"Ey merhamet! Sen her türlü hıyanetten de daha zalimsin! Zira Türkler yardımları ile onların dinlerini satın aldılar. Bununla beraber Müslümanlar onları din değiştirmeye zorlamadılar."

 





Kıymetli okuyucularımız! Türkiye'de sürekli tartışma konusu olan Alevilik konusunda yazılmış bilimsel kaynaklardan birisi olan Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Saffet Sarıkaya'nın "Anadolu Aleviliğinin Tarihî Arka Planı" isimli çalışmasından kısa alıntılar yaptığımız özet bölümü istifadenize sunuyoruz.  

ANADOLU ALEVİLİĞİNİN TARİHÎ ARKA PLANI

DR. M. SAFFET SARIKAYA
(KİTAP ÖZETİ)

 

            XI-XIII. asırlar arasında tam anlamıyla bir Aşlevî farklılaşmasından söz edilemeyceği gibi, XIII-XVI. asırlar arasında oluşumunu bir ölçüde tamamlayan Alevilik hareketi gerek mensupları, gerekse resmî kaynaklar tarafından "Rafizî", "Kızılbaş", "Bektaşî", "Câmî", "Torlak", "Işık", "Kalenderî", "Haydarî" gibi farklı adlarla anılmaktaydı. "Bektaşilik" alevî hareketinin bir kısmını teşkil ettiği için umuma teşmil edilemez. Diğer taraftan Bektaşilik, Balum Sultan ile birlikte nispeten devlet denetiminde olduğu için "Câmî", "Torlak", "Işık", "Kalenderî", "Haydârî" gibi tasavvuf ve tarikat kökenli gruplar şu veya bu nedenle Bektaşî tarikatına nüfuz bu tarikat içinde erimişler ve adlarından söz edilemez olmuştur. "Rafizî" ve "Kızılbaş" terimleri ise ilgili dönemde İmamiyye-İsnaaşeriyye Şiasına mensup, Safevî taraftarı anlamında kullanılmıştır. Klasik tarih kaynaklarında "Rafizî" terimi bu anlamı muhtevidir. "Kızılbaş" terimi ise günümüz Aleviliğinde farklı izahları yapılmakla beraber, Şeyh Haydar (1488)'ın oniki dilimli kızıl tacı kendinin giymesi ve derecelerine göre sarıklı ve sarıksız olarak müridlerine giydirmesinden dolayı onlara verilen bir addır. Yani Safevî Şiiliği taraftarlığını ifade eder. Anadolu Aleviliği nev'i şahsına münhasır bir yapılanma arzetmesine rağmen, zümrelerinin ve ocaklarının Safevî Şiiliğiyle direkt alakalı veya indirekt ilişkisi olmuştur.

 

Araştırmaya başlarken şu hiptezleri tespit ettik:

1- V-VII/XI-XII. asırlar arasındaki Anadolu'da görülen tasavvufî düşünce ve tarikat hareketlerindeki Şiîlik olgusu siyasî Şiîlik'ten ayrıu tasavvufi bir Şiîlik'tir. Mufaddıla Şiîliği'nin tipik bir tezahürü olan bu anlayışın belirgin tavrı; Hz. Ali'nin üstünlüğünü (efdaliyetini) kabul etmek, Ehl-i Beyt'e muhabbet ve diğer sahabelere saygıda kusur etmemektir.

2- Klasik Mezhepler Tarihinde müstakil fırkalar olarak gördüğümüz İsnâaşerilik ve İsmâilî Batınîliği gibi grupların bu dönemde Anadolu'da bariz tezahürlerinden söz etmek mümkün görünmemektedir.

3- Anadolu'da XVI. asırdan sonra Alevî zümrelerini teşkil edecek tekke zaviye ve ocakların ilk prototipi taşradaki Ahilik uzantılarıdır. Bir başka deyişle taşradaki Ahilik, Alevî zümreler için asıl kaynağı teşkil eder.

