diyanetTürkiye'de Dindarlık Anlayışları Üzerine Bir Derkenar


Ankara'nın bir köyünde imamlık yapan bir arkadaşım anlatmıştı. Cemaatten biri bir gün hocaya bir dua göstermiş. Duanın hikmeti ise şöyle: Peygamber Efendimiz döneminde bir adam varmış. Adamda her çeşit günah mevcut.

Zina, içki, kumar vs. Herkes tarafından da malum bu adam. Gün gelmiş bu adam ölmüş. Peygamber Efendimiz'e (sav) haber ulaşınca "Haydi. Cenaze namazını kılmaya gidelim." demiş. Sahabe şaşkın. "Ey Allah'ın Rasûlü! Nasıl olur? Bu adamda günahın envai çeşidi mevcuttu." Efendimiz, ısrar edip ashabı götürmüş ve namazı kılmış. Sebeb-i hikmeti sorulunca da bir dua okumuş ve "O her gece bu duayı okurdu. Onun için cennetliktir." demiş. Cemaat o bildik allame tavrıyla hocaya seslenmiş: "Ben bu duayı her gece okuyorum. İnşallah cennete giderim." İmam arkadaş ne mi yapmış? Tabi ki şaşırmış. Güler misin, ağlar mısın?

Modern dindarlığın ölçüsü: Anası hacca gitmek
Türkiye, her yönüyle renkli bir ülkedir. Her fikrin her çeşidine rastlamak mümkün çünkü. Söz konusu din olduğunda mizah dergilerine taş çıkartacak komikliklerle karşılaşabilir veya hayretten ağzınızı açık bırakacak ilim ve irfanla muhatab olabilirsiniz. Yaşar Nuri, Zekeriya Beyaz, Hüseyin Atay gibilerine kızıp geçiyoruz, ama şunu da söylemek mümkün; kötü niyetli olduğuna inandığımız bu insanların ekmeğine yağ sürecek bir din anlayışımız da yok değil. Birkaç gün önce Kocatepe Camii'ne namaz kılmaya gidiyoruz. Baktık avluda bir kalabalık toplanmış. Malum, Kocatepe'de Cami'nin avlusu doluysa ya cenaze vardır ya miting, ya da Cuma günüdür. Bizimkiler cenaze için bekliyorlar. Keçi sakallı erkekler, derme çatma siyah bir örtünün altında dize kadar etekli kadınlar, cenaze namazı için bekliyorlar. Be adam, anlaşılan sen bu adamın İslam dinine göre cenazesinin kalkmasını istiyorsun. Tamam. O halde hesaba çekileceğine inanıyorsun. Hiç olmazsa cenaze namazına geldiğin gün şu camiye gir de bir namaz kıl, bir dua et, ne bileyim bir fatiha oku. İnanıyorsan zaten kılmalısın, inanmıyorsan burada işin ne? Şimdi biz bu insanları dışlayalım mı? Hayır. Biz insanların Allah'ın rahmetine kavuşmasını isteriz. Amma velakin, o avluda bekleyen insanlar İslam'ın nasıl yaşanması gerektiğini anlatmaya başlayınca, "Dur bakalım arkadaş! O bizim işimiz. Otur oturduğun yerde." demek zorundayız. Aksi takdirde her anası hacca giden başımıza alim kesiliyor.

Önce bir tespit yapmak istiyorum. Tarihin hangi öneminde olursa olsun, Müslümanlar bir savaşta veya bir mücadelede kaybeden tarafta iseler, bunu sebebi karşı tarafın güçlü olması değil, Müslümanların zayıf oluşudur. Nedir o zayıflık? İslam'ın sunduğu hayat tarzı ve kulluk anlayışından uzaklaşmaktır. Bu yazının sahibi şuna inanmaktadır ki, bir insan Allah'ın dinine uyup, onun istediği şekilde bir mü'min olursa kazanamayacağı savaş, elde edemeyeceği zafer, varamayacağı hedef yoktur. Burada (özellikle Türkiye için) bir sorunla karşılaşıyoruz. Allah'ın dini hangisi, dindar kim ve son aylarda üstünde ısrarla durulan reform nedir, neyi amaçlamaktadır ve nerede yapılmalıdır?

