
"Sabahları napalm kokusuna bayılıyorum."
Apocalypse Now: Başrollerinde Marlon Brando ve Martin Sheen olan, yönetmenlik koltuğunda Francis Ford Coppola’nın oturduğu, insan karakterinin, psikolojisinin, davranış sınırlarının, siyasi otoritenin bireyler üzerindeki etkisinin ve savaş durumunun işlendiği 1978 yapımı Vietnam filmidir.
Apocalypse Now filmi, dönemine damgasını vuran, fikir zenginliği oldukça yüksek seviyede olan, karakter tahlillerinin ve savaşın bilinçaltının işlendiği muhteşem bir şaheserdir. Amerikan savaş sisteminin dönem içerisindeki aşırılılıklarını kaliteli bir biçimde eleştiren ve yansıtan bir filmdir. Daha geniş düşündüğümüzde Garb’ın, Avrupa’nın yani beyaz adamın fikirsel düşünceleri analiz edilerek işlenmiştir. Film, başından sonuna kadar dehşetin acımasızlığı teması üzerinde işlenmiştir. Beyaz adamın şiddetinden esinlenilen roman, Karanlığın Yüreği’ndeki haliyle eksiksiz aktarılmıştır. Joseph Conrad’ın kelimeleri Coppola tarafından temel kalıplarıyla başarılı bir şekilde filme aktarılmıştır. Her ne kadar roman Kongo’da süren bir macerayı anlatsa da sembolik olarak baktığımızda Vietnam’da olanların Kongo’da olanlardan farkı yoktur. Mamafih, romanda acı çeken Afrikalılar olsa da, filmde acı çeken uzak doğuluların onlardan farkı yoktur.
Avrupa düşüncesinin temeline indiğimizde, bu zihniyetin Aydınlanma Çağı ve beraberinde gelen hümanizm ile geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bilindiği üzere Avrupa kafası üç tesir ile meydana gelmiştir. Bu tesirlerden ilki Yunanistan’dır. Avrupa’nın fikirsel olarak beslendiği yerdir Yunanistan. Antik Yunan dediğimiz dönemden itibaren felsefi akımlar ile Avrupa düşüncesi evrilegelmiştir. Yunanistan’ın zeka disipliniyle birlikte fikirsel temeller atılmıştır. Sokrates, Eflatun ve özellikle Aristo ile birlikte Avrupa zekâsı kendini gösterip dünya üzerindeki etkilerini hissettirmeye başlamıştır. Hem metafiziksel hem de fiziksel akıllarıyla bu düşünürlerin fikirleri benimsenmiştir. İkinci tesir ise Roma’dır. Roma’nın ise kurumsal yapıları, askeri ve siyasi yapılarıyla gelişen Avrupa’nın temelleri daha sağlamlaştırılmıştır ama ilk tesir olarak bahsettiğimiz Yunan fikri, Roma döneminde rağbet görmemiş, dönemin yapısında Eflatun ve Aristo’nun metafizik akideleri taraftar bulamamıştır. Daha çok hukuksal sistemler için gerekli olan düşünceler ve savaş durumlarındaki stratejiler geliştirilmiştir ama Yunan karakteristiği korunmuştur. Avrupa kafasını oluşturan son tesir ise Hıristiyanlıktır. Bu din ile de Avrupa düşüncesinin ahlakî kaideleri oluşturulup devam etmiştir. Roma’nın dünya üzerinde egemenliğini artırmasıyla birlikte bu dinin yayılması da beraberinde gelmiştir. Vaftiz edilmelerle birlikte Hıristiyanlık Roma’nın fethettiği sahalarda yayılmıştır. Rönesans dönemine Avrupa kafası bu tesirler ile ulaşmıştır. Garb’ın Şark’a üstünlüğünü kabul ettirmesi de bu dönem ve sonrasında gelen Sanayi İnkılabı ile olmuştur. İlk tesir olarak bahsettiğimiz Yunan düşüncesinin metafiziksel akideleri artık iyice soyutlanmaya başlanmıştır. Zaten Hıristiyanlığın da ahlakî sistemi İngiltere’de cereyan eden kilise çatışmaları ve Protestanlık ile beraber tamamen değişmiştir. Aydınlanma’nın rasyonelliğiyle insanların karakterleri sadece akıl üzerinde şekillenmeye başlanmıştır. Akıl ve beden ayrımı, merkeze insan aklının konulmasıyla birlikte Kapitalist ekonomik sistem bahsettiğimiz makinalaşmayla birlikte egemen hale gelmiştir. Garbın makine medeniyeti küresel olarak dünyayı kafesi içine hapsetmeye başladığında, Avrupalılar tabiatın uşağı olmaktan çıkıp ona hükmeder hale gelmiştir. Bütün yıkımlar ise işte tam bu zaman dilimi çerçevesinde başlamıştır.[1] Sermaye sahibi batının ulus-devlet olgusuna yön vererek oluşturduğu rekabet ortamında savaşlar da bu devletlerin oluşumunu ve devam edişini etkilemiştir. Acı olan ise piyasadaki gibi para kaybıyla değil, yaşanılan uzun soluklu rekabet ortamlarında zayıf kalanların mücadele sonunda hayatlarını kaybederek ezilmeleri vardır.[2]
Karanlık yüreklerin çarpışmasıyla birlikte yapılan zulümler hız kesmeden devam etmiştir. Doğayı kontrolünde tutmaya çalışan Batı, hem kendini yücelterek hem de kendisinden olmayanı ezip, onu sindirerek hegemonyasını sürdürmüştür. Binaenaleyh, hegemonyasıyla birlikte karanlığını da artırmıştır. “Karanlığın Yüreği” romanının girişinde Conrad, bir tür haykırış ve sitem ile bunları aktarmıştır. Bu romanın bir yaşantı olduğundan, havada asılı kalması ve okuyucuların zihinlerine çakılı kalması için çabalayacağından bahsetmiştir.[3] Bu çabalayış belki de yaşanılanlardan hala vicdanî rahatsızlık duyanların kendilerini yansıtmak istemeleridir. Apocalypse Now filmi de bu vicdanî rahatsızlıktan ortaya çıkarılan bir şaheserdir. Avrupa zihniyetinin şiddeti filmde kendini olduğu gibi göstermektedir. Cioran adlı filozof da bir cümlesiyle bu vicdanî rahatsızlık çeken yalnızların düşüncelerini şu sözlerle ortaya koymuştur; “Fikirler tarihi, yalnızların kininin tarihidir.” Yaşanılan bunca zulümden sonra bazı kişilerin tepkilerini ortaya koymasından daha doğal bir eylem yoktur. Her ne kadar yalnız olsalar da içlerinde kalan vicdan, onların yaşam biçimlerine yansımıştır. Filmde de bu tepkiler savaş düzeni üzerinden aktarılmıştır. Güçlü olanın iktidarını kayıtsız şartsız kabul ettirmesiyle savaşlarda Garb’ın acımasız yönü kendini göstermeye devam etmiştir. Sınırsız bir öfkeyle gelen acımasızlık içinde gözlerini dehşet bürüyen bu sistemin askerlerinin elde edecekleri materyaller için her şey mübah kılınmıştır. Özellikle güçlülerin kendi teorileriyle kendilerini beslemeleri bununla beraber gelmiştir. Güçlü olarak kendi merkezini oluşturan Batı medeniyeti, kendisi için sağlayacağı bütün kaynakları çevre ülkelerinden karşılamıştır.
Filmde köyü bombalamaya giden askerlerin helikopterle hareket ederken yaşadıkları durumları incelemek yerinde olacaktır. Komutan Kilgore’nin Richard Wagner’in The Ride Of The Valkyries parçasını çaldırmasıyla askerlerin savaşkanlıklarının seviyesi yükseltilmeye çalışılmış, aşırı duyguların beslenmesi amaçlanmıştır.[4]Öfkesini kusan sistem en sonunda Kilgore’nin ağzından kelimelerini söyletmiştir: "Sabahları napalm kokusuna bayılıyorum’’.
Bahsettiğim vicdanî yalnızlık ise filmde Marlon Brando’nun oynadığı Albay Kurtz simge edilerek aktarılmıştır. Yaşanılan dehşetin içinde köşesine çekilen Kurtz, hem dehşetin canlı simgesi hem de vicdanî bir karşı koyuşun simgesidir. Bu iki zıt kutup arasında kalan Kurtz için, yaşadığı yer cehennemden farksızdır. Willard ise ilk olarak bahsettiğimiz dehşetin tesirinden kurtulamayarak kıyametin eşiğine kadar sürüklenmektedir. Siyasi otoritenin adamı olan Willard, dehşetin kendisini yönetmesiyle birlikte kıyamete (apocalypse) vicdanî bir oluşumu da bertaraf ederek, sinsi bir yılan gibi gelmiştir. Sistemin aykırı bir oluşuma, standartlarına, yönetme eşiğine karşı gelen Kurtz unsurunu ortadan kaldırmayı başarılı bir biçimde uygulamıştır. Kurtz ise Willard’dan farklı olarak yaşanılan dehşeti idraki ile en azından ölümünü bu aşırılıkların anlaşılması için erdemli bir biçimde kullanmıştır. Kurtz, bulunduğu yerdeki yerlilere de büyük bir hayranlık duymaktadır çünkü uzak şarkın insanının sahip olduğu meziyetler, kendi medeniyetinde kalmamıştır artık. Köylülerin aşılı kollarını kestiği anısını anlatırken hayranlığını gizlemez. Bir elmas kurşun ile beyninden vurulmuşa döndüğünü anlatırken onların dehasını överek onların kendileri gibi canavar olmadığını, olanlara dayanarak kalpleriyle savaşan, sevgi dolu insanlar olduğunu söyler. Batı medeniyetinin aşırılığını anlatırken, “korku ve dehşet senin arkadaşlarındır” der Willard’ a. Willard ise bu korku ve dehşet ile körleşerek tıpkı bir canavar gibi avını halletmiştir. Köylülere duyduğu hayranlığı anlatmaya devam ederken ayrıca onların yargılardan uzak olduğundan bahsetmiştir. Beyaz adamın küstahlığı ve zayıf tarafları burada da kendini göstermektedir. Kurtz: “Beni öldürebilirsin ama beni yargılayamazsın” der Willard’a. Batıyı dibe batıran bir faktör de bu yargılama sistemidir. Acıların, zulümlerin, hastalıkların sebebi olan Batı zihniyetinin bunun üstüne kendisini üste çıkartarak insanları yargılamalarından daha ahlaksız bir şey olamaz. Bu ahlaka aykırılığın bir örneği olarak Batı sistemi, bazı sahte ahlakî önermeler sunarak kendilerini gülünç hale düşürmeyi başarmışlardır. Kurtz’un filmde vurguladığı gibi insanlıktan çıkan bu sistemin kendi uçaklarında f li kelimeyi yazmasını yasaklaması onlar için ahlaka aykırı olurmuş. Bu pis kokulu yalanlar ve sahte yaşamdan bunalan Kurtz; “bu yüzden beni öldürebilirsin ama beni yargılayamazsın” demektedir.
Hıristiyan ahlakındaki yedi büyük günahın çoğu, beyaz adam tarafından aşırılıklarıyla işlenmeye devam etmektedir. Özellikle açgözlülük, gazap ve kibir sahibi olan beyaz adam, aydınlanmacı kafasıyla sadece aklına güvenerek kendisini mahvetmiştir. Avrupa rasyonalizminin kontrolü altında kendini infa ve inkâr eden sahte bir Nirvana hayaliyle yaşamaya mahkûm olmuşlardır. Sadece akıl merkezli beyinlerin, maneviyata dayanan meziyetlerini kavrayamamaları da onların acınası hallerinin başında gelmektedir. Şarkın sahip olduğu manevi derunilik, Garb için hiçbir şekilde geçerli değildir çünkü sadece maddeye takılan beyinler, metafiziksel, manevi, ruhanî bazı elementleri idrak edemezler. Sahte trans halleri, kullanılan uyuşturucular, kendinden geçirici maddeler kullanmaları da belki bu sahte Nirvana halini yakalamaya çalışmalarındadır. Akıl ve beden ayrımını ise belki de bu sahte trans halleriyle kırmaya çalışmaktadırlar. Filmin yapıldığı döneme baktığımızda da bu durumu görebilmekteyiz. Woodstock kuşağını yansıtan insanlar, yaşam tarzları, müzikler kendini göstermektedir. Botta Willard ile birlikte seyahat eden askerler sürekli uyuşturucu kullanmaktadırlar. Yüzlerinden düşmeyen acınası uyuşukluk hallerini daima yansıtmaktadırlar. Dönemdeki yaşantılarda uyuşturucu zaten hayatlarının bir parçası haline gelmiştir. Haz duygularını tatmin etmenin yollarını ararlarken çalan şarkı da Satisfaction’dır. Sahte dünyalarındaki boş arayışları sürdürmek için sahte araçlar bulmaya devam etmektedirler.
Sonuç olarak Apocalypse Now filmi, Batı zihniyetinin, sisteminin eleştirisini yapan ders verici filmlerden birisidir. Film, diğer savaş filmleri gibi ahlaksız bir propaganda aracı değil, aksine bu ahlaksızlıkların sorgulanmasında kullanılan bir eserdir. Bahsettiğim vicdanî rahatsızlığın bir ürünü olarak ortaya çıkmış bir filmdir. Karanlığın sonunda kıyamete, sona, bitişe giden yoldaki zavallı insanlar tasvir edilmiştir. Sona yaklaşılırken savaşın da kendi karanlığını getirmesiyle dehşetin şiddeti son kertesine gelmiştir. The Doors’un The End adlı parçasının çalınması da sonun başlangıcını göstermesinde bir unsur olarak kullanılmıştır. Eleştirel olarak işlenen filmde yolun sonuna gelinmesi, bu karakteristiği taşıyan bir şarkıyla sunulmuştur. Yalnızca işlenen filmin konusu değil, seçilen bunun gibi diğer ögelerle de anlatılanların aktarılma kalitesi oldukça yüksek seviyededir. İnsanların sosyolojik durumları, savaş durumlarındaki davranışları, psikolojik davranış şekilleri oldukça net bir biçimde işlenmiştir. Aydınlanmacı aklın post-kolonyalizm dönemi içerisinde yaptıkları faaliyetler, tıpkı romandaki gibi izleyicilere verilmiştir. Fikirsel olarak bakıldığında anlatılan şey aynıdır. Batı zihniyetinin kendisinden olmayanı sömürmesi, sistematik olarak sindirmesi işlenilmiştir. Aklın eleştirisini vicdanî bir sitem ile işlenmesi, Batı zihniyetinin kendisine bakarak ne durumda olduğunu görmesi istenmiştir. Erdemsel ve ahlaksal bazı meziyetlerin insan için gerekli olmasını işlemişlerdir. Son olarak kendi sözlerimle makalemi bitiriyorum: “Düşünceler gıdıklar insanı, ta ki tarif edilemeyen yaraları deşerek onları kanatana kadar…”
[1] Peyami Safa, Türk İnkılabına Bakışlar, İstanbul : Ötüken, 1999, sf. 111-130
[2] Nur Vergin, Siyasetin Sosyolojisi, İstanbul :Doğan, 2011/2003, sf.234
[3] Joseph Conrad, Karanlığın Yüreği, İstanbul: İletişim, 2009/1994, sf.7
[4] Selman Emre Gürbüz, Apocalypse Now, Revizyon Dergisi, 2012 ,sayı 2, sf.61-62