4- Sonraki asırlarda değişik Alevî ocaklarını teşkil edecek zümrelerin oluşmasında asabiyete dayalı farklılıklar da önemli rol oynamıştır. 

 


 

I. BÖLÜM

 

XI-XIII. ASIRLARDA ANADOLU'NUN SİYASÎ, SOSYAL VE KÜLTÜREL YAPISI

SİYASÎ DURUM

            Anadolu, İslam'ın yayıldığı ilk yıllardan itibaren Müslümanların ilgi odağı olmuş ve kısa zamanda onların akınlarına maruz kalmıştır.  Mesela Muvayie B. Ebi Süfyan zamanında İstanbul karadan ve denizden kuşatılmışsa da sonuç alınamamıştır. Bizanslılar'la Müslümanlar arasında pek çok çarpışmalar olmuştur. Doğu ve güneydoğu yönünden akın eden Müslümanlar, yapılan bu seferlerden üstün başarı elde edememişse de, bu seferler, XI. Asırda Bizans'a girecek olan Türk fatihlerine fetih için kolay bir zemin hazırlanması bakımından millî kültürümüz açısından çok önemli bir safhayı teşkil etmiştir.

 

            XI. Asırdan itibaren Oğuz Türkmenleri çeşitli aralıklarla Orta asya'daki yurtlarından ayrılarak Maveraünnehir, Horasan ve Azerbaycan yoluyla Anadolu'ya göçmüşlerdir. Selçuk Bey, Müslümanlar ile sınır bölgesinde bulunan Cand şehri civarına gelmiş ve İslam'ı seçmiştir. Karahanlı-Samanlı mücadelesinde Samanlılar yenilince Karahanlılar'ın yanına yer almışlardır. Daha güvenli  yurt arayışlarını sürdürmüşler, Çağrı Bey Anadolu'ya keşif seferi yapmış, Ermeni ve Bizans ordularını mağlup etmiş ve 1020'lerden başlayarak 1047'ye kadar sürecek Anadolu seferleri başlamıştır. Selçuklular 1040 yılında Gazneliler'le yapılan Dandanakan Savaşı'nı kazanarak  bağımsız devletlerini kurmuşlardır.

 

            Selçuklular devlet politikası olarak seferlerini hep Batı'ya yapmışlardır. İslam'ın ilk yıllarında savaş için bölgeye gelen, savaş sonrası da burada kalan pek çok Arap kabileleri Selçuklular'a katılmışlardır. Sultan Tuğrul Irak seferine çıkarak Bağdat'a girip Şiî Büveyhî hanedanına son vererek Şiîler'i bertaraf edip, doğunun ve batının sultanı unvanını almıştır.

 

            Sultan Tuğrul Bey'in yerine geçen yeğeni Alparslan 1071 yılında Malazgirt Ovası'nda  Bizanslılar'la yapılan Malazgirt Savaşı'nı kazanarak Türklerin Anadolu'ya iyice yerleşmelerini sağlamıştır. Sultan Alparslan'ın 1972'deki ölümü üzerine yerine geçen oğlu Melikşah, başarılı veziri Nizamül-Mülk'ün de yardımıyla ülkesini müreffeh hale getirmiştir. Melikşah'ın ölümünden sonra  1082'de, taht kavgaları ve kapışma sonucu  ülke Türkiye, Kirman, Irak ve Suriye Selçukluları gibi devletlere ve atabeylerden oluşan devletçiklere bölünmüştür.

           

            Kutalmışoğlu Süleyman Anadolu'ya yönelip Marmara Denizi'ne kadar uzanmış ve 1075'te İznik'i fethederek Türkiye Selçukluları devletinin başkenti yapmıştır. 

           

            XII. Yüzyılda Türkiye Selçukluları bir taraftan Anadolu birliğini tamamlamaya uğraşırken diğer taraftan Bizanslılar ve Haçlı seferlerine karşı başarıl mücadeleler vermişlerdir. Bizanslılara karşı elde edilen Miryakefalon zaferi ile 1176 tarihinde, Anadolu'nun Türk yurdu olduğu kesinleşmiştir. Bu dönemde Anadolu,2nun birliği sağlanmış ve Antalya ve Sinop'un fethiyle deniz ötesi ticaret başlamıştır. 1243 Kösedağ Savaşı ile ülke Moğol hakimiyetine girmiş, Selçuklu yönetiminin gayretsizliği sonucu halk kendi mücadelesini kendi vermiş, bundan böyle ülke çeşitli beyliklere bölünmüştür.




 

SOSYAL, KÜLTÜREL VE EKONOMİK YAPI

            Türklerin Anadolu'ya gelişleri VI. asırdan beri olmuş, IX. Asırda Abbasiler'le birlikte Anadolu'ya göçler başlamışsa da, Anadolu'ya yapılan Türk göçünün en önemlisi XI. yy.da Selçuklular'ın öncülüğünde olmuştur. Orta Asya'da otlakların azalması ve hayvanların yetersizliği sonucu Türkler batıya doğru göç etmeye mecbur kalmışlardır. Selçuklular göç eden Oğuz türklerini kademeli olarak ileride siyasi bir güç olma tehlikesini de göz önünde bulundurarak farklı farklı bölgelere yerleştirmiştir.

           

            Anadolu'ya göçebe olarak gelen bu Türklerin yerleşik hayata geçişleri çok da zor olmamış, yerleşik hayata  kolayca alışmışlardır. Taşrada ziraat ve hayvancılıkla uğraşırken, şehirlerde zanaat, esnaf ve tüccarlığı da öğrenmişlerdir. İlk başlarda Rum ve Ermeniler'in elinde bulunan tüccarlık, esnaflık ve zanaatkarlık zamanla Türklerin eline geçmiş , kurulan ilk Ahi-Fütüvvet teşkilatıyla da,   tamamen kontrol sahibi olunmuştur. Önemli bir konumda olan Anadolu da Selçukluların gayretiyle tcarette büyük gelişme göstermiş, Sinop ve Antalya'nın fethiyle de transit ticaretin yapılabilmesi için kervansaraylar, derbentler ve rikatlar yapılarak her türlü güvenlik önlemi alınmıştır.

            Selçuklu döneminde idarecilerin cami, medrese, imarethane, kervansaray, şifahane gibi yapılara çok büyük destekler verilmiş, alimler, şairler, edip ve sanatkârlara önem verilmiş ve Anadolu'ya yerleşmeleri sağlanmıştır.

            Resmî dil Türkçe olmasına rağmen ilmî ve edebî dil Farsça ve Arapça olmuştur. Şehirlerde  medrese ve tekkeler büyük gelişme göstermiştir. Tasavvufî düşünce inkişâf etmiş, pek çok tarikat oluşmuştur. Bunların İslamlaşma sürecine büyük katkıları olmuştur.                  

 

ANADOLU'YA GELMEDEN ÖNCE TÜRKLERDE DİN

            Türklerin yaşadıkları kültür ve medeniyet değişikliği inançlarında değişikliğe yol açmıştır. Türklerin farklı dinlere ilgi göstermelerinde her dine hoşgörüyle bakmalarının rolü büyüktür.

            İslam'ı kabul etmeden önce Türklerin Göktanrı, atalar kültü ve tabiat kültlerinden müteşekkil bir inanç sistemlerinin olduğundan söz edilebilir. Türklerin inanç yapısında Göktanrı evrensel Tanrı olarak kabul edilir. İslam'daki Tanrı anlayışıyla Türk dinindeki Tanrı anlayışı büyük oranda ötüşür. Göktanrı kainatı bir düzene göre yaratmıştır ve bütün işler o düzene göre yürür. Tabiat kültünde kainattaki dört unsur olarak bilinen hava, su, toprak, ateş Göktanrı gibi tapınma objesi değil sadece yaratana olan saygıdan dolayı yaratılanı tazim etme olarak algılanmış ve kudsî sayılmıştır. Ateş de tapınma olarak değil temizlenme olarak kudsî sayılmıştır. Ateş kültü ocak kültüyle de ilgilidir. Ocak tüten evde ailenin birliğinin  olduğuna inanılmıştır. Ailenin birliğini ve dirliğini ifade eden ocak kültünün atalar kültüyle de ilgisi vardır. Büyüklerin öldükten sonra da menfi veya müspet yaşayanlar üzeride tesir edeceği inancı vardı. Buna bağlı olarak ahirete inanan Türklerde ölüyü eşyalarıyla birlikte gömme inancı da vardır. Eski Türklerde bu saydığımız temel inanç esaslarının yanında bazı ibadet şekilleri de vardır.         

            Günümüzde farklı şekillerde devam eden hastaları bazı kişilerin üstün bir güçle iyileştirdiği inancı vardır. Bazı yatırlara kurban kesmeleri, çeşmelere, ağaçlara çaput bağlamalar eski Türklerde olan inanışların günümüzdeki yansımalarıdır.

            Türklerin önemli ticaret yolları üzerinde bulunması onların diğer kültürler ve evrensel dinlerle olan etkileşimini artırmıştır. Türklerin diğer dinlere de hoşgörüyle bakmaları, onların bu dünlerden etkilenmelerini de artırmıştır. Türkler bu etkilenme sürecinde en çok İslam'dan etkilenmişlerdir. İslam'dan sonra da evrensel din olarak Hristiyanlıktan etkilenmişlerdir.  Az da olsa Budizm, Maniehizm ve İran dinlerinden etkilendiklerini de söyleyebiliriz. İslamiyet dışındaki dinlerle tanışan bazı Türkler zamanla asimile olmuş, dillerini ve kendi öz kimliklerini kaybetmişlerdir. İslamiyet ise Türklerin öz kimliklerini korumada adeta bir kalkan olmuştur. Haçlılar tarafından Balkanlar'dan Anadolu'ya sürülen Türklerde bazı Hristiyan etkileri görülmüştür. Günümüzde Bektaşi-Alevi çevrelerinde Hristiyanlıktaki teslise benzer Allah-Ali-Muhammed üçlemesinin Hristiyanlıktan geçtiği iddia edilmektedir.     

 

İSLAMİYET VE TÜRKLER

TÜRKLERİN İSLAMİYET'E GİRİŞİ

            İslam'dan önce de Türk Arap münasebeti dolaylı da olsa vardı. İslamiyet'le birlikte Emeviler Muaviye döneminde Maveraünnehir ve Horasan dolaylarına ulaşmışlar, fakat katı askeri disiplin ve  haraç almak yüzünden İslamî tebliğ edilememiştir. 751 yılında hem Türklerin hem de Abbasilerin ortak düşmanı olan Çin ile yapılan Talas savaşı sonrası, Abbasi ordusunda Türk ağırlığı artmış ve Türklerin İslam'a ilgisi artmıştır. Fakat İslam'a girişler yine de sınırlı olmuştur.

            IX-X. Asırlarda Samaniler'in büyük gayretleri sonucu Türklerin İslam'a girişleri büyük hız kazanmıştır. Tüccarlar eliyle tebliğ en ücra köşelere kadar ulaşmış, sınırları muhafaza amaçlı kurulan rikatler birer medrese görevi yapmıştır.                                                                                                                                

            Müslüman Türk devleti olan Karahanlılar'ın kurulmasıyla da İslam'ın Türkler tarafından kabulü daha da kolaylaşmıştır. X. asrın ikinci çeyreğinden itibaren kitleler halinde İslam'a girişler olmuştur. Buna paralel olarak, Gazneliler, Selçuklular, Harzemşahlar gibi Müslüman Türk devletleri ardı ardına kurulmuştur. Doğu Türkistan'da ise Batı Türkistan'daki bu İslamlaşma sürecinin aksine hızlı gelişme olmamış, ancak bu gelişme XV. Asırda hız kazanmıştır.

           Yerleşik kültürü benimsemiş Türkler arasında kitabî din anlayışına paralel bir Müslümanlık gelişirken, göçebe ve yarı göçebe kültürde "Popüler İslam" diye ifade edilen Müslümanlık gelişmiştir. Ama her ikisi de temelde aynı inanç kalıpları ve motiflerine sahiptir.


TÜRKLERİN İSLAMLAŞMA SÜRECİNDE MEZHEPLER

            Türklerin İslamlaşma sürecinde İslam'ı anlama biçimleri elbette ki aynı olmamıştır. Eski metinlerin kalıntıları ve kültür farklılığı ve düşünüş biçimlerinden dolayı ortaya farlı din anlayışları çıkmıştır. Karahanlılar ve ondan sonra kurulan Müslüman Türk devletleri Sünniliği desteklemişler ve yayılması için gayret göstermişlerdir. Bunda mevaliye kucak açan Mürcie ve Ehl-i Sünnet görüşünün temsilcisi sayılan Ebu Hanife'nin görüşlerinin devam ettiricisi olan İmam Matüridi'nin bölge olarak Maveraünnehir ve Horasan bölgesinde etkili olması da gösterilebilir. Ehl-i Sünnet mezhebinin dışında yer alan Alevilik'le büyük mücadeleler verilmiştir. Az da olsa akılcı düşünceye vurgu yapan Mutezile mezhebi de Türkler arasında varlığını sürdürmüştür.

 

III. BÖLÜM

XI-XIII. ASIRLARDA ANADOLU'DA GÖRÜLEN MEZHEP HAREKETLERİNİN ALEVİLİĞE YANSIMALARI         

ANADOLU'DA İSLAMİYET

            Bir Haçlı kaynağı şöyle demektedir:

         "Ey merhamet! Sen her türlü hıyanetten de daha zalimsin! Zira Türkler yardımları ile onların dinlerini satın aldılar. Bununla beraber Müslümanlar onları din değiştirmeye zorlamadılar."

            Bu satırlar Türklerin Anadolu'yu nasıl İslamlaştırdıklarına dair iyi bir ipucu sunmaktadır.

            Türklerin Anadolu'ya gelmesi Bizans-İran, Bizans-Arap savaşlarından dolayı bitkin ve harabeye dönmüş olan bölge için yeni bir enerji olmuştur. Anadolu'da hakim güç olan Ortodoks Bizans, Katolikler ve diğer yerli halka baskı uyguluyordu. Bu durumdan çok sıkılan yerli halk Türklerin bölgeye gelmesiyle gördükleri hoşgörü karşısında İslam'a karşı da bir sıcaklık ve dostluk hissetmişlerdir. Türkiye Selçukluları Anadolu'ya gelen Türkleri sistemli bir şekilde bölgelere yerleştirmiş ve İslamlaşmaları için de cami, medrese, imam gibi her türlü desteği sağlamış, geçimleri için de onlara toprak tahsis etmiştir. Moğol istilasıyla birlikte Anadolu'nun İslamlaşma süreci tamamlanamamış, Moğollar'ın getirdikleri dini inanışların Türkler üzerinde etkisi olmuş, eski inançlarını değiştirmiştir. Budist Uygur Türkleri, Türkmenler üzerinde etkili olurken, Moğol zümrelerinden Kireyitler arasında Hristiyanlığın yaygın olarak bulunduğu bilinmektedir. Bunlar da bölgedeki Türkler üzerinde etkili olmuştur. Dışarıdan gelen bu zümreler sonraki asırlarda "Alevilik" adını alarak dini zümrelerin oluşmasına zemin hazırlamıştır.

ANADOLU'DA MEZHEP TEZAHÜRLERİ

            XI-XIII. Asırlarda Anadolu'daki Türklerin İslam'ı benimseme biçimleri Sünni-Hanefi-Maturidi inanç yapısına göre şekillenmiştir. Bu yüzyıllar arasında Anadolu 'da Şiî, Batınî veya Nusayrî gibi bir zümrenin olduğundan bahsetmek mümkün değildir. Fakat daha sonraki asırlarda Nusayriye, Ehl-i Hak, Yezidilik gibi zümreler görülmüştür.


IV. BÖLÜM

XI-XIII. ASIRLARDA ANADOLU'DA GÖRÜLEN SUFÎ HAREKETLERİNİN ALEVİLİĞE YANSIMALARI

TÜRKLER'DE TASAVVUFÎ HAREKETLER             

            Tasavvuf, fıkıh ve Kelam ekolleriyle birlikte doğmuş, İslam'ın yayılma sürecinde İslam'ın benimsenmesini kolaylaştırmıştır. Sufî ve gezgin dervişler, göçebe ve yarı göçebe halkın İslam'ı kabulünde büyük gayretler sarfetmişlerdir. Türklerdeki Ata kültünden dolayı da kendilerini halka kabul ettirmede zorluk çekmemişlerdir. Kendisinde görülen iyilikleri Allah'tan bilip bunları gizlemek, kötülükleri ise nefsinden bilip bunu insanlara anlatan Melamilik diye isimlendirilen görüşe sahip dervişler çoğalmıştır.

            İmam Gazali'nin (1111) itikadî görüşlerinden istifade ederek bunu tasavvufi düşünceyle birleştiren Abdülkadir Geylanî (1167), Seyyid Ahmed Rıfaî (1182), Necmeddin Kübra (1221) gibi şahsiyetler de bu dönemde yetişmiştir.        

            Bu dönemde İslam'ın evrensel değerlerini güzel kavrayarak İslam'ı Türk ruhuna uygun yorumlamış İmam Maturidi'nin itikadda yaptığını tasavvufta yapan Ahmet Yesevî İslamlaşma sürecinde çok büyük katkılar sağlamıştır. Onun adına atfen günümüzdeki ismiyle Yesevîlik halen devam etmektedir. O dönemde bu isimle değil de tekke sahiplerinin adıyla anılıyordu. Mesela Hacı Bektaş Dervişleri, Sarı Saltuk Dervişleri, Taptuk Emre Dervişleri, Otman Baba Dervişleri, Mümin Derviş Abdalları gibi. Yeni nesil dervişler olarak, Sarı Saltuk, Yunus Emre, Kumral Abdal, Abdal Musa, Geyikli Baba gibi isimler yetişmiştir. Şehirlerde ise; Muhyiddin-i Arabî (1241),  Bahauddin Veled (1228), Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizi (1240), Evhaduddin Kirmanî (1237), Necmeddin Daye (1256), Ahi Evran (1261), Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî (1273), Sadreddin Konevî (1273), Ebubekir Niksarî, Fahruddin Irakî (1283) gibi veliler yetişmiştir.


ANADOLU'DA TASAVVUFİ DÜŞÜNCE VE TARİKATLER

            Tasavvuf ve tarikatlerin Türklerin İslamlaşma sürecindeki rolleri büyük olmuştur. Türkler itikadda Maturidiliği benimsedikleri gibi tarikat olarak da Yeseviliği benimsemişlerdir. Orta Asya'da Nakşîbendîlik, Anadolu'da da Bektaşîlik, Yesevîlik kaynaklı oluşmuş tarikatlardır.

Bu grupları Bektaşilik ve Alevilik'le kıyaslama imkânına sahip değiliz. XVI. Asırda bile benzer grupların camiler, ışıklar,  torlaklar gibi adlarla anıldıklarını görmekteyiz. Bununla birlikte devletin kurumlaşma sürecine bağlı olarak bu gruplar zamanla büyük ölçüde Bektaşilik şemsiyesi altında toplanmaya başlamıştır. Öte yandan bu gelişmenin taşraya yansıyan boyutunda Ahiliğin münhasıran esnaf localarına dönüşmesiyle birlikte halk arasında onların boşalttığı alanı Alevî zümreler doldurmuştur. Ahiliğin başlangıcından itibaren Bektaşilikle sürdürdüğü sıkı ilişkiler bu süreci kolaylaştırmıştır. Alevî-Bektaşî kültürü Ahiliğin pek çok unsurunu benimseyerek  devam ettirmiştir. Aleviliğin tarihi arka planındaki oluşum zemininin Ahilik olduğu bir şekilde ortaya çıkar. Bu zemin halk kültürü olarak Anadolu'nun hemen her köşesinde bir şekilde tezahür etmiştir.      


SONUÇ

V-VII/XI-XII. asırlar arasındaki Anadolu'da görülen tasavvufî düşünce ve tarikat hareketlerindeki Şiîlik olgusu siyasî Şiîlik'ten ayrıu tasavvufi bir Şiîlik'tir. Mufaddıla Şiiliği içinde mütalaâ edebileceğimiz bu tavır, aslında Türklerin İslamiyet'i kabul ettikleri zamanda Mavreünnehir'de karşılaştıkları ortamla ilgilidir. Hz. Hüseyin'in şehdatine benzer bir olayın Yahya b. Zeyd b. Ali Zeyne'l-Abidin'in başına gelmesi ve anıların canlılığnı koruması, zamanla Ehl-i Beyt ailesi etrafında oluşan bir sevgi birikimine dönüşmüş; Türkler Sünnisiyle Alevîsiyle bu sevgi birikimini paylaşmışlardır. Bu öylesine bir sevgidir ki, ne Arapların hadiseler  karşısındaki umursamazlığını, ne de İranlıların ifrata varan inançlarını içerir; tamamen dini esaslara uygun, Kur'ân ve Sünnet çizgisinde bir sevgidir.

            Bu sevgi, silsileleri Hz. Ali'ye ulaşan tarikatlarda onun insan-ı kamil olduğunu kabul ile birlikte daha belirginleşmiştir.  Yine bu anlayışın bir ifadesi olarak kabul edilebilecek tarikatlarda görülen on ik imam, on dört masum anlayışı, ilgili dönemler Anadolu'sunda henüz mevcut değildir. Bu anlayış muhtemelen Moğol istilasını müteakip, Olcayto Hüdabende'nin Şiîliği resmi mezhep haline getirmesiyle birlikte oluşma; XV. asrın ikinci yarısındaki Safevî Şiîliği propagandasıyla yayılma imkanı bulmuştur.

            Klasik Mezhepler Tarihinde müstakil fırkalar olarak gördüğümüz İsnâaşerilik ve İsmâilî Batınîliği, nusayrîlik gibi grupların bu dönemde Anadolu'da bariz tezahürlerinden söz etmek mümkün değildir; bunlar Anadolu'da zümrwe oluşturamamaştır. Yezîdiliğin VII/XIII. asrın ikinci yarısından itibaren Sünnilikten koptuğu ve oluşumunu daha sonraki dönemlerde tamamladığı anlaşılmaktadır. Ehl-i Hakk ise VIII/XIV. asırda İran Kürdistan'ında tarih sahnesine çıkan bir fırkadır. Ancak biz, Anadolu'da Hazar Türklerinin bakiyeleri olduklarına inandığımız Ağaçerilerin, Azerbaycan'da bulundukları sırada, Deylemlilelerle komşuluklarının bir neticesi olarak Şiîlikten etkilenmiş olabileceği ihtimalini gözardı etmiyoruz. bununla berbaer somut bulgulara ulaşamdığımızı da belirtmeliyiz.

            Türklerin Anadolu'ya gelişleri ve yerleşme süreçleri takip edildiğinde, Abdalân-ı Rum diye adlandırılan sufî zümresindeki "dede" ve "baba"ların çoğunlukla bir aşiretin resiliğini üstelndiklerini söylemek mümkündür. Moğol istilasıyla beraber Anadolu'ya gelen Ehl-i Beyt mensuplarıyla birlikte, çoğu kere "seyyidlik" nisbesi de bu vasıflara eklenmektedir. günümüzde Ocakzâdeliler denilen ve başlangıçta Ehl-i Beyt ailesine mensubiyeti ifade için kullanılan "dede"lik ünvanını VII/XIII. asırda Anadolu'nun sosyal ve kültürel ortamında oluştuğu anlaşılıyor. Dede Karkın Ocağı bunun ilk örneği sayılabilecek ocaklardan birisidir.

            Yezîdiliğin de tıpkı Alevî zümreleri gibi aynı yüzyılda Emevî ailesine mensubiyete bağlı olarak asabiyet farklılaşmasından doğan bir fırka olduğu anlaşılmaktadır. Biz aynı bölgelerde ortaya çıkan Ehl-i Hakk ve Yezîdiler'in birbirlerine düşman kabileler olarak, karşılıklı tepki saikiyle oluştuklarını düşünüyoruz. Ancak bunu tam olarak ortaya koyabilmek için, bölgedeki Kürt ve Arap aşiretlerinin tarihçeleri ve dağılımıyla ilgili kesin veriler gerekmektedir.

            V-VII/XI-XIII. aasırlarda Türkiye'de sosyal ve dini yapı, önceki kültür ve gelenekler devam ettirilerek gerek devletin idarî teşkilatında gerek halkın arasındaki sosyal kurumlarda Sünni-Hanefi-Maturidi inanç yağısına göre şekillenmiştir. Resmi otoritenin, Şiîler'le (Şiîlik değil) ilişkisi ise siyasi maksatlı olmuştur. Bu sosyal yapı, şehir merkezlerinde, medrese çevresinde Kitabî din anlayışının yerleşmesini sağlşamıştır. Ancak merkezden uzaklaşıp, yarı-göçebe topluluklara gidildikçe bu din anlayışının farklılaştığı gözlenmektedir. sosyal farklılaşmanın tabii bir neticesi olarak taşrada, halk dini/polüler oluşmuştur. Anadolu'da oluşan bu halk dini, hukukî kuralların ve şekl3i ibadet formlarının ötesinde tasavvufî çevreler etrafında sevgi ve hoşgörü esaslarıyla şekillenmiş, muhabbetullaha dayanmıştır. Halk kültürü ile şehir kültürü arasında köprü vazifesi gören Ahiyân-ı Rum zümresi ve Horasan Erenleri /Abdalân-ı Rum dervişlerinin şekillendirdiği bu anlayışın inanç boyutu, tamamen Kitabî din anlayışına uygundur ve bu dönemde Şiî unsurlar içermez. Şeklî unsurlarda ise, geleneksel türk dininden gelen bazı kabullerle birlikte Melâmetî tavır ön plana çıkmış; bu tavır, zamanla günlük ibadetlerde ihmal ve lakytlığa dönüşmüştür. Ancak bu lakaytlık, Şiî-Batınîlikte görülen ilhad ve ibaha ölçülerine ulaşmamıştır.

            XIII.asırda Anadolu'da müstakil zaviye sahibi olarak gördüğümüz bazı sufî hareketleri, ancak XVI. asırdan itibarewn çeşitli nedenlerle Bektâşilik şemsiyesi altında toplanmış; Bektâşilik yeni bir görünümle oluşumunu tammalamıştır. Aynı kültürel çevrede oluşan Ahilik de, bu dönemde esnaf locaları halinde yarı resmî bir hüviyete bürünerek büyük ölçüde şehirlerde faaliyet gösterdiği için, onların boşalttığı sosyal alan taşrada bazı Alevî zümreleri tarafından kullanılmıştır. Dolayısıyla açık tezahürlerini ve uygulama biçimlerini XIII. asırda Ahi fütüvvet teşkilatında gördüğümüz çeşitli inanç motifleri, merasim adap ve erkanı dua ve nasihatler, Alevî-Bektâşî zümreleri tarafından devam ettirilmiştir.