Bugünün dünyası için "İnsan niçin Tanrıya inanır?" diye bir soru sorulduğunda, verilebilecek en geçerli cevap, "Gücü yetmez de ondan" şeklinde olmalıdır.



Postmodernizm'in ürettiği insan tipinin en büyük rakibi her zamanki gibi Tanrı'dır, ama bugünün şehir insanının bir farkı var: İnsanla kader arasındaki savaş, insanla kelime arasında savaşa dönüşmüştür. Tanrıyı anlamaya bu sayede kendini tanımaya çalışmaz şehir insanı. Tanrı'yı gücü yettiği kadar kandırmaya ve yenmeye çalışır. Nietzsche, Tanrı'yı niçin öldürdü dersiniz? Batı medeniyetinin Tanrı'sı o kadar zayıf, aciz ve hayatın dışındadır ki, bu Tanrı bırakın insanı ve alemleri yaratmak, insanı ve evreni anlamaktan acizdir. Hal böyle olunca, o Tanrı'yı kim ister ki, Nietzsche istesin!...

 

Kimliksizlik, şehir insanın baş belası. O kadar çok kimliği vardır ki ve zaman o kadar hızla değişmektedir ki, bu sene efendi olduğunuz konuda bir yıl sonra köle olmanız işten bile değildir. Çocuklarının istek ve arzularına yetişebilmek için bütün varlığıyla mücadele eden anne babaların gayretleri buna örnek olarak gösterilebilir. Benim babam beni efendimdi, ama ben çocuğumun kölesi olarak yaşamak zorundayım. Çocuğumun isteklerine yetişmek, onu akranları ve arkadaşları nazarında küçük düşürmemek için yapmam gereken o kadar çok şey var ki, kendime ayıracak zamanım kalmıyor. Çocuk arabanın ön tekeridir diyenleri böyle değerlendiriyorum. Bir vatandaş, bir koca, bir baba olarak rollerimiz o kadar belirsiz ki, neyi nasıl yapacağımıza karar vermekte güçlük çekiyoruz. Zavallı şehir erkeğinin bir eş ve koca olarak yaşadığı serencamı incelemek bile bazen komik, bazen trajik sonuçlara götürür bizi. Zavallı adam, her gün direk veya dolaylı yüzlerce zina teklifi alarak evliliğini sürdürmek zorundadır ve her gün ama her gün içgüdülerini bastırmaktan şaşkın bir kimyaya sahiptir. Kadının yeri belli değil, çocuğun yeri belli değil, erkeğin yeri belli değil. Kim nereye oturacak, ne kadar söz sahibi olacak, görevleri nelerdir, biz ondan hangi işleri beklemeliyiz, hangi konularda kim hükmedecek, belli değil. Artık herkes her konuyu biliyor, her konuda kararlı. Kime hangi kimliği vereceğiz, bilemiyoruz. Bir de buna, istisnasız herkesin siyaset uzmanı olduğu bir ülkede yaşadığımızı eklersek mutsuz olmaktan başka seçeneğimiz var mı? "Her gün aynı kalafat yerine çekilmek sefaleti" diyor ya şair, onun bir başka şekli diyebiliriz buna. Her gün yaşadığımız ama kurtulamadığımız bir sefalet.

 

Ruh buna ne kadar dayanacaktır? İnsanı tutan ne vardır hayatında? Bir tek Tanrının buyruklarını dinleyen insanın kalbinden Tanrı'yı da çıkardık, artık onun hayvani arzularını nasıl dizginleyeceğiz? Kanun mu dayanır buna, polis mi dayanır? Ortada Tanrı da kalmadığına göre, o halde Tanrı'nı yerine insanı koymanın tam zamanıdır. İşte aydınlanma felsefesi diye örnek aldığımız modern hayatın da yaptığı tam tamına budur. İnsanın acizliği, yer çekimine ve kanunlara bağlı olma mecburiyeti ne kadar da sıkıcıdır. Zaten kanunlar da küçük sineklere işliyor. O halde büyük sinek olmaktan başka çaremiz yoktur. Büyük sineklerden olup bize işlememesi ama bizim işlerimizin yürümesi için başkalarına uygulanması gereken kanunları ezip geçinceye kadar mücadele etmekten başka yolu kalmamıştır şehir insanının. Amacımız Hakk da olsa batıl da olsa, insan olarak yapamıyoruz. Tanrıya gücüm yetmiyor, insan olmaya dayamıyorum. "Sofradan doymadan kalkın" dediğimiz insana doyumsuzluğun sınırsızlığını öğrettik. Şimdi bu insan, yetinmek yerine, yaratmak peşinde. Ama ne çare ki, bırak yaratmayı, anlamaktan aciz... Zavallı şehrin insanı... zavallı....

 

Şairin dediği gibi, "hiçbir zaman, hiçbir gerçeği, hiçbir ayetten öğrenemeyecek şehrin insanı."