İnsan ilginç bir varlık... Mukayyed yapısına rağmen sanki birey olarak ya da toplu halde içinde bir sonsuzluk kabiliyeti taşıdığı gerçeğini dışa vurmadan hayat bulamayacağını her an ilan edebiliyor. Denize dalmak gibi bir şey yaptığı... Bilen insan, insanlık'ın mana denizinin diplerine iyi bir yolculukla hayati malzemeyi toplayabiliyor. Bilmeyen, bildiği kadar... Herkes kendi kabiliyetince...Sonsuzluk deryasından devşirdiği latif/manaya dair anlamı, dünya imkânlarının sınırlılığı nispetinde eliyle yoğuruyor, bir şekle sokuyor. Allah'ın Âdem'e tüm isimleri öğrettiğini Allah, Kelam'ıyla bize haber veriyor. Bu, yeryüzü imkânları dâhilinde Âdem'in bilmediği hiçbir şey yoktur, anlamına gelir; görünürler dünyasına çıkmış olsun ya da çıkmamış olsun her şeyi bilir, demektir. Çünkü eşya, isimlerle bilinir. Hiç olmazsa "şey" diye isimlendiririz eşyayı.
Şu anda ben ne yapıyorum? Âdemoğlu olarak kendimin bir cüz'ünü tezahür ettiriyorum, yazı aracılığıyla. Bir çeşit kuvveden fiile çıkma işi yapıyorum. Her insan bağlı bulunduğu ismin ya da isimlerin tesiri altında bunu yapar. Bunun ancak ilahi murada uygun yapılması insana mutluluk verir. İman dediğimiz şey de, herhalde, her insanın kendini diğer bireylerden ayrı kılan Kamil Âdem (Hz.Muhammed)'den miras aldığı ismin kaynağının ne olduğunun bilincini taşıması demektir. İnsan Hakk'ın Âdem'e öğrettiği isimlerin cüz'i mirasçısıdır ve bu isimleri de Âdem Hakk'tan miras almıştır. Hakk'ın bu isimleri Esma-i Hüsna olarak isimlendirilmiştir. Şu halde insanoğlunun her biri Hakk'tan gelen bir veya birçok ismin rabliğinin teshiri altında yaşamaktadır ve dünyayı anlama ve işleme eylemini ait olduğu ismin zaviyesinden bakarak gerçekleştirmektedir.
Ameller niyetlere göredir. Niyetler de kişinin iman kalitesine göre şekil alır. Amel bir bakıma Allah'ın "Zahir" ismine izafeten "Batın"daki imanın zahir ettirilmesidir. İman ile niyet arasında latiften/yukarıdan kesife/aşağıya doğru dikeyine bir iniş; niyet ile amel arasında da yatay bir yayılış ilişkisi vardır. Yazmak da iman-niyet-amel çizgisi üzerinde bir yol tutmuştur ve yazar bu çizgi üzerinde kendisine ait birtakım özellikleri zahir ettirmektedir.
Hal böyleyken, Hatem-ül Enbiya olan bir Rasül'ün okuma -yazma bilmemesini nasıl anlamak lazımdır? "Okuma-yazma"daki okuma'dan maksat, yazılı bir metni okumak, anlamındadır. Yoksa Allah Rasülü, Allah'dan aldığı Vahyi / Kur'an'ı ashabına /insanlara okur idi. Yani, "mühürleyen, son" Nebi, yazmayı bilmezdi ve bu bilmemeyi de bilinçli seçmişti. Şu halde, yazmak, insanlığın "Muhammedi Hakikat" kıvamında bir kemali için kesin şart olan bir şey değildir. Fakat Allah Rasülü, Kur'an'ı yazdırmıştır sahabelerine. O zaman, yazmak değil, yazdırmak mı? Her ikisi de... Allah Rasülü, "Kâinatın özü" olma vasfıyla birincisini tercih etmedi; ikincisini tercih etti, yani yazdırmayı. Bu bir anlamda da Kur'an'ın bir Nebi tarafından değil de, nebi olmayan belli sahabeler tarafından yazıya geçirildiğini, harflendirildiğini göstermez mi? İşte bu, sahabelere yüzde yüz güvenin iman derecesinde şart olduğunu bize ispat etmektedir. Gerisi açık hüsran...
Yazmak, harf sembolleriyle bir ifadeyi zemine aktarma işi olduğuna göre, Allah Rasülü niçin Vahyi sadece sesli okudu da, yazma işini vahiy kâtiplerine havale etti? Yazmak, harf sembolleriyle direk ilgilidir ve yazan, bu sembolleri kullanır. Mutezile'nin, Allah Kelamı'nın mahlûk olduğuna dair iddiasına Ehl-i Sünnet'in cevap olarak "Kur'an'ın sadece okunurken okuyanın sesi-sesle beraber çıkan Kur'an ifadesi değil- ile yazmayla ortaya çıkan harf sembollerinin-sembollerin altındaki ifade değil- mahlûk olduğu"nu ortaya koymasını dikkate alarak biz de, acaba Allah Rasülü'nün, vehbi/ümmi (Allah tarafından direk verilmiş) beşeriyetine kesbi (sonradan kazanılmış) bir beşeriyet sıfatı eklemek istemeyişinden dolayı mı yazmayı öğrenmediği sonucuna varabilir miyiz? Mübarek sesi, doğuştan gelen nebiliğine bağlı beşeri bir parçası Allah Rasülü'nün...Yazmak öyle değil, sonradan öğrenilmesi gerekir. Hani şu, hurmaların aşılanması meselesini hatırlayalım. Yazmak da Allah vergisi ama vesileler farklı. Yazma bilen kâtiplere yazdırıyor Vahyi, Allah Rasülü. Kendisi, dolaylı olarak yazıya geçirmiş oluyor. Çünkü her sahabe Merkez Peygamber'in bir uzvu halinde Kur'an'ın nazil oluş sürecine bizzat hayatlarıyla katılmışlardır. Sahabeler, Hz.Peygamber'in toplumsal açılımıdırlar ve kâmil Kur'an ancak kâmil bir topluluğun tatbikiyle kâmil olarak tamamlanabilir. Vahiy kâtipleri de Son Nebi'nin bir uzvu olarak Allah Rasülü'ndeki kâmil yazma kuvvesini fiile geçirdiler ve bu kuvvenin somut göstergeleri oldular. Onlar, Kur'an'ı yazmakla Allah ve Rasülü'nü yazdılar. "Allah, insana kalemle yazmayı öğretti" Allah'ın Elçisi de "yazın" buyurdu. Bize düşen de emre itaat...