte yok oluşunun idraki şaire zehir içmiş gibi ağır gelmektedir. Çünkü O, oku yemesiyle beraber geçici varlığının (yokluğunun) hakikatte yok olan izafi varlığın yokluğuyla burun buruna geldiğini fark etmiştir. Bu dayanılmaz hal, şairin, bütün var zannedilen yokluk alemine ait bu alemin var zannedilmesinden kaynaklanan fikirleri, adeta bu fikirlere kablık görevi üstlenen kafatasıyla beraber öz ağzından boşaltmasına sebep olmuştur. Öz ağız, "Öz" ağızdır; burada hakikatin ağzı olarak alınabilir. Hakikatin midesi bu fikirleri hazmedememiş ve fikirler ağızdan kusulmuştur. Şair, bütün bu kriz atmosferi içinde "Hayret" ini gizleyememektedir:

Bir bardak su gibi çalkandı dünya;
Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
Al sana hakikat, al sana rüya!
İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

Masivanın şiddetle sarsılmasıyla, tüm yön, varlık, yokluk, boşluk, doluluk, mesafe, istikamet gibi fani (hadis) varlıklar ölüm anını yaşamaktadırlar. "Huzur" şaire hala uzaktır. Hayret'ten kurtulmak gerekir. Hayretten huzura geçiş aşamasında bütün bu yaşananlardan ötürü biraz olsun nefes almak, sakinleşmek gerekmektedir. Necip Fazıl'ın korkuyu, ürpertiyi üzerinden atabilmesi için en uygun mekan yataktır, yorgandır. Düşünüş için bir lahza hayret'ten uzaklaşıp huzur'a yaklaşmak gerekir:

Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapadım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta bana çil horoz
Yepyeni bir dünya etti hediye.

Demir balyoz, taşınan manevi ağırlığa işarettir. Yaşanan belirsizlik, O'nu kendi halinde aydınlığı beklemeye sevketmiştir. Ve kanlı şafakta, Kamil Şiir, O'na yeni bir dünyanın müjdesini vermiştir. Bu yeni dünyanın belirişiyle huzura daha bir yaklaşılmakta, seyr-u-süluk ‘a sükunet hakim olmaktadır. Kriz, kendisini sakin bir düşünüş ve duyuş iklimine terk etmektedir:

Bu nasıl bir dünya hikayesi zor;
Mekanı bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kainat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.

Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
Otursun yerine bende her şekil;
Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

Şair, tam anlamıyla kendisine sadeliğin hakim olmasını arzulamaktadır. Gaybe yönelen ruh, fizik aleminin faniliğinin yakinine ermiştir. Fikir çilesi ve karmaşası sonunda reddedilmiş olan zahir (madde / masiva), gaybın sırrı sezildikten sonra tekrar yerine iade edilmiştir. Zahir-batın dengesi yerli yerine oturtulmak istenmektedir. Fakat bu, şu aşamada sadece bir arzu halinde mevcuttur.

2.ADAGİO
Aylarca gezindim yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe
Deliler köyünden bir menzil aşkın,
Her fikir içimde bir çift kelepçe.

Bu gezinme ruhi bir gezinmedir. Ruhun sonsuzluğu içinde, sınırlı akıl, bir kepçenin kazan içinde gezinmesi gibi ilginç manaları devşirmek üzere seyahate çıkmıştır. Benlik, şairin "Temel benliği"dir; zahire tabi "Kabuk benlik" değil. Öyleyse bu benlik ruha dolaysız bağlıdır. Menziller de insanın iç menzilleridir. Önemli olan şey, menziller arası irtibatların dengeli bir şekilde sağlanması, daha doğrusu akıl - ruh birlikteliğinin sağlam bir zemine oturtulmasıdır. Sorular devam etmektedir:

Niçin küçülüyor eşya uzakta?
Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
Zamanın raksı ne, bir yuvarlakta?
Sonum varmış, onu öğrensem asıl.

Bu sorular insanın ruh bilgisizliği içinde tam cevabını bulamamaktadır. Onun için insanın sonluluğu, kavranabilirliği en kolay olan bir problemdir. Hiç olmazsa sonluluk üzerinde düşünülmeli ve buradan mesafe ve zamanın hakikati hususunda bir şeyler sezinleyebilmek mümkün olmalıdır. Sonluluk, ölüm üzerine bile düşünmeyenler için fikir hangi haldedir?



Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selam, selam sana haşmetli azap;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

Fikir, insanın içe dönük aksiyonundan kopuk, madde irtibatları üzerinde felsefe üreten soyut bir alet olmaktan öteye geçemezse kalb ile beyin arasındaki döngüye katılamaz ve beyin zarında yapışık kalan bir sülük haline dönüşür. Bu, düşünen insan için büyük bir azabtır. Fikir (sülük), büyüyüp geliştikçe vücut ülkesini yangın yerine çevirir ve somutlaştıkça da alevin şiddetini artırır.

Kütüğün tılsımlı olması fikrin tabiatı itibariyle soyut olmasına bir işarettir. Fikir, her ne kadar yandıkça gelişen bir kütük haline dönüşüyorsa da soyut özünden dolayı tılsımını kaybetmemektedir.
Huzur için yakarış ve arayışlar sürmektedir:

Yalvardım gösterin bilmeceme bir yol!
Ey yedinci kat gök, esrarını aç!
Annemin duası, düş de perde ol!
Bir asa kes bana, ihtiyar ağaç!

Uyku katillerin bile çeşmesi!
Yorgan Allahsıza kadar sığınak
Teselli pınarı, sabır memesi ;
Size şerbet, bana kum dolu çanak

Uyku nedir? Dünyaya gelişimiz, uykuya yatışımız anlamına mı geliyor? Ashab-ı Kehf'in mağaraya girişleri, uyanışın mı yoksa uykuya dalışın mı başlangıcı? "İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar" diyen Peygamber neye işaret etmişti? Yoksa Ashab-ı Kehf ‘in uykusunu kendi uykumuza benzetmemiz, yüz yıllar boyu uykuya yatanların bizler olduğunu gösterir mi? Peki ya rüya? Uykumuzda yaşadığımız bir hayat değil mi? Uyumayı işteyişimiz, zamanın belli diliminde ölüme yaklaşmak işteyişimizin, dünya hayatı dediğimiz rüyadan uyanmak arzumuz ise farklı bir hayata duydugumuz özlemin bir isbatı değil mi? Ana rahminde çocuk dokuz aydan fazla durabilir mi? Çocuk, niçin dünyaya doğmak ister ve insan niçin gecenin karanlığı çökünce biraz olsun dünyadan uzak kalmak ister? Evet, şair için uyku, ölüm olmasa da ölüme yakın olmak bakımından bir teselli pınarı, madde burhanına dayanmak için gerekli sabrın kaynağı, memesi. Bu yüzden rüyaya kaçış... Sırlar peşinde koşuş... Yine ızdırap... Ölümden başka çare yok.

Bu mu rüyalarda içtiğim cinnet,
Sırrını ararken patlayan gülle?
Yeşil asmalarda depreniş, şehvet ;
Karınca sarayı, kupkuru kelle...

Şairin rüyasında halvete çekilişi, sırlar peşinde koşuşunun bir kısmını burada devam ettirmek isteyişi, O'nun ruhi emniyetini sağlamaya yetmez... Ve topyekün hali ifşa ediş:

Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence.





Hakikat adamı olma yolunda insan çileli manevi mertebelerden geçer. Bu mertebeler mevsimler gibi iklim şartları birbirine uymaz. Necip Fazıl da iç dünyasında fikri ve ruhi olarak ani iklim değişimlerine maruz kaldığından, ızdırap çekmiştir. Kış mevsiminden ani bir sıçrayışla insanın kendisini yazın ortasında bulması, yaz mevsimindeyken de kendisini kışın ortasında bulması ne kadar sarsıcı ise, manevi ve fikri yolda da büyük muzdaripler böyle acı sarsıntılar yaşarlar. İnsanın iç dünyasının çekmiş olduğu acı, et-kemiğinin çekmiş olduğu acıdan bin kat fazladır.

3.ANDANTE

Evet her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm
Yetişir çektiğim mesafelerden!

Çözmeye çalışıldıkça düğümlenen, düğümlendikçe çözülmeye çalışılan, her defasında çözmenin düğümlemek olduğunu gösteren, yine de insana, düğüm gördüğü zaman çözmeye yönelmesi gerektiğini telkin eden, bu yolda ölüm terleri döktüren sır! Sen ne kaçak ve kurnaz tilkiymişsin:

Ufuk bir tilkidir kaçak ve kurnaz;
Yollar bir yumaktır uzun, dolaşık,
Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
Tutuyor önümde bir mavi ışık.

Herşeye rağmen bu tilkinin peşini bırakmamak gerekir. Hayatın gayesi de budur zaten. Varlık esbap perdesiyle perdelenmiştir. Varlığın hakikati bir kadın gibidir. Giydirmek gerekir. Niyaz-i Mısri'nin dediği gibi, hakikati örtmemek, bir kadını giysisiz toplumun içine çıkarmak gibidir ki, halk bunu kınar. Öyleyse, hakikatin esbap giysiyle giydirilmesi gerekir. Hallac-ı Mansur, hakikati çıplak bir şekilde halkın arasına çıkardığından kınanmıştır.

Tasavvuf yolunda insan. Hakk'a vuslat için uzun ve dolaşık yollardan giderek ufkun peşinden koşar. Ama Hakk ile mutlak anlamda tevhid etmek mümkün olmadığından bu seyr-u-süluk macerası hiçbir zaman bitmez. Abdülhakim Arvasi, bu uzun, dolaşık yolda yürüyebilmesi için Necip Fazıl'a hikmet ışığını tutmuştur. Eflatun'a, Sokrat'ın bir mavi ışık tuttuğu gibi, her gece Üstad'ın rüyasını yazan Arvasi (sihirbaz),onun önünde bir mavi ışık tutar. Bu, yol ışığıdır. Tasavvufda rüyalar da salike yardımcı olan imkanlardan birisidir. Mavi sonsuzluk tülbentini elinde tutan Kamil Şiir/Arvasi, idraki bazen bağlayan, bazen çözen bir büyücüdür:




Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
Bu kükürtlü duman nedir inimde?
Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
Bir zehirli kıymık gibi beynimde.

Lugat bir isim ver bana halimden;
Herkezin bildiği dilden bir isim!
Eski esvaplarım, tutun elimden;
Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?

Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
Bela mimarının seçtiği arsa;
Hayattan muhacir, eşyadan öksüz?

Bu sorular "Telvin" haline ait sorulardır. Tasavvufta telvin mertebesinde bulunan insan, halden hale, renkten renge geçer. Gaye "Temkin"e ermektir. Temkinde dervişe istikamet hasıl olur. Telvin değişimlerin bol olduğu bir hal olduğu için ıstıraplar, şaşkınlıklar çok olur. Şairin mevsimden mevsime geçiyor oluşu da telvin haliyle açıklanabilir.
Büyücünün zehirli kılıcı şairin beyninde bir kıymık gibi saplı durmaktadır. Zehirle pişmiş aş, yenmeye devam etmektedir.

Üstad, halinden kendisine bir isim verilmesini ve bundan böyle bu isimle anılmak istemektedir. İsim eşyanın aslıdır. Çünkü Allah, Adem'e önce esmayı(isimleri) öğretmiştir. Eşyanın hakikatine tercüman olan şey, o eşyanın özüyle mutabık olan isimdir.

Arvasi, Necip Fazıl'a bu ismi nasıl öğretecektir? Ayna vasıtasıyla; şairin ruhunun aynasına yansıtarak. Şu halde şair, bilgiyi Arvasi ile kendisi arasında bulunan kendi ruhunun aynasından öğrenecektir. Arvasi, kalbinden manaları müridinin kalbine yansıtmıştır. Müridin kalbi de, yine kendi aklına bilgiyi sunan bir aynadır. Soru doğru adrese sorulmuştur ve aynadan cevap gelmiştir:

Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerreceğim ki, Arş'a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!

Şairin fizik cüssesine yüklenen dava sorumluluğu Kafdağı kadar yücedir. Burada Kafdağı tabiri davanın mücerred keyfiyetine bir göndermedir.

Bu sorumluluğa netice veren şey, seyr-ü-sülukunun "Hayret" inde tecrübe etmiş olduğu çilelerdir. Her şeyin sonunda Arş'a gebelik hasıl olmuştur. Arş, "Büyük Doğu"dur. Üstad, Büyük Doğu'ya ruhi ve entelektüel bir gebelik yaşamaktadır. Demek, seyr-u-sülukun meyvesi Büyük Doğudur.
Büyük Doğu'nun doğum sancıları çekilmektedir ve bu zaman dilimi içinde içmuhasebe planında inişler ve çıkışlar yaşanmaktadır:

Ne yalanlarda var ne hakikatta,
Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
Boşuna gezmişim, yok tabiatta
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

Büyük Doğu'nun doğmasına kadar yaşanan "Hayret" çilesi, yerini, nur topu gibi bir çocuğun (Büyük Doğu) doğmasıyla "Huzur"a bırakacaktır. Bundan sonra mücerred çile, payını Büyük Doğu'nun tatbik mesuliyetinden kaynaklanan sosyal / ictimai çileye bırakacaktır. İniş ve çıkışlar sona ermiş, istikamet dönemine adım atılmıştır.

Büyük Doğu'nun mücerred temelini teşkil eden iman esasları teker teker işaretlenmelidir. Şüpheye yer yoktur. Sıra mücerred fikir mimarisinin eşyaya tatbik edilmesine gelmiştir. Böylece çile, sadece platform değiştirmiş ve faaliyetini farklı bir alana kaydırmıştır.



4. FİNALE

Gece bir hendeğe düşercesine,
Birden kucağına düştüm gerçeğin.
Sanki erdim çetin bilmecesine,
Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.

Açıl susam açıl! Açıldı kapı ;
Atlas sedirinde mavera dede.
Yandı sırça saray, ilahi yapı
Binbir avizeyle uçsuz madde de.

Hendek, hakikatin sonsuzluk kucağıdır. Derin iniş ve çıkışlar maveranın kapısı açıldıktan sonra kendini "temkin"e bırakmıştır. Şimdi müşahade vaktidir :

Atomlarda cümbüş, donanma şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur
İçiçe mimari içiçe, benlik;
Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!

Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
Suda bir gizli yol, pırıltılı iz
Suda ezel fikri, ebed duygusu.

Her şey yaratılışın ilahi çoşkusu içinde hareket halindedir. Tabiat, zerresinden kurresine kadar ilahi bir şenlik yaşamaktadır. Tüm benlikler birbirini selamlamaktadırlar. Her bir şey, ferd olarak bir öze / benliğe sahiptir. Benliklerinin istidatlarına uygun olarak varoluşa katılmaktadırlar. Her benlikte ilahi benliğin bir vechesi yansımaktadır. Şu halde kökleri itibariyle "bir" olmalarından ötürü birbirlerini tanımaktadırlar ve ahenk içinde icra-i faaliyet gütmektedirler. Bu faaliyetlerini Hakk'ın Rab isminin teshiri altında yapmaktadırlar. Dolaysıyla, herbiri Hakk'ın bir isminin tabiattaki ilan edicisi olmalarından ötürü hepsi tek tek devamlı Hakk'ı zikretmektedirler. Bu açıdan hiçbir varlık cansız değildir. Zikrediyor / konuşuyor olmaları sebebiyle canlıdırlar.

Kainat nizamı kaos kabül etmez. Başıboşluk söz konusu değildir. Her varlık Rab' ın emrinde hikmetli bir şekilde Rabb' ın saltanat marşını söylemektedirler. Necip Fazıl, ezeli ve ebedi saltanat senfonisini su'da dinlemektedir. Çünkü, su, varlığın maddi aslıdır ve varlığın "bir"lik cebhesini unsurunda yansıtan bir saflık belirtir.

Üstad, varlığın benliklerinin ilahi benliğin gölgeleri olduklarının bilincindedir. Asıl varken gölgeye ne hacet:

Kaçır beni ahenk, al beni birlik;
Artık barınamam gölge varlıkta.
Ver cüceye, onun olsun şairlik,
Şimdi gözüm büyük sanatkarlıkta.

Öteler öteler gayemin malı ;
Mesafe ekinim, zaman madenim.
Gökte samanyolu benim olmalı;
Dipsizlik gölünde inciler benim.

Kesret (çokluk ) aleminin faniliği, Necip Fazıl'ı ebedi alem duygusuna itmiştir. Kesretten tevhid (birlik) e geçmenin, fenadan bekaya yönelmenin vaktidir. Birliğin ezeli ve ebedi ovasına yani ötelere geçmek gerekir. Bunun için "Tezkiyey-i nefs (nefs terbiyesi )" gerekir. Çünkü sonsuzluğa varmanın önündeki tek engel nefstir:

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak...

Nefs, insanı salt dünyaya bağlayan, gölge varlığa hapseden, kesrette boğan bir unsurdur. Sonsuzluğa ermek için nefse diz çöktürmek gerekir, ruhun karşısında. Çünkü ruh ebedilik alemini özlerken, nefs sınırlı alemle iktifa etmektedir.

Sonuç olarak;

"Çile", sonsuzluk ovasından emanet almış olduğu görevi ferdi planda benliğin üzerinde yerine getirdikten sonra "Sultan-ü-Şuara"ya devretmiş ve "Şair" de bu görevi ictimai plana tatbik mesuliyeti içinde çileye talip olanlara teslim etmiştir.