BİR REKLAM

.

 Elimizde hep o anlar kalıyor

 

 

Bir Yazarın Notları - Şenler Yıldız 

 

Dünyada geçirdiğiniz yaşam tecrübenizden ne öğrendiniz? 

Aslında günler geçip yıllar devirdikçe iliklerime kadar hissettiğim şey, bir şey bilmediğim oldu. Sadece dünya ehli olmayanların tecrübeleri beni daha derinden sarstı. ‘Harabat ehlini hor görme Zakir, defineye malik viraneler var,’ denilen irfanî anlayış, hz. insana duyduğum iştiyakı daha da artırdı. Yine de kendimce küçük tüyolar vereyim. Misal; parmak uçlarınız soğuktan uyuştuysa bilgisayarınızın fanında onları ısıtabilirsiniz, yolda yürürken gözyaşlarına hâkim olmayan birileriyle karşılaşabiliriz, çantamızda kâğıt mendil hazır bulunduralım. Hayat anlardan ibaret. Şu an mevsimlerden sonbahardayız, sonbaharda gün batımları bir âlemin perde perde kapanması gibi, seyretmek bile başlı başına bir tefekkür. Bizim için yapılmış bu pastoral tabloyu evimizin salonuna değil, kalbimizin hafızasına nakşedelim. Türkiye’nin bir ucunda yaşayan bir abim var. Kar yağdı mı gün ağarmamış da olsa kar yağışını seyretmek için oğlunu uyandıran bir abi. Yıllar evvel meteorolojiden Ankara’ya kar yağışının başladığını öğrenir öğrenmez beni arayıp pencereden dışarı bak demişti, işim başımdan aşkındı, ya abi kar yağmışsa bile bununla ilgilenecek vaziyette değilim, demiştim. Abimin musmutlu heyecanlı bir havadisi verirkenki hevesini boğazına dizmişliğimi hala içim ezilerek hatırlarım, oysaki anlar kaçırmamalı. Elimizde avucumuzda hep o anlar kalıyor, hep o anlar. Şu açıdan içim rahat,  ne tür bir koşturmacanın içinde olsam da bir çocuğun kaçan topu yakınlarıma geldi mi ona doğru şut çekerim. Hiçbir iş, o çocuğun gözündeki saliselik ışıktan daha kıymetli değil.   

   

Yaşamın neresindesiniz? Kıyısında, köşesinde, derininde, gerisinde, ötesinde?

Böyle sorduğunuzda yaşam kütle ya da eşkenar bir dikdörtgen gibi zihnimde beliriyor. Eğer öyle olsaydı, mütevazi bir hipotenüsü kullanma eğilimi belirlerdim. Sorunuzdan yola çıkarak, ‘yok dostum, yaşamın kıyısında değilim, köşesindeyim’ diye kendini konumlandıranı dinlemek isterdim mesela. Aslına bakılacak olursa, ‘yaşamın derinindeyim’ diyeni daha da merak ettim şimdi. Yerin bilmem kaç kaç altında, içten içe kaynayan bir magma gibi midirler? Bir yüzeye çıkarsam hiçbir şey aynı olmaz mı? diye düşünürler acaba. Gerisinde kaldıklarını düşünenler, start fişeği atıldıktan sonra dizleri kenetlendiği için mi geride kalmışlardır? Bakın onlar, beni bir yerlerde bulabilirler. Bana bakıp kendinizi teselli edebilirsiniz diye konuşayazacakken, bizi lafa tutma zaten gerideyiz diye çıkışmasalar bari. Yaşamın ötesinde olanlara ise diyeceğim tek şey, vayy beee!

Van Gogh delice koşturduğunda, ne aradığını soranlara ‘günışığı’ der, Bergman kilisenin camında kırılan kış ışığıyla içinde bir şeylerde kırılan rahibe fokuslandığında biz de hayatımızda ki aydedeye çeviririz başımızı belki. Ben aydedeyi sevmeyi seçtim.

Tüm bunları düşünürken, kendime bir çay yapmaya karar verdim. Ve hayat bir çay ise; oturmamış, güzel demlenmiş ya da kararmış diye değerlendirme çıtalarımız var ya, suyu ateşle buluşturana hamd edenler hayatın neresinde duruyorsa o tarafa geçmek istiyorum.

 

 

Yazmak nedir?

Yazmaktan korkan biriyim. Bir şeyi ifade etmem gerektiğinde, bir çuval dolusu harfle başbaşa kalmışım gibi çaresiz hissederim. Onları içimdeki anlama yakın bir hale sokmak, benim için zor ve zahmetli. Hayatı  braille  alfabesi gibi düşünüyorum, belki de tek farkı sinir uçlarımla dokunduğuma bir anlam vermeye çalışmak. ‘Mısır Tarlasında Bir Eksik’ özelinde ise, onun bir maruzatname olduğunu diyebilirim. İçimdekileri bir kenara bıraktım, plasebo etkisi olur mu umuduyla.

 

“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç?” diyor yazar. Siz niçin yazıyorsunuz?

Şair de diyor ki; “kımıldıyor kozasında böcek/bildiği hayata doğmak için.” Peki ya biz? Gemi tayfası ve şişe mantarı bir işe yarar, ben ya, diye soruyorumdur, kendime. Sözün düşüşünü yaşadığımız zamanlardayız. Laf israfı fazlaca yapıyoruz. Okuduğum metinlerde nasıl derin sessizlikleri seviyorsam yazarken de o kelimeye dökülememiş anların başını okşuyorum kendimce.

 

Okuyucudan beklentiniz?

Bir kitabı hanesinden içeriye alan, kapağına dokunan, sayfalarında gezinen kişiye saygı duyuyorum. Okuyucu, nadir bir tür, korumaya alalım.  

Herkesin hayatı anlatan bir kelimesi vardır. Sizin kelimeniz hangisi?

Gerçekten herkesin hayatı anlatan bir kelimesi var mıdır bilemiyorum. Sevdiğim bir arkadaşımın annesi, ineğini sağdıktan sonra ellerini eteğinin yenine silip, ‘Allah da beni böyle sevdi.‘ dermiş. İlk duyduğum andan beri bu inanmışlık beni çarpmıştı. Allah da beni böyle sevdi, demek çok istiyorum öyle böyle değil ama çok.

 

 

İnsan ne ile yaşar?

İnanç, her neye inanıyor ya da inanmamak üzerine bir inanç oluşturduysa da.  Umut da, inancın bir algoritması bence.

 

En sevdiğiniz üç kitap, üç film?

Böyle bir sınıflama ve sınırlandırma yapamıyorum. Okuma alışkanlığım delibozuk. Şu kadarını söyleyebilirim ki, okunulan şeylerin belli yaşı, zamanı var. Her kitabı bir iç sesle okursunuz. Bazısının iç sesinde uzanıp da okumamın edebe mugayir kaçacağını hissedip şöyle bir toparlanma ihtiyacı hissederim, kimisiyle daha eşit şartlardayızdır, onlarla arkadaşlık etmeyi severim. Sevdiklerimi tekrar tekrar okurum. Hayatımın farklı zamanlarında, farklı şartlar altında okuduğumda, bana başka açıdan yarenlik etmişlerdir. Bana bu soruyu soran dost çevremde söylediklerimin bir hayal kırıklığı oluşturduğunu gözlemlemişimdir. Yani o kitabı mı, dercesine bakmışlardır. Evet o kitabı, evet burun kıvırdığınız o filmi sevmişimdir. Beğendiklerimden belki çok daha iyi kitaplarla vakit geçirmişliğim, sevdiğim filmlerden çok daha yetkin sinematografik yapısı olan filmler izlemişliğim vardır. Ama o an beni yakalamış, bir ses, bir titreşim vardır. İzahı kabil değildir, çok zaman.  Benim kalbimi arasına koyduğum bazı sahneler içeren bir film, dostlarım nezdinde değersiz kılınırsa içim ezilir diye, film bile öneremem. Hayat hakkında nasırlaşmış bir tarafım olmadığı için o sulara artık pek girmiyorum.

Ama ilk etkilendiğim filmler derseniz, Panahi’nin başarılı filmleri arasında bile görülmez ama 2005 yılında Melek sinemasında seyrettiğim Offside’tan çok etkilenmiş, İstiklal’de bir caminin bahçesinde yığılıp kalmıştım. Dardannelerin Rosetta’sının, her akşam kendine normal olduğunu telkin ettiği o sesi ve taşıdığı o piknik tüpünü unutmam kabil değil. Tala ve Mes,   İnşirah Suresinin perdeye aktarımıydı nezdimde, kıyamete beş kala nasıl oluru iliklerimde hissetiren  Torino Atı ya. Bir daha izlemeye cesaret edemediğim gün ortasında şişmiş gözlerimi saklamak için güneş gözlükleriyle dolaştıran Miyazaki Animesi, Ateşböceği Mezarlığı. Hayat nasıl anlardan oluşuyorsa kitaplarda, filmler de öyle. Birden aklıma Haneke filminde, ağzındaki lokma büyüyüp yutamayan Tim Roth geliyor. Şimdi bakıyorsunuz hepsi bambaşka coğrafyalarda mayalanmışlar ama insanın ham maddesi aynı.

Ken Loach, diyor ya, ''bir hikaye çok iyi olduğu için değil, anlatılması gerektiği için anlatılmalıdır.” Derdi olan ruhlara saygı duyuyor, sanatın hangi dalıyla olursa olsun stilize aktarım çabalarına hürmet ediyorum.   

Hali hazırda üretim içinde olan Andrey Zvyagintsev, Asghar Farhadi, Saedd Roustayi’nin filmografilerini önerebilirim.

 

Hayatınızda şiir nerede duruyor?

Şiir okumam çok geç yaşlarıma denk gelir. Olaylarla çevrelendiğim zamanlarda, kendime bir nefeslik yer oluşturmak, iç dünyamı korumak için sığınmıştım. Bir dizeyi elimde kehribar tespih gibi günler boyu çevirmişliğim.  Daha öncede ifade etmeye çalıştığım gibi her şeyin bir vakti zamanı var. Didem Madak’ı yıllar önce Yunan Adalarına bakarak okuyamamıştım. Oysaki kitapları, elime ala bırakıla yıpranmıştı bile. Sonra yolumun belki de bir daha hiç düşmeyeceği Yozgat’ın bir köyünün rutubetli camisinin bahçesinde iki satır okudum. Sonra arabanın arka koltuğunda kaç saat bana yoldaşlık etti. Şair aynı şair ama benim elimden anca o zaman tuttu. Yıllar yılı bir nevi öğrenilmiş çaresizlikle ‘bizi sarmış bizi sarmış bizi sarmış mucizesizlik’ deyiveriyordum. Şimdi tam da şu aralar ’toparlanın gitmiyoruz’ demek geliyor içimden.

İlk gençlik yıllarımızda kitaplarını okurken,  Necip Fazıl’ın dizinin dibinde oturmuş çocuklardık.  Ben mesela hep istemişimdir, Sezai Karakoç evde değilken, onun evini badana etmek, perdelerini yıkamak, ocağına iki kap yemek koyup çıkmak. Şairimdir ve okuru olarak elimden bu gelir diye düşünüyorum. Ya da Rimbaud’un saçlarını onu hep seven ablası gibi biraz kederli ama sevecenlikle okşamak.   

Yahya Kemal’in dediği gibi; şiir, darası alınmış söz. ‘Mısır Tarlasında Bir Eksik’ girişinde de yüz küsur sayfaya karşı, o birkaç mısra yer alıyor.

 

Bir yazar için yol ne anlam taşır?

Kitabı okuyan bir arkadaşımın İmam Gazali’nin, “bir yola çıktık ama şükür ki bu yol bizi başka bir yola götürdü. İyi ki çıktığımız yolu yürümedik.” hatırlatması benim için de ufuk açıcıydı. İnanan insan için yoldaki işaretler, ezbere bir kitap ismi değil halis niyetle adımlandığındaki nasip.

 

Yalnızlık nedir?

İnsanın kendisinin kendisiyle kalmasıdır. İnsan da zübde-i alem yine olduk mu bayağı kalabalık. 

 

Dünyamızın geleceğine dair en büyük endişeniz?

Bundan belki 20 sene önce George Orwell’in 1984’nü okuduğumda nefes alamamıştım. Bu klostrofobik dünyadan çıkış yolu bulmaya çalışıyor, bir tavşan deliği bile bulamamamın getirdiği çıkışsızlıkla,  kötü bir rüya gördüğümüzde, kendi kendimize uyan uyan bu bir rüya diye çırpınırız ya, kitabı  tam da bu iç sesle bitirmiştim.  Orwell’ın distopyasındaki  öngörüsü, çok geçmeden gerçekleşti ama insanlar bundan müşteki olmadı. Bilişim çağında kurtarılmış alanımız yok. Bedenimize sahtakılmışzip olabilirsiniz ama ruhumuza asla bile diyemiyoruz, çünkü oraya bile bir etiket gerek. Çünkü gün geliyor kaçınılmaz olarak yapıp ettiklerimize dönüşüyoruz.

Kalbimizi aklımıza feda etmediğimiz, bir fidan dikecek kudreti, iştiyakı hissettiğimiz sürece umut var. Onun gölgesinde belki kurtarılmış bir alan inşa edebiliriz.  Âlemlerin rabbi Allah.

 

Son niyetine. Sular ne zaman durulacak?

Coşkun, sakınımsız, sert kayalara çarpa çırpa sularda rafting yapacak yürek ben de olmadı sanırım, uçsuz bucaksız ummana yelken açacak niyet kaviliği de. Ama itiraf etmeliyim ki deniz suyuyla hararetimi gideririm diye niyeti bozmuşluğum da.  Biliyoruz ki âlem gördüğümüzden çok daha fazlası. Nefs-i levvamede kendimizi çarpıyor, çırpıyor, kanatıyor, hırpalıyor, çok zaman takatsiz kalıyoruz. Aheste revan bir suyla ilerlemek kemaliyetle ilgili. İnşallah dingin sulara girecek bir gönül süruruna erişebilecek hayat tecrübesiyle bu dar-u dünyadan gitmek kısmet olur.

 

Mısır Tarlasında Bir Eksik

biraz haziran katılmış kırmızı bir gün 

iri taneli kelimeler, önümüze kırıyor hep

ıslak papuçlu kadın zaten pek konuşmaz

ey kara bulut sen de git lütfen

 

ah nasıl da usluyuz

eski mabedin tam arkasında

pamukçuklanır, kabuk bağlar

yorgun kederlerin dipleri

dikdörtgen bir hiza

 

ben  ve ben

güne bakmayan ayçiçekleri

harasına dönememiş topal atlar

tırmanmaya çalışıyoruz hem de firara

bir eksik var, diyor usta

bir aksak belki

mısır tarlasında

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile