BİR REKLAM

.

 

“Bezgin insan, dalgın insan.”

 

 

İbrahim Tüzer ile Edebiyat, Hayat ve Modern İlişkiler Üzerine Bir Söyleşi

Mehmet Önder Karakaş

 

Not: Bu söyleşi metni, Mehmet Önder Karakaş’ın Prof. Dr. İbrahim Tüzer ile 22 Şubat 2020 tarihinde Karabük Üniversitesi Taş Bina Konferans Salonunda gerçekleştirmiş olduğu söyleşiden hareketle özet olarak kaleme alınmıştır.

 

Mehmet Önder Karakaş:

Bayezid-i Bestami “aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır” diyor. Bu denli kadar kafa karışıklığının olduğu kaotik bir çağda sizce aramanın bir anlamı var mı? Edebiyat ve hayat bağlamında bu hususta neler söylersiniz?

 

İbrahim Tüzer:

Öncelikle bizler edebiyatla derinlikli bir ilişki kurduğumuzda, edebiyat eseri ile içerden bir bağ tesis ettiğimizde, yaşadığımız zaman diliminde gözümüzün önünden ne kaçırılıyorsa, neyi ıskalıyorsak onu fark etmeye başlarız. Genelde sanat daha özelde ise edebiyat bu anlamda bizim bakıp da göremediğimiz, sıradan bir okuma ile idrak edemediğimiz, içerisine dâhil olamadığımız durumları görmemizi, fark etmemizi ve yorumlamamızı sağlar. Onun için edebiyat ve hayat dediğimizde iki farklı kavramdan bahsetmiyoruz aslında.

On dokuzuncu yüzyıl öncesi ve sonrasında “aramak” eyleminin aynı anlamı taşıdığını çok düşünmüyorum. Bizden evvelkiler de elbette arıyorlardı. Hayatın anlamına dair bilinçlenme gayreti ile bir yola koyuluyorlardı fakat arama eylemini başlattıklarında onların önlerine çıkan engeller, boşluklar, yirmi birinci yüzyılda olduğu kadar çetrefilli ve zor değildi. Onun için bu aramak eylemini modern dünyada yaşayan biz insanları daha fazla merkeze alarak ve sanatı, edebiyatı, aracı kılarak izah etmek gerekir diye düşünüyorum. Edebiyat ve sanat eserleri aracılığıyla bu arama eylemini nerelere kadar derinleştirebileceğimizi anlamamız lazım.

Davranış bilimcilerinin bilhassa yirmi birinci yüzyıl için tespit edip tanımladıkları bir kavram var. Bir tür “karakter” olarak insanın üzerine yapışıp onu duyuş ve davranışlarında yönlendiren bir bilinç düzeyi… Yeri geldiği için kullanmak istiyorum. Modern dünyada çepeçevre kuşatılmış durumda olan insanın karşılık bulduğu davranış biçimi şu: “bezgin insan, dalgın insan.” Bu insanın, belki canlı demek daha doğru olur, en önemli özelliği fark edebilme yetisini kaybetmiş olması. Düşünme biçimini bütünüyle ortaya koyamayıp sahici olanın peşi sıra gidemediği için neyin iyi, neyin kötü, neyin faydalı, neyin zararlı, neyin güzel, neyin çirkin olduğunu ayırt edememesi. Bezgin karakter, dalgın insan... Yirmi birinci yüzyıl insanının en önemli taraflarından bir tanesi bu. Peki, bundan nasıl kurtulacağız? Sizin de sorunuzda yer vermiş olduğunuz aramak eylemi ile. Aradığımız oranda, kendimizi bulma adına yolculuğa koyulabildiğimiz ölçüde peşinde olduğumuz her ne ise onun bilincine varır ve neyin eksikliği içerisinde olduğumuzu fark etmeye başlarız. Öyle diyor ya şair “beni bir ses sahibi kıl kefarete hazırım / yeter ki hüzün ciltlerinde adıma rastlanmasın.” Acaba bir sesin sahibi olabilecek miyiz? Bir sürü ses var etrafımızda, çepeçevre renklerle kuşatılmışız ancak hangisi bize ait? Kendi sesimiz, kendi boyamız, kendi renklerimiz mi bunlar?.. Bu dünyaya gelmenin ritmini, tınısını kendimizin belirleyeceği bir sesin;  renginin tonunu yine kendimizin seçeceği bir boyanın arayışı içerisinde olmak olduğunu fark etmemiz gerekiyor sanki… Aramakla biraz bunların peşi sıra gitmiş oluyoruz.

 

Mehmet Önder Karakaş:

Bir söyleşinizde “okumakla bir hedefe doğru yönelmiş oluruz” diyorsunuz. Bu cümlenizden hareketle burada kastettiğiniz okuma eylemini Umberto Eco’nun “örnek okur” kavramıyla açıklamamız, bağdaştırmamız mümkün müdür? Ve yine aynı noktadan hareketle bu okumanın eyleminin neticesinde yöneldiğimiz hedef tam olarak neresidir, sizin kastettiğiniz bu hedef bizler için tam olarak neyi ifade etmektedir?

İbrahim Tüzer:

Az evvel işarete çalıştığımız aramak yolculuğunda bir başlatıcı unsur var. Bu, dünya kurulduğundan beri değişmeyen bir husus aslında. Nedir o diye sorduğumuzda aldığımız cevap, “merak etmek” olacaktır. Dünyalık yerde merak ettiğimiz oranda aramak için harekete geçiyor ve kişisel yolculuklarımıza adım atmış ya da onu başlatmış oluyoruz. Dolayısıyla hayatın olağan akışı içerisinde bize doğrudan tesir eden olayları, temas halinde olduğumuz nesneleri de değerlendirebilme adına yeni anlam alanları inşa etmiş oluyoruz. Onun için sizin ifade ettiğiniz “örnek okur” ile söylenen husus aslında hayata bakış tarzı haline gelebiliyor. Diğer taraftan merak ettiğimizde de okuma eylemi ile -elbette başka eylemlerle de ancak “okuma” bunların içerisinde bana göre en sahih ve nitelikli olan bir eylem- bir hedefe koyulmuş oluyoruz.

Hani Cemil Meriç der ya “insanlar kıyıcıydılar kitaplara kaçtım” diye, işte burada edebiyatın ve hayatın ilişkisi ortaya çıkmış oluyor aslında. Edebiyatı, hayatı daha derinlemesine anlayabileceğimiz bir alan olarak görmeye başladığımızda çevremiz de değişir, sosyal hayatımız da değişir, kitaplara bakış açımız da değişir. Bu özellikle içerisinde bulunduğumuz yirmi birinci yüzyıl için adeta elimizde tutabileceğimiz bir ayraç, bir filtre, adeta turnusol kağıdı gibidir. Çünkü her taraftan çepeçevre kuşatıldığımız bu ortamda detayı, niteliği, esası üzerine tam olarak bilinçlenemediğimiz bilgi bombardımanı diyebileceğimiz bir sağanak altındayız. Özellikle iki binlerden sonra hızla gelişen ve şu an artık ucu bucağı nereye vardığıyla ilgili kimsenin bilgi sahibi olamadığı bir sanal dünya var ki, orada neyin doğru neyin yanlış olduğunu ancak merak ederek ve -bunu Eco’nun ismini andığınız için söylüyorum- “örnek okur” bakış açısıyla kendimize bir “yakın okuma” tayin edebilerek ancak fark edebiliriz.

 

 

Mehmet Önder Karakaş:

Yaşamla ölüm arasında, insanın yürüdüğü yolda, modern zamanlar içinde bir ambalaja sokulmuş, hapsedilmiş vaziyetteyiz. Belki de bu sebeple yürüdüğümüz yolda durup arkamıza bakmak, anlamlandırmak ve aramak gibi birtakım ihtiyaçlar hissetmiyoruz. Soluklanmak gibi kaygılarımız kalmadı ve durmadan koşu halinde bir yarışın içindeki atlar gibiyiz. Sizce bu yolculuk içerisinde en çok neyi ıskalıyoruz neyi kaybediyoruz?

İbrahim Tüzer:

Biz hız ve haz çağının yitikleriyiz. Modern zamanların bu sürati içinde pek çok şeyi ıskalıyoruz. Olabildiğince hızlandırılmış, parçalanmış, tasnif edilmiş bir hayatı yaşayıp gidiyoruz. İlişkilerimiz sathi ve yapmacık. Sanal ortamlarda nefes almaya, kendimize yer bulmaya çabalıyoruz. Diğer taraftan gündelik kazanımların önemsendiği ilişkiler her ne kadar yüz yüze gerçekleşse de olabildiğince yüzeysel ve suni… Dolayısıyla buna duyarak, hissederek, fark ederek “yaşamak” diyemiyoruz maalesef. Oysa Kemal Sayar’ın da dediği gibi “Yavaşla”mak gerekiyor. Ancak yavaşladığımızda, etrafımızı duyuyor ve daha ötesi kendimizi, kendiliğimizi keşfe koyuluyoruz. Belki de esaslı olarak bizlerin sorması gereken soru şu: Ya hayatımı, ömrümü hak ettiği gibi yaşamıyorsam… Ya varlığımı olması gerektiği gibi algılayıp hissedemiyorsam…

 

Mehmet Önder Karakaş:

Modern zamanları düzenli ve rutin olarak kabul ettiğimiz takdirde yerleşik hayata geçip bir düzene tabii olmanın aslında bizi bir iç göçe teşvik ettiğini söyleyebiliriz. Merhum Cahit Zarifoğlu da “dirlik sevinçtir göç içimizdedir” der. Yine Türk sosyolojisi açısından baktığımızda da 40’larda 30’larda başlayan bir süreçle beraber son defa fiziksel manada izahı mümkün olan yoğun bir göç hareketine şahitlik ederiz. Fakat burada ulaşmak istediğim asıl nokta, şehre yerleştikten sonra da bir şekilde göçmeye devam eden bireyler oluşumuz.  Birey fiziksel anlamda kendini konumlandırmasına rağmen iç göçüne bir şekilde devam ediyor. Bu noktada bizi edebi metinlere iten refleksleri bir göç olarak değerlendirmemiz mümkün mü veya bu iç göçü biraz önce bahsettiğim diğer göçlerden ayıran temel sebepler sizce nelerdir?

 

İbrahim Tüzer:

Burada göç kavramını faklı anlamlarıyla ele almak mümkün. Şahsen iki şekilde anlıyorum. Birincisi bir medeniyet inşa edilirken bir toplumun bir yerden bir yere taşınması. Bu kelimenin belki ilk anlamı. İkincisi de insanın kendi göçü. Rita Felski “Edebiyat Ne İşe Yarar” diye bir kitap yazmıştı. 2000’li yıllarda Türkçeye çevrildi. Orada çok esaslı bir soru üzerinden ilerletir metnini. Edebiyat ne işe yarar sorusu bilgi verir, tecrübe kazandırır, hayal dünyamızı zenginleştirir biçiminde cevaplandırılabilir ancak esas edebiyat, insana kendi içinden bilgi verir der Felski. Buna sahici bilgi diyoruz. Yani insanın kendisiyle ilgili bir bilgiyi elde edebildiği bir metne biz edebi eser diyebiliriz. İşte bu da sorunuzdaki göç kavramının çağrıştırdığı diğer anlam alanlarıyla ilgili. Bunun kısaca da olsa izaha ihtiyacı var aslında.

İnsanın kendi başına kalıp kendini düşünmesi, kendiliğiyle yüzleşmesi kadar zor bir şey yok bu hayatta. Bunu yapmasına engel olabilecek birçok unsur var. Hani diyor ya İsmet Özel, “Evet ilmektir boynumdaki ama ben kimsenin kölesi değilim. Göğsümdeki yaftaya tarantula yazdılar diye adım tarantulaymış diyecek değilim. Razı değilim beni sinesine sarmayan tarihten rıza dilenmeyeceğim. Tam düşecekken tutunduğum tuğlayı kendime Rab bellemeyeceğim”. Aslında sır burada gibi gelir hep bana. Tam düşecekken tutunduğumuz tuğla ne acaba? İnsanın tam düşecekken tutunduğu tuğlanın niteliği hakkında fikir edinmediği bir dünyada kendi göçünü gerçekleştirmesi, edebi esere sığınması, sanat aracılığıyla o gizi, o esaslı unsuru fark etmesi çok mümkün değil gibi sanki. Kendimi merkeze koyarak sorgulamam gerekirse; acaba tam düşecekken tutunduğum tuğla benim için unvanım mı, üniversitedeki hocalığım mı, bindiğim aracım mı, ailem mi, sahip olduğum maddi kıymetler mi, acaba ne?  Bu kıymetli bir bakış açısıdır. İnsan çıkmaza girdiği anda kendisini fark etmeye başlar çünkü. Çıkmaza girdiğinde de kendisiyle yüzleşmesi gerekir. Kendisiyle yüzleşip kendi çıkmazlarını fark etmesi kadar zor bir eğilimi yoktur insanın. Bunu fark ettiğinde insan soru sormaya başlar. “Ne oluyorum” der. Bütün kadim öğretilerden, bütün ilahi buyruklardan hareketle bize ulaşan o temel belirleme alanı da burada ortaya çıkar. Biz tam düşecekken tutunduğumuz tuğlayla ilgili bir bilinç geliştirdiğimiz zaman hayatın anlamı üzerine düşünmeye başlarız. Cahit Zarifoğlu’nu zikrettiğiniz için hatırıma geldi.  Cahit Zarifoğlu “Yaşamak” adını vermiş olduğu günlüklerine çok aforizmatik bir cümleyle başlar: “Ne çok acı var.” Ve devam eden sayfalarında da “Kara kara düşünüyorum. Ya artık bir kez daha duyamazsam kendimi” der. İşte modern dünyanın en önemli göstergesi de burada ortaya çıkar. Modern dünya acıyı yok etmek üzerine kuruludur.

Irvın Yalom “Varoluşçu Psikoterapi” adlı kitabında önemli bir önermede bulunur ve ölümün fizikselliği insanı tahrip etse de ölüm fikri insanı korur der. Bir gün ölecek olması modern insanın kolaylıkla baş edemediği bir problemdir. Yalom’un önermesinden devam edecek olursak yaşadığımız çağda fiziki ölüm güzelleştirilirken ölüm fikri, modern insanın gündelik yaşantısını tahrip edip keyfini kaçırdığı için hep dışta tutulur. Bizim gibi geleneksel yapı ve kültür içerisinde yetişmiş, geri plan kültüründe ölüm fikrini anlamlandırmış toplumlar için bu kolay halledilebilen bir durumdur. Yahya Kemal’in dediği gibi “Ölüm âsude bahar ülkesidir bir rinde.” Bir evin içerisinde bir odadan diğerine geçmek gibidir belki de… Her ne kadar son yıllarda bizim toplumumuzun için de ölüm fikri anlamdan yoksun bırakılmış bir trajedi olarak ortaya çıkmaya başlamışsa da bu durum, Batı için her zaman problem olmuştur.

Modern zamanlarda ise ölüm, acı, dert, hüzün gibi kelimelerle çağrışım kazanan anlam dünyası, adeta halının altına süpürülen kapının dışına atılan bir duygu değeridir. Ancak insan, yine kendi ufkuna diğer bir ifadeyle insan olmanın bilincine yine bu duygu ve anlam değerleriyle ulaşır. Rahmet olsun Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un bir sözünü hatırladım: “önemli olan insan olmaktır” demez Cengiz Aytmatov, “önemli olan her gün insan kalmaktır” der. Her gün insan kalabilmek için bizim sadece maddi taraflarımıza tutunarak bunu gerçekleştirmemiz mümkün değildir. Bizi “insan” kılan diğer taraflarımızla da yani akıl ile madde ile bağlantılı olan taraflarımızın yanı sıra kalp ile mana ile ruh ile irtibatlı taraflarımızla da ilişkili olmamız gerekir. Neşeye, sevince olduğu kadar acıya, hüzne bakan taraflarımıza da yönelmemiz icap eder. Diyor ya şair “melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz…” İşte “göç” kelimesinin çoğul anlamları düşünüldüğünde insanın kendi göçünü gerçekleştirmesi de biraz bu hususlarla ilgili gibi gelir bana. Dolayısıyla göç, insanın güç olanı fark etmesiyle başlar. Bu yüzleşme göze alındığı oranda kendi içimize yönelir ve bulunduğumuz yerden kendimize/kendiliğimize göç ederiz. Kendimizi gerçekleştirmeye başlarız. Daha ne olsun…

 

Mehmet Önder Karakaş:

Teşekkürler hocam.

 

İbrahim Tüzer:

Ben teşekkür ederim. Konuşmak şifadır bazen. Faydalı olmasını umut ediyorum. Selam olsun…

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile