Bir şehrin kaldırım taşlarında yürürken bile zevk alan bir kadının hikayesidir bu. Belki de içimizden biri. Yaşadığı şehri delicesine seven, her sokağını, her binasını adım adım gezerken tarihi bir yolcuğa çıkabilen, adeta varlığını yaşadığı şehirle özdeş kılmış insanlar vardır aramızda. Şu anda metroda bir yolcu koltuğunda eve ya da işe gidiyor, evinizde rahat kanepenize uzanmış televizyon izliyor, yemyeşil ağaçların ortasındaki bir bankta oturmuş rüzgârın tadını çıkarıyor veya bir kafede köşedeki masada çayınızı yudumluyor olabilirsiniz.

Tam anlamıyla kurulu bir düzenin bir parçası, güvenli bir şehrin mutlu bir sakini olarak kendinizi ve yaşamınızı emin ellerde hissediyorsunuzdur. Bir an için aksini düşünelim; Metroda tam karşınızda oturan kişinin bir katil olma ihtimalini hiç düşündünüz mü? Yan tarafınızdaki dairede oturan kişinin bir seri tecavüz suçları işleyen bir sapık olma ihtimalini? Oturduğunuz bankın biraz ilerisinde ahlaksız espriler yaparak eğlenen gençlerin çete üyesi birer soyguncu olabileceğini? Kafede hemen yanı başınızdaki masada ellerini yanaklarına dayamış güzel kadının şu anda ona gülücükler saçan sevgilisi tarafından her akşam dövülen ve gidecek yeri olmadığı için zavallı bir mağdur ve karşısında duran, aslında çok sakin ve sağlıklı görünen adamın bazen işkence meraklısı bir cani olabileceğini?... Nihayet her gün işe giderken uğrayıp bir gazete aldığınız büfedeki gözlüklü adamın sizi takip eden ve kurbanlarına bir yenisini daha eklemek için uygun bir fırsat kollayan bir seri katil olabileceğini?...

Belki de siz, kendiniz bunlardan birisiniz. İçinizde henüz ortaya çıkmamış ama ortaya çıkmak için fırsat kollayan bir yabancının yaşadığının farkında mısınız? Gün gelip bu yabancı ortaya çıktığında onunla mücadele etmek için hazırlıklı mısınız? İşte Erica Bain'in hikayesi bu yüzden bizi de ilgilendiriyor.

 

İçindeki Yabancı

Neil Jordan'ın yönettiği filmde, İki Oscarlı ("The Silence of the Lambs", "The Accused") aktris Jodie Foster ve iki kez Oscar adayı Terrence Howard ("Hustle & Flow", "Crash") "The Brave One/İçindeki Yabancı"nın başrollerini paylaşıyorlar.

 

Konuyu özetlersek;

New York sokakları Erica Bain (Jodie Foster) için hem evi hem de geçim kaynağıdır. Sevgili şehrinin seslerini ve hikayelerini sunucusu olduğu "Street Walk" (Sokakta Yürümek) adlı programı aracılığıyla radyo dinleyicileriyle paylaşmaktadır. Akşamları, hayatının aşkı olan nişanlısı David Kirmani'nin (Naveen Andrews) yanına gider. Fakat Erica'nın bildiği ve sevdiği her şey korkunç bir gecede elinden sökülüp alınır: David'le birlikte uğradıkları apansız ve hunharca saldırı David'in ölümüne, Erica'nın da ölümün eşiğine gelmesine neden olur.

Erica'nın vücudundaki yaralar iyileşse de, daha derindeki yaralar kapanmaz. David'i kaybetmenin yarattığı hüsrandan daha büyük olan tek şey, peşini asla bırakmayan dehşet verici korku hissidir. Bir zamanlar gezmeyi çok sevdiği şehir sokakları, hatta bunların en sıcak ve aşina olanları bile, artık yabancı ve tehditkar görünmektedir.

Sonunda bu korku dayanılmaz bir hâl alınca, Erica kendini ona karşı donanımlı kılacak bir şeyler yapmaya karar verir. Elindeki silah kendini soyut bir düşmana karşı korumanın somut bir yolu olur...ya da o böyle düşünür.

 

Konu aslında basit ve bilindik ama bu sefer farklı olan değişimi yaşayan ve kanunsuz adaletçiye dönüşen kişinin bir kadın olması. Düşünmesi bile ürkütücü olan vahim bir trajediyle karşı karşıyayız.

 

Ben o şehir insanı mıyım?

Bir şehirde yığınla korkuyla birlikte yaşamak, ilginç bir duygu olsa gerek. Her an ölebilir, bir ölüme şahit olabilir ya da bir yakınınızı kaybedebilirsiniz. Hem de çok basit bir şekilde. Bir şeyler yapmanız gerekmiyor. Tamamen rastlantısal bir şekilde, hem de çok basit, konuşmaya bile değmeyecek bir neden ölümünüze neden olabilir. Mühim olan bu değil zaten. Esas mesele öldüğünüzde geride bıraktıklarınızın neler hissettiği veya siz bir yakınınızı bir şehir eşkiyasının küçücük bir zevki uğruna kaybettiğinizde neler hissettiğiniz ve bu olayı ve sonrasını nasıl içselleştirdiğinizdir... Güvenle yaşadığınız şehirde her daim kol gezen korku ve şiddet, bir gün sizin kapınıza da uğrarsa acaba nasıl bir insana dönüşeceksiniz? Başınıza geleni kader deyip kabullenerek sineye mi çekeceksiniz, yoksa adaletin merhametli kollarına kendinizi atıp teselli mi bulacaksınız? Veya bir üçüncü yol, içinizdeki yabancıya yol verip kanunsuz adaletçiye mi dönüşeceksiniz?

 

Erica Bain'in günlüklerine kulak verelim:

"Newyork, dünyanın en güvenli büyük şehri. Ama bir zamanlar... sevdiğin yerden kopmak çok iğrenç ve o kadar iyi bildiğin o sokak köşesinden ve onun gölgesinden korkmak... tanıdık merdivenleri görüp onlara tırmanamamak... insanlar korkuyla nasıl yaşayabiliyor, anlamıyorum. Kadınlar eve yalnız yürümeye korkuyor. İnsanlar posta kutusundaki beyaz tozlardan korkuyor. Karanlıktan ve geceden... insanlar insanlardan korkuyor. Korku hep başka insanlara ait sanırdım. Zayıf insanlara... bana hiç dokunmazdı... Ve sonra dokundu... Ve size dokunduğunda aslında hep orada olduğunu anlıyorsunuz. Sevdiğiniz her şeyin altında sizi bekliyor ve deriniz kaşınıyor ve kalbiniz acıyor ve daha önce o sokaklarda yürüyen kişiye bakıyorsunuz. Ve merak ediyorsunuz; yine o olabilecek misiniz?"

 

Hepimizin başından geçen ya da geçmesi muhtemel bir olayla karşı karşıyayız. Kanunlar şehirdeki hayatımızın güvenliğini sağlamaya yetmiyor ve biz bu konuda (eğer tam teslimiyeti esas alan kaderci bir anlayışa sahip değilsek) çaresiziz.  Erica iyileşip belli bir zaman sonra normal hayata döndükten sonra polise gidip nişanlısının katillerini bulması için yardım talep eder. Ama görevli memurdan aldığı cevap diğerlerine de verilen cevaptır: "Biliyorum, bunu yapmak sizin için çok zor ama biraz sabrederseniz bir polis memuru gelip size yardım edecek." O kadar çok suç, o kadar çok şikayet, o kadar çok şüpheli vaka vardır ki polisin elinde, siz (dünyanızı alt üst eden acınıza rağmen) bu koca şehirde artık sıradan bir polisiye vakasınızdır ve sıranızı beklemeniz gerekmektedir. Erica o kadar acı çekmektedir ki, kendini sıradan insanların arasına sokmak istemez ve polisten umudunu keser. İlk yaptığı iş, silah satan bir mağazaya girmektir ama nafile... Devlet silah almak için sizden ruhsat ister, doldurmanız için önünüze bir form koyar ve eğer sizi uygun görürse ruhsatlı silah almanıza izin verir. Erica silah satış mağazasındaki adama çok trajik bir cevap verir: "30 gün hayatta kalamam..." Mağazadan çıkar ve ne yapacağını düşünürken zenci bir genç kendisine yardımcı olacağını söyleyerek, 1500 dolar karşılığında kaçak silah almasına yardım eder ve üstelik ona ateş etmeyi de öğretir.

 

Korku İnsanı Değiştirir

Erica'nın başından üç değişik olay geçer ve üçünde de cinayet işler. İlkinde tesadüfen girdiği bir markette işlenen cinayete tanık olur ve katilden kendini korumak için ilk kez tetiğe basar ve onu öldürür. Güvenlik kamerasından videoyu da çalarak orada uzaklaşır. Bu onun için yeni bir başlangıç demektir ki, içindeki yabancı ortaya çıkmıştır. Artık o, severek yaşadığı şehrin sokaklarında bir katil olarak dolaşmaktadır. İlk cinayetten sonra Erica günlüğüne şöyle bir not düşer: "İçimde bir yabancı olduğunu bilmek gerçekten çok şaşırtıcı bir durum diyebilirim. Bu yabancıda senin kolların, bacakların ve gözlerin var. Hiç uyumayan, dinlenmeyen bir yabancı. Yürümeye devam ediyor, yaşamaya devam ediyor..."  

 

İkinci seferinde yine tesadüfen yanlış zamanda yanlış yerdedir Erica. Metroda giderken iki genç etrafındakilere tacizde bulunurlar. İnsanlar ilk durakta inerken Ercia yoluna devam eder ve vagonda gençler ve sadece o vardır. Sokak çetesi üyesi ve sabıkalı oldukları her halinden belli gençler kimse kalmayınca Erica'ya sarkarlar ve bıçak çekerek soygun yapmak isterken, Erica kanunların durduramadığı bu serserileri durdurmak ister, silahını çıkarır ve her ikisini de öldürür.

 

Tehlikeyle bir sonraki randevusunda, güvenli bir yere gidebileceği halde bunu yapmamayı seçer. Tenha bir sokakta ilerlerken bir arabanın camı açılır ve sarhoş bir adam Erica'yı fahişe sanarak teklifte bulunur. Erica gayet sakin adama yaklaşır ve onunla konuşurken arabanın arka koltuğunda neredeyse ölmek üzere olan bir kız görür. Kaçıp kurtulabilecekken kızı kurtarmaya karar verir ve adamı öldürerek kızı kurtarır ve ambulans çağırıp oradan uzaklaşır. Neden yapar bunu? Belki de bunun nedeninin tam olarak farkında değildir, ama olabilecek en kötü korkuyu uyandıran bir durumu tekrar yaşarken, onu tamamen farklı bir şekilde algılar: Oyunun karakterlerini ve sonucunu değiştirdiğini fark eder ve bunun üzerine, kulağa ne kadar saçma gelse de, madem ki sonucu değiştirebiliyorum belki ölen birini de geri getirebilirim diye hissetmeye başlar.

 

            Dönüş Yok

Erica, peşindeki polis Sean Mercer'la da garip bir duygusal bağ kurar kendi içinde. Sean, eşinden ayrılmış, (o da bir şekilde sevdiğini kaybetmiş) karışık duygular içinde olan bir polistir ve geri dönmeyecek şekilde sevdiğini kaybetmeleri onları birbirine yaklaştırır. Polis şefi Sean Mercer, elindeki ipuçlarını değerlendirerek Erica'ya yavaş yavaş yaklaşır. Bu arada Erica nişanlısını ölürden caninin izini bulur ve peşine düşer ve onu bulup öldürecekken Sean gelir ve onu yakalar. Fakat Sean bir polisten beklenenin tersine Erica'ya  kendi silahını verir ve adamı öldürmesini ister. Erica caniyi öldürür ve Sean'in de yardımıyla oradan uzaklaşır. Filmin finalinde Erica bize bir itirafta bulunur: ""artık o diğer kişi için önceki yerlere geri dönüş yoktur. Bu şey için.. bu yabancı için... artık o da size benziyor." 

 

Bu saatten sonra bu güvenilir şehirde bizim için tek bir gerçek vardır; tıpkı Monica Belluci ve gerçek hayatta da evli olduğu Vincent Cassel'ın başrollerini paylaştığı Gaspar Noe'nin sinema dünyasında inanılmaz tartışmalara yol açan 2002 yapımı filminde dediği gibi: "Dönüş Yok" Artık siz şehirdeki yabancısınızdır.

*Yazarımızın bu yazısı daha önce İdeal Kent Dergisi'nde yayınlanmıştır.