Biz neden ve nasıl mutluyduk, şimdiki çocuklarımız niçin hâlâ mutsuz veya biz onların gönlünü neden doyuramıyoruz?

 

Ne Çok Şey Gördük Biz 

Adnan ARIKANLI

 

50 - 60 yıl insan ömrünün önemli kısmı, lakin ülkelerin hayatında çok kısa bir dönem.

Şöyle geriye doğru bakınca 60'ına merdiven dayamış bizim nesil, güzel ülkemin son 50 yıllık ömründe ne çok yaşanmışlığa tanıklık etmişiz. 50 yıl diyorum; ilk 10 yaşımızı tam olarak hatırlayamadığımız için belki. Hatıralarımızda renk ve ton farkları olsa da esas itibariyle müştereklerimiz çoktur sanıyorum.

 

Önce parasız pulsuzluğuna, kimi zaman yokluğa ve sıkıntılı günlerine, aynı alanda yaşanan paradokslarına, bugünkü vazgeçilmezimiz televizyonun hiç olmadığı günlerden başlayıp, siyah beyaz olduğu günlere...  Siyah beyaz olarak sadece kahvelerde veya mahallenin zengininin evinde topluca seyredilebildiği günlerden, herkesin evinde 2'şer tane renkli olduğu günlere... Evlerde geçtik; büyük küçük herkesin ELİNDE en az birer tane olduğu bugünleri de yaşıyoruz hep birlikte... Ne çarpıcı bir tanıklık dönemi bizimki gerçekten;  50 yıl içinde her alanda yaşanan bu denli siyah-beyaz farklılık, değişim ve daha neler ve neler.

 

Benim ailem, ben 6 yaşındayken köyden ilçeye geldi. Ailem derken babaanne ve çocuklardan ibaret değiliz. Dede ve ebenin başta, o zaman henüz bekâr olan halamın da olduğu büyük aileyiz. Epeyce oldu, rahmeti Rahman'a kavuştular ama vefatlarına kadar da beraber yaşadık dedem ve ebemle. İşte 50-60 yıl içinde yaşadığımız değişimden çarpıcı bir fotoğraf bu... Toplumsal değişim öyle böyle değil, epeyce hızlı oldu bizim dönemimizde... Bugün artık, dedesi ebesi ile aynı evde yaşayan, aynı ortamda birileri büyürken birilerinin yaşlandığı kaç ev, kaç aile kaldı ki ülkemizde.

 

50 yıl önce çarşı ekmeğini evimizde yapılan ekmeğe adeta katık ettiğimizi hatırlıyorum... İlk tanıştığımız çocukluk yıllarında çok tatlı gelirdi o bize... Herhangi bir vesile ile alındığında özellikle paylaşamazdık o ekmeği... Adeta miligram olarak paylaştırıldı evdeki çocuklar arasında... 50 yıl sonra bugün, o nimeti ne kadar israf ettiğimizin hesabını bile bilmiyoruz. Öyle ki bizim ilçede o zaman yoktu, büyüklerden Kula'ya giden olursa, dönüşlerinde pamuk gibi "çarşı ekmeği" alıp getirirlerdi. Kula'nın ekmeği de pek güzel olurdu doğrusu... İlçemizde ancak 70-71 yıllarında francala ekmek üreten fırın açıldığını hatırlıyorum... Açıldı açılmasına ama uzun süre adı değişmedi onun... Lise yıllarına kadar falan o ekmek, yani bugünkü beyaz ekmek  "çarşı ekmeği" idi bizim dilimizde.

 

 

Yine 50 yıl önce para denilen şey sadece büyüklerin cebinde bulunurdu ve çok kıymetliydi. Biz bayramdan bayrama mahdut miktarda muhatap olurduk o nesneye... Aslında onun da ne işe yaradığını pek bilmezdik, bayramda elimize geçeni de bakkala gidip püskevit ve halka şeker alarak o gün bitiriverirdik...  Zaten elimizdeki kaç kuruştu ki. Hadi biz çocuktuk ama özellikle köylerdeki büyüklerimizin çoğu da seneden seneye harmanda veya arada ihtiyaç olursa hayvan satarak muhatap olabilirlerdi o nesneye.. O parayla da hayvan satmak üzere geldiği ilçe pazarından kendi üretemediği çay, şeker, gaz ve misafir için azıcık çekirdek kahvesini alıp köyün yolunu tutarlardı. Eğer bu temel ihtiyaçlardan sonra arttıysa azıcık para; belki çocukları, torunları için biraz da halka şeker veya tahin helva.

Köylerdeki sigara, kibrit, vb bazı ihtiyaçların satıldığı küçücük bakkalda da, alışverişin genellikle para ile değil yumurta karşılığı yapıldığı kalmış aklımda. Yumurta en önemli barter aracıydı; köyde nenesi vermişse torunun eline 2 yumurta, neylesin başka şeyi, dövizdi onlar o gün için.

Şimdinin çocuklarına bir şey beğendirmenin ne kadar zor olduğunu söylemeye gerek bile yok... Büyükler desen en ücra köydeki vatandaşımız bile, elindeki mobil telefonundan banka hesabındaki dövizi satıp hazine bonosu veya fon alıyor, yine elindeki telefon marifetiyle satın aldığı gömlek 2 günde köyüne kadar gelebiliyor. Fantezi gibi görünse, yaygın olmasa da en azından böyle bir imkân var mı bugün, gördük mü bunları? He vallah gördük.

 Şöyle bakınca mutlu olmamak için sebep yok gibi görünüyor. Öyle mi gerçekten? Pek öyle olduğu söylenemez galiba... Çünkü etrafımıza baktığımızda herkes ama herkes bir şeylerden muzdarip, müşteki.

O sıkıntıyı, parasızlığı yaşayan büyükler ve o günün çocukları bizler neden ve nasıl mutlu olabiliyorduk? Bugünün çocukları ve dahi biz büyükleri niçin hiç mutlu değiliz?

 

Anlamak da,  anlatmak da zor gerçekten.

Ben ilk kez 14 yaşında ortaokul son sınıfta iken Fen Lisesi ve parasız yatılı sınavı için ilçe dışına çıktım, Manisa'ya vilayete gittim; Vasıtanın ve yolun olmadığı günleri de gördük; 4 şeritli otoyolları, hızlı trenleri ve uçak yolculuğunun sıradan olduğu günleri de yaşıyoruz... Köyümüz ilçeye 25 kilometreydi. Dedem ilçeye göçerken evleri ve tarlaları kardeşlerine bırakmış fakat meyve ağaçlarını vermemişti. Her yıl ilkin kiraz sonra da elma-armut mevsiminde yaya olarak gider gelirdik o köye... Yani bizim nesil 25 kilometreye yaya gidip gelmeyi de yaşadık, 150-200 metre mesafedeki fırından ekmek almaya arabayla gidildiğini de gördük... Daha neler görmedik ve yaşamadık ki;  Bizim neslin çocukları, tarladaki artezyenin biraz yüksekçe borusunun altında buz gibi suda çimerek eğlendik; şimdinin çocuklarının aynı tatil beldesine ikinci kez gidince, ebeveynlerine verdiği tepkinin "yine mi" olduğunu da gördük. 

Soru aynı... Biz neden ve nasıl mutluyduk, şimdiki çocuklarımız niçin hâlâ mutsuz veya biz onların gönlünü neden doyuramıyoruz?

 

Yokluk sadece para-pul, yol-vasıtadan ibaret değildi. Eğitim farklı mıydı? Bir üst okul için şehir değişikliğinin zorunlu olduğu günleri de gördük, aynı mahalleden çıkmadan üniversite bitirildiği günleri de yaşıyoruz. Bendeniz ortaokulu bitirdiğim 1974 yılında Selendi, 25 yıllık ilçeydi ama ilçemizde lise yoktu. Gerçi parasız yatılı sınavını kazanmıştım ama kazanamasam da lise için ilçe dışına, en azından Kula'ya, Salihli'ye Demirci'ye gitmek zorundaydım. Kısmet Manisa imiş, orada güzel insanlarla ve muhterem hocalarımızla kesişti yolumuz. Hayatım boyunca da bu kesişmeden hep bahtiyarlık duydum... Hiç pişmanlık duygusu, keşke kelimesi aklıma gelmedi.  Yıl 1978 oldu, Manisa'da liseyi bitirdik... Üniversite için Ankara, İstanbul, İzmir, Erzurum gibi üniversitelerin bulunduğu büyük vilayetlere veya bunların dışında akademi ve enstitülerin bulunduğu ama yine sayıları bir elin parmaklarını geçmeyecek illere gitmek zorundaydık...  Tabi ki önce kazanmak gerekiyordu, kazandık ve Ankara'ya geldim.

 Üniversite için geldiğim 1978 yılından bu yana Ankara'da ikamet ediyorum.  "Mahallede üniversite" zamanını da gördü bizim nesil; Kızım ilkokul ve ortaokulu evin hemen karşısında, liseyi de aynı sokaktaki Anadolu Kız Meslek lisesinde tamamladı, geldik üniversiteye... Bölümü çocuk gelişimiydi ama sınav sonuçlarına göre puanı, Ankara'daki üniversitelerin Çocuk Gelişimi bölümüne yetmeyecek görünüyordu... Uzağa da göndermeye hazır değildim kızımı... Bizim serüvenimizi anlattım ona; bak biz böyle... böyle okuduk. Gel şurada yanımızda Yıldırım Beyazıt Üniversitesi var, güzel de bir bölümü var; Bilgi Belge Yönetimi, Kütüphanecilik yani... Burayı da tercih edelim dedim... Teşvik etmek için "mahallede üniversite bitirme" rekoru yapmış olursun diye de ekledim. Sonuç orası oldu... Kızım arada bir bana "hiç üniversiteye gidiyormuşum gibi gelmiyor baba, şuradan şuraya" diyerek serzenişte bulunsa da yürüyerek gidip gelme mesafesinde, mahallesinde üniversite bitirmiş oldu. Bugün pek çok gencin bunu yaşadığını, mahallesinde değilse bile şehrinde üniversite okuduğunu görüyoruz, biliyoruz.

Ne çok şey yaşadık ve böylesine siyah ve beyaz kadar fark edilir ne çok değişikliğe tanık olduk gerçekten.

Bizler dünyaya geldikten sonra tamı tamına, irili ufaklı 6 darbe veya darbe girişimi yaşadı güzel ülkem. Bunlardan birini, 1960 darbesini kitaplardan okuduk,  büyüklerden dinleyip öğrendik ama yaşamadık;  1971 muhtırasını hayal meyal hatırlıyoruz; 1980'ni capcanlı yaşadık;  etti üç...  Darbenin silahla olması şart mı? 28 Şubat'ta hükümetleri değiştirmenin adına darbe dersek, 2007 e-muhtırasına darbe teşebbüsü dersek hata mı etmiş oluruz? Hadi en azından ilkinde meclisin feshedilmediği, e-muhtıraya da itibar edilmediği için ikisini bir sayalım, etti mi dört… Beşincisi de milletin gönlünü ve bedenini siper ettiği, onun sinesine çarpıp dönen 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi.

Ne çok şey yaşadık demekte haksız mıyız? Bence değiliz...

Daha çok şey sıralayabiliriz. Örneğin bizim nesil,  ülke nüfusunun yüzde 65-70'nin köyler, yüzde 30- 35 kentlerde olduğu günleri de yaşadık; tam tersi yüzde 70'in kentlerde yaşayıp, köylerde kalan az nüfusun da genellikle karı kocadan ibaret kaldığı bugünleri de gördük.

Sadece okulda öğrendiklerimizle üniversiteye girildiği günleri de yaşadık... Hem okul hem de 2-3 yıl dershanelerde dirsek çürütülüp hiç bir üniversiteye yetecek puan alınamadığını da gördük.

Lise mezunlarının parmakla gösterildiği bir ortamda doğup büyüdük ama kayıtlara göre işsiz gençlerimizin arasında 1 milyona yakınının üniversite mezunu olduğu günleri de yaşıyoruz.

Bizden önceki 50 yılı yaşayan babalarımız, dedelerimiz bu kadar değişime tanık olmamıştı... Belki olur bilemeyiz ama çocuklarımız veya torunlarımızın da bizden sonraki 50 yılda bu denli bir farklılığı, hızı yaşayacaklarını tahmin etmek zor doğrusu.

Aynı konu başlıklarında o kadar farklı şeyler yaşanmış ki 50 yılda... İyi-kötü anlamında değil bu tanımlama ama adeta siyahı da yaşamışız beyazı da... Bizzat yaşamasak bile pek çoğuna da en azından müşahit olmuşuz.

 

Başlarken sadece bir nostalji yapmaktı amacım... Lakin "15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü" nün taze olmasından hareketle bizim neslin yaşadığı, azıcık siyaseti de barındıran bir paradoksa da değinmeden geçemedim. Üstelik bu siyaset de değil; hangisinin bünyenin normal faaliyeti, hangisinin toplumsal kabulün doğal sonucu olduğu sorularını içinde barındıran sosyo patolojik bir konu ve durum:

Bizim nesil,  bir başvekil ile iki bakanının darağacında sallandırılıp şehit edilmesi ile sonuçlanan 27 Mayıs  1960 darbesinin yapıldığı günü, yine bir darbe yönetiminin 1981 yılında iptal etmesine kadar 18 yıl boyunca  "Anayasa ve Hürriyet Bayramı" olarak kutladık.  İlkokul yılları bu açıdan hafızamda pek net değil ama Ortaokulda, 27 Mayıs günlerinde şiirler falan okuduğumuzu,  bayram kutlaması gibi tören yaptığımızı net hatırlıyorum. Yine bizim nesil şimdi de,  hain bir darbe girişimi karşısında milletin tek yürek olduğu, demokrasiye ve kendi iradesine sahip çıktığı, tankın önüne yatıp istiklal ve istikbalimiz için göğsünü siper eden 251 vatan evladının şehit düştüğü 15 Temmuz gününü  "Demokrasi ve Milli Birlik Günü" olarak kutluyoruz.

 Bu paradoksal durum da en az köy ve kent yaşamındaki sosyolojik yer değişimi kadar çarpıcı, 50 yıl önce ekmeğe katık yaptığımız çarşı ekmeğinin bugün ne kadarını çöpe atıp israf ettiğimizi bilmiyor olmamız kadar hüzünlü değil mi?

Ne çok şey gördük demekte haksız mıyız? Ömrümüz oldukça bakalım daha ne yaşayacağız, nelere müşahitlik edeceğiz.

50 yılda hiç değişmeyen şeyleri de gördük aslında... Belki başka bir zaman o tarlada geziniriz hep beraber.

Adnan ARIKANLI

Temmuz 2019- Ankara