Hepimizin bir yobazlık damarı vardır
Soyut konuşmak kolay. Biz somut konuşalım. Diyanet İşleri Başkanımız çıktı, "Dinde değil ama dindarlıkta reform şart" dedi. Arkasında devlet bakanı Mehmet Aydın. Farklı kavramlarla aynı görüşleri dillendiriyorlar. Aylardır bir reform rüzgarıdır esiyor. Madem ki tahlil yapıyoruz önce kim ne düşünüyor, ona bakalım. Sayın Bardakoğlu ne dedi? Aynen aktarıyorum: "Din çağdaşlıkla çatışmaz. Biz, dini değil dindarlığımızı sorgulamalıyız." Doğru mu bu yargı? Doğru değilse bile yanlış değil. Ne demek bu? Yabana atılacak bir söz değil demek. Halkımızın geleneksel din anlayışında İslam'la alakası olmayan hususlar var mı? İtiraf eldim; var. Adam çocuğunu hafız yapıyor, sonra gel keyfim gel, nasıl olsa ailesinden 70 kişiyi cennete götürecek, cennet garanti. Kadının çocuğu olmuyor, hacı, hoca, tekke, türbe geziyor. Dua alıyor, okutuyor, üfletiyor, sonra oturup çocuk bekliyor. Yahu şu doktorlara bir görünelim, belki tıp denen ilim derdimize derman olur demiyor. Türkiye'nin başkentine bağlı bir köyde, delikanlı imamlık yapıyor. Evlenmek istiyor. Bakıyor, köydeki kızlar ailesinin durumuna ve de güzelliğine göre fiyatla veriliyor. İbare aynen şöyle: "Bir kız vardı, çok güzeldi ama çok pahalıydı. İçim gitti valla." Bunun neresinde İslam? Biraz şehirli olanlar daha bir garabet. Başlı parası yok ama, başlık parası kadar masraf var. Koyarlar erkeğin önüne listeyi, bunları düğünden önce alacaksın. Bir pazarlıktır başlar artık. Bunun neresi İslam? Şimdi biz ne yapalım? Bu uygulamalara bakıp din algılayışımız değişmeli diyenlere mi kızalım, yoksa her türlü haltı yiyip bir duayla cennete gideceğine inanan cemaate mi? Bu satırları okurken "Çok şükür ben onlardan değilim" diyorsanız yanılıyorsunuz. Bu yazının sahibi şuna inanıyor: Türkiye'de hakiki anlamda dini öğrenmek o kadar zor ki, iddia ediyorum, en cahilinden en alimine hepimizde bir yobazlık damarı vardır.

Türkiye'de dindarlık anlayışları
Kafamız karışık. Neden? Adam Kur'ân diyor, bayrak diyor, silah diyor, namaz kılmıyor, içki içiyor, zina ediyor, ama Müslüman. Adam televizyon izlemiyor, gazete okumuyor, kendi dışındaki kimseyle görüşmüyor, kapanmışlar bir odaya sadece okuyorlar, ama Müslüman. Bir kısmı da sadece yazıyor, ama Müslüman. Adam, ne varsa tekfir ediyor: Oy vermek küfür, televizyon küfür, sinema küfür, hadisler uydurma, alimler sahtekar, işi gücü milleti İslam2ın dışına atmak, ama bu adam da Müslüman. Adam ilahiyat profesörü, giriyor derse. Konu: İmam-ı Azam. Başlıyor kalaylamaya, şöyle geridir, böyle yanlıştır, şu kadar zararlıdır. Çıkıyor dersten, gidip abdest alıyor İmam- Azam'a göre, namaz kılıyor İmam- Azam'a göre. Takip eden öğrenciler soruyor, "Hocam bu ne yaman çelişki böyle?" Tersleyip kovuyor, bu adam da Müslüman. Üniversiteli kız, ne tesettür var, ne edep. Her tarafı açık, makyajdan yüzü görünmüyor, gel gelelim kandil günleri oruç tutuyor, e bu da Müslüman. Devam ediyorum. Adamın sırtında cübbe, başında sarık, cebinde Kur'ân, ne güzel diyorsun, başlıyorsun konuşmaya, bir olay anlatıyorsun, o da ne, yahu bu adamın dünyadan haberi yok, ama Müslüman.
Adam bir gruba girmiş, en doğru benim diyor, hocamız da tektir diyor, bazen Mehdi diyor, değilse bile habercisi diyor, ya gel kurtul veya git geber diyor, bu da Müslüman. Devam edelim mi? Adam yaşlı, öldü ölecek, ameliyata almışlar, uyanır uyanmaz başlıyor serumları sökmeye. Niye? Tutturmuş, ben camiye gidecem, namaz vakti. Yahu amca dur, hastasın, gidemezsin, burada kıl. Olmaz. Bırakın beni, camiye geç kalıyorum. Bakıcı, hemşire, doktor, hepsi odada. Niye? Adamın dininin sağlığına zarar vermesine engel olmak için. Bu da Müslüman. Dedim ya, hepimizde bir yobazlık damarı vardır.

İki sınır arasında İslam
Türkiye'de din devletin kontrolünde işler. Bu eskiden beri böyledir. Kızalım, sevinelim fark etmez, bu böyledir. Yoksa İnşirah Sûresi'ni okuyup, "İşte zorluktan sonra kolay yol Doğru Yol Partisi'dir" diyen adam 30 yıl boyunca iktidara oynayacak gücü nerden buluyor? Veya "Ortanın solu Muhammedin Yolu" diyen adam nasıl Müslümanlardan oy alabilirdi ki! Sayın Taşgetiren'in de dediği gibi "Türkiye'de devletin toplum nazarında inanılmaz bir derinliği vardır." Bir tespit daha yapalım. Türkiye'de halkın dini ile ulemanın (veya ilahiyatçıların) dini arasında korkunç bir uçurum vardır. Halk büyük bir inatla kendi dininde (Cuma namazlarında, teravihte, kandil gecelerinde camileri dolduran, 40 yaşına kadar zevk-ü sefa içinde, sonra bir Hoca efendiden el alıp derviş kesilen, türbe ziyaretini kitap okumaktan üstün tutan, başörtüsünü namus bilen ama ağzında küfür eksik olmayan, küçük bir toprak parçası için bile cinayet işleyen, töredir, adettir, örftür, hepsini dinden önce gören) ısrarcı olurken, ilim adamları da devletin desteğini alarak halkın dinini değiştirmeye kendi dinini (hükümden önce hikmeti esas tutan, namazın anlamı tefekkürdür deyip namazın şeklini değiştiren, kulunun işine karışamaz deyip Allah'ı dünyevî işlerden uzak tutan, aklına mantığına uymayan dini kabul etmeyip, her biri kendi aklına göre dini yorumlayan, kendi halkına zavallılar gözüyle bakıp onları hayatı Kant'ın aklına uymuyor diye küçümseyen, kendi dininin üstünlüğünü ispatlamak için illa ki Batılı bir filozofa sırtını dayayan, kadere, miraca, Hz. İsa'nın, Deccal'in ve Mehdî'nin tekrar geleceğine inanmayan, hadisleri kaynak kabul etmeyen anlayışı) empoze etmeye gayret ediyor. İşte bizim dindarlık anlayışımız bu iki sınır arsında gidip gelmektedir. Nedir bu? Gelenekle modernite arasında sıkışıp kalmış Türk insanının makustalihidir.

Din hangisi, dindar kim, reform neden?
Peki bunların hangisi doğru? Allah'ın dini hangisi? Gerçek Müslüman kim ve reforma neden ihtiyaç var? Türkiye'de devletin işi gerçekten çok zor. İslam'da ruhbanlık sınıfı olmadığı için dini devletin dışına itmek mümkün değil. Bu yüzden devlet Diyanet'ten asla vazgeçmez. Hal böyle olunca, hem halkı hem ulemayı idare edecek bir strateji geliştirmeniz gerekiyor. Diğer taraftan yapı zaten laiklik ve demokrasi üzerine bina edilmiş. Gel de çık işin içinden. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana (modern dünyanın dayatmalarını saymazsak) arada bir reform rüzgarlarının esmesinin temelinde bu yapı yatıyor. ‘Hakim sistem' halkı kendine yaklaştırabilmek için üç çeyrek asır boyunca yapmadığını bırakmadı ama yine de başarılı olmuş sayılmaz. Zira bu ülkede hâlâ, reform deyince kaşlarını çatan insanların sayısı bir hayli kabarık. Kaşlar çatılıyor, çünkü akademik kariyer sahibi din alimlerimiz dini güncellemek ve modern hayata uyumlu hale getirmek adına asla kabul edilemeyecek (namazı üçe indirmek, nakli değil aklı birinci sıraya koymak gibi) tekliflerle çıkıyorlar halkın karşısına. Problem şu ki, bu tekliflerin karşılık bulacağı sosyal zemin yok ortada. Bu problem ancak, ilahiyat fakültelerindeki din eğitiminin dayatmaya değil, sindirmeye yönelik yapılması ve alimlerimizin (önce kendi içinde turtalı olmak şartıyla) halkıyla kavgalı değil, barışık olması gerekir. Çünkü alimler halkın inancını bozmakla değil, korumakla görevlidir. Asıl reform yapılması gereken yer burasıdır.

Korku değil özgüven lazım
Her birimizde bir yobazlık damarı bulunduğuna göre, hepimiz bir şeylerden vazgeçmek zorundayız. Nedir onlar? Bu kişiden kişiye değişir. Şöyle bir tip çizelim: Müslüman Allah'a teslim olmuş kişidir. Allah'ın kanunlarını kabul etmiş demektir. Allah'ı seven onun sevdiklerini de sever. O zaman Peygamber'e iman ve sevgi şart. Hal böyle olunca hadise itimat da şart. Sonra? Müslüman zamanının üstüne çıkabilen adamdır. Bilecek. Neyi? Çağın bütün donanımlarını. Bunun için ilim şart. Hem dünyevî hem uhrevî ilimler. İlim için dil şart. Dil bilecek. Hem Doğulu hem Batılı dillerden en az bir tanesine vakıf olacak. Zaten Arapça bilmeyen Müslüman İslam ilimlerinden habersiz demektir. Başta İslam ülkeleri bütün dünyayı takip edecek. Bunun için medya (gazete, radyo, televizyon, internet gibi imkanlar) şart. Yetmedi. Okuyacak. Hem de sistemli bir şekilde. Üç kavram hayatında yer edecek: İlim, amel, ihlas. Bu üçü bir araya geldiğinde din senin, Müslüman sensin, reform senin dışındadır. Gelmediğinde ise herkes Müslüman, herkes dindar. Sonra çıkar adam, senin dinin yanlış, biz bunun ilmini okuduk diye, sana kendi kafasındaki dini anlatır. İkide bir "Bunlar gene reform diye inancımızı bozacaklar" korkusu yaşamaktansa ilmin ve bilginin gücüyle mücadele etmek evladır.

 

Görüşler
Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu
Ankara Üniveristesi İlahiyat Fakültesi

Gelenek Asla Reddedilemez

Bir yöntem belirleyelim de herkes bu yöntemi alıp bütün sorunları otomatik olarak çözsün diye bir beklenti içine girmemek lazım. Konular, tarihsellik ve bütünsellik meseleleri ele alınmalı. Bugüne kadar, bir konuyu gündeme alırken ayetleri tek tek değerlendirdik. Böyle olunca herkes aynı konuda Kur'ân'da kendi fikrini destekleyecek ayet bulabilir. Ama, o konuyla ilgili lehte veya aleyhte bütün ayetleri bütünlük içinde ele aldığımızda uzlaşma şansı daha fazladır. Zaten şer'i deliller tarif edilirken "ayet-hadis" denmemiş, "Kur'ân-hadis" denmiştir. Tek ayete bakarsanız yanılabilirsiniz, kitaba bakmanız lazım.
Gelenekle modernite arasındaki hat boyu nasıl çizilebilir, geleneğe nereden saldırılıyor, modernite nereden çıkış buluyor? Bu hayat veren ve aynı zamanda can alan bir sorudur Modernizm denilen daha akılcı ve eleştirel bir damardır ve bunun bizim geleneğimizdeki adı tecdittir. Hz. Ömer'le başlayan, Hz. Ali, İmam-ı Azam, Mutezile ve Reydiye ile devam eden rey ehli. Bu, nasları esas alan ama bunu yorumlamada aklı kullanan bir akımdır. Bugün Abduhlar, İkballer, Reşit Rıza'ların kökleri buraya kadar varır. Bugün, temel değerlerimiz olan Kur'an ve sünneti muhafaza eden ama bununla birlikte 14 asırlık mirasımızı sorgulamalıyız. Ama asla geleneği toptan reddetmek değil.

Prof. Dr. Ali Köse
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi


İslam'ın değişmezleri vardır


Bugün modern insanın en önemli problemi belirsizlik duygusunu yaşamasıdır. Modern insan, dinin kendisine kesinlik duygusunu yaşatmasını arzuluyor. Müslümanlar, dinin gereklerini, bugün olmasa da bir gün yerine getirebileceklerini, bu bakımdan da dinin bir yerlerde aynen korunması gerektiği düşüncesindeler. Ben bu tavrı ''müze yaklaşımı'' olarak tanımlıyorum. Fazla görmeseniz de, fazla ziyaret etmesiniz de o şeylerin müzede var olduğunu bilmeniz sizi rahatlatıyor.''
Reform konusuna gelince, her dinde olduğu gibi İslamda da değişmezler vardır. Bu prensibe karşı çıkanlar aslında dine karşı çıkmaktadırlar, çünkü din, dogmatik bir doğaya sahiptir. ''Yap!'' ve ''Yapma!'' tarzında kesin emirleri olan bir kurumdur. Nereye kadar dine müdahale edilmelidir? Ben günümüz insanının, dinin kesinlik arz eden alanlarında bir uyarlamaya gitme isteğinde olduğu kanaatinde değilim. Kesinlik arz etmeyen alanlardaysa zaten hayatın gerçeklerine kendiliğinden uyarlanıyor. Mesela bugün birçok ilde ezanlar tek bir camiden okunuyor ve tüm şehir aynı ezanı dinliyor. Bugün artık hiç kimse bunda dinsel bir problem görmüyor. Ama bu uygulama diyelim ki 50 yıl önce yapılsaydı belki çoğu Müslüman olayı ''şirk'' veya ''küfür'' kavramları ile tanımlayacaktı


Ahmet Taşgetiren
Gazeteci- Yazar

Özgürce Yaşanan Din Devlet İçin Tehdit Değildir


Hâkim anlayış, İslam'ın reforme edilmesi yönünde bir arzuyu hep taşıyor. İslam toplumlarının laikleşme sürecinde de bu daha güçlü dile getiriliyor. Hâkim anlayışın toplumla kavgasının nedeni, kültür değerleri, ahlaki yapılanması, insan ilişkileri büyük ölçüde din tarafından biçimlendirilmişti. Fakat şimdi bu ilişkilerin yeniden düzenlenmesi kaçınılmazdır. Aklınızdaki din anlayışını kabul ettirmek için ne kadar diretirseniz, toplumla aranızdaki mesafe de o kadar açılıyor. Hâkim yapının din çerçevesi ile toplumun din çerçevesi birbiriyle uyuşmadı. İnsan dini nasıl anlayacak? Buna hâkim yapı cevap veremez. Öncelikle Kur'an ve Sünnet cevap verir. İnsanın din üzerindeki tasarrufu ancak yorum olarak kabul edilebilir. O da dini iyi bilen ve dindar insanların yorumu.
Hâkim yapı bir siyasi duruştur. Onun dine yönelik tavrı da siyasi bir tavır ve taleptir, dine siyasi müdahaledir. Toplum devlet tavırlarını tartışır hale geliyorsa, burada kabahat toplumun değil. Bizde toplum ne devleti ne de dinini tartışmıyor, ama sanki devlet dini tartışma alanına sürmek istiyor. Dindar olmayabilirsiniz, din ile ilişkiniz de olmayabilir ama bunu bir politika halinde hayata geçirmeye yöneldiğinizde problem doğar. Dinin etkisi ve toplumun dindarlığı azalsın. Böyle bir beklenti var. Özgürce yaşanan din, çağdaş devlet için tehdit oluşturmaz. Devlet sadakati o kadar derin bir toplumuz ki, muhalefet bile yapamıyoruz. Müslümanlar devleti tartışmadılar bugüne kadar. Bunu içlerine sindiremediler.

Prof. Dr. Yunus Vehbi Yavuz
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

İslam anlaşılırsa sorun çözülür

"İslam, aslında her çağda yaşayan insanların tüm gereksinimlerini karşılayacak ilkeler getirmiştir. Ne yazık ki, Kur'an'ın getirdiği bu kurallar yaklaşık 11 asırdan beri işletilmemiş, akıl devre dışı bırakılmış, ilim adamı olarak nitelendirdiğimiz taklitçi âlimler daha önceki bilim ve fikir adamlarının ürettiklerini tüketmekle meşgul olmuşlar."

"Hızlı bir şekilde yayılan İslam, bu dine yeni giren toplumlardan etkilenmiş, eski dinlerden kalma bazı inançlar ve hurafeleri de bünyesine almıştır. Bu durum inanç, tefsir ve ahlak kitaplarında olmuş, özellikle tasavvuf kültüründe daha fazla olmuştur. Tasavvufta yer alan birçok yanlış bilgi İslam dinine mal edilerek dinde ve dindarlıkta değişik şekillenmeler olmuştur. Bugün Müslümanların önünde duran büyük sorun budur. İslamın reforma ihtiyacı yoktur. Kur'an, tahrif edilmeden elimize ulaştırılmış mükemmel bir kitaptır. Sünnet ikinci dereceden kaynaktır.""Akıl bu iki temel kaynağın en geniş alanı kapsayan üçüncü bir unsurdur. Sonsuz olaylar zincirinde, akıl toplumun din - dünya bağlantısını sağlayacak güce sahiptir. İlk Müslümanlardan Sahabe ve Tabiûn bu temellere dayanarak İslam dünyasını en ileri derecede bir dindarlık düzeyine kavuşturmuşlardır. Çağımızda asıl sorun, İslam dininin temel kaynaklarında değil, belki bu kaynaklara ulaşıp bunları doğru anlamadadır. Dinin alanına girmeyen birçok şey bu alana girince, toplumun yükü ağırlaşmıştır. Bunun hafifletilmesi gerekir. İslamın temel kaynaklarına inilip bilimsel çaba ile İslam doğru anlaşılabilirse, sorun kökünden çözülür."