İnsanın esrar perdesini araladığı mekân; mağara. Küçüğüne "ğar", büyükçe olanına "kehf" deniyor. Yapısına insan eli değmemiş, Allah yapısı tabii ev, barınak sığınak... Yer altında yahut dağlarda bir oyuk şeklinde; insanı şehir karmaşasından kaçıp tek başına kalmaya çağırır adeta. İnsan elinin değmediği bu yapı, "elini insanlardan çek, elini mânâya ver" der gibidir; çünkü "bana insan eli değmedi" diyerek mânânın, tecridin senfonisini okur mağara. Çaldığı melodiye insanlığın kulak vermesini ister, bu melodinin nağmelerine insanın kendi mânâsının notalarını yerleştirmesini ister ve maşukun âşıkını peşinden koşturması, kendine çekmesi gibi insanı kendine çeker.

 

l

Zaman devrini tamamlayadursun, insanlık ehramının "Zirve İnsanı" zamanın zirve noktaya çok yaklaştığı anlarda mağara (Hira)ya gidiyorlar ve orada inzivaya çekilerek kendi halleriyle meşgul oluyorlar. O sıralar Mekke halkı ticaretle meşgul. Panayırlar düzenleniyor binbir coşkuyla, bu panayırlarda, Mekke semalarında kelâm kudreti şiirin uğultuları dolaşıyor, ilk yedi şiiri Kabe duvarlarına altın harflerle asıyorlar.  Fakat  maddeye şekil vererek yaptıkları  putlara  tapıyorlar.  İşte bu maddecilik  karmaşası  arasında  "Kâinatın efendisi" Hira  mağarasına çekilmiş, ibadetle  meşgul.  Puta  bulaşmamış  bir soydan gelen  Haşimî soyunun "Zirve insan"ına Mekke halkı, bu sıradışı hale mukabil "Muhammed Rabbine aşık oldu" diyerek durumu umursamıyorlar, inzivanın insanlardan uzaklaşarak kendi halinde, kendi haliyle meşgul olma mânâsına nazaran Hira mağarası, "Zirve insan"ın sadece Rabbiyle başbaşa kalmasına yer oluyor. Ve sonunda sırların sırrı bir keyfiyetle, "Oku" emriyle ilk vahyi Hira'da alıyorlar. İnsan eli değmemiş vahyi insanlara açıklama emri aldıktan sonra Mekke halkına sapmışlığa karşı doğruluğun manifestosunu okuyorlar. Halk şaşkın, hiç duymadıkları kelâmı dinliyorlar. Şiirleri alt üst olmuş vaziyette. En yüce mânâların toplandığı mekândan en yüce kelâm harikasının sözleri artık Mekke semalarını çınlatmakta. Nihayet mağaraya dönüş sona eriyor ve  mağaradan  başlattığı  mânânın  maddeye hakimiyet davası şehirde devam ettiriliyor. Maddecilik hakimiyetine karşı tecrîd kılıcının çekilmesine mekân oluyor Hira mağarası. Maddenin mânâsı; her şeyin mânâsının tohumu orada atılıyor.

 

Ve inkâr. Tepkiler, işkenceler, akıl almaz cinayetler, insanlığın sapmışlığının kâmil görüntüsünü bize anlatıyor. Maddeci saltanat can çekişmekte. Ekonomik ambargolar, bedenî işkenceler, servet, makam ve dünya süslerine ait teklifler, "Zirve insan"ı mağaradan aldığı emirden döndürmüyor. Maddî zincirlerle mananın zincirlenemeyeceğini anlayamıyorlar. Tahammül edilecek gibi değil.  Netice; hicret emri gelmiştir, isitkamet Medine. "Kâinatın Merkezi" dostlarının önden gitmelerini sağladıktan sonra, yatağına ilmin kapısı bir yiğidi, Hz. Ali'yi bırakarak yanına sadakatin başka hiçbir beşere kısmet olmayan timsali, en yakın dostu Hz. Ebubekir'le birlikte yola çıkıyorlar. Mekke'nin putperest elitleri güllerin selama durduğu insanın en yakın dostuyla yola çıktığını öğrenir öğrenmez peşlerine düşüyorlar. Varlığından taşın suya suyun taşa karıştığı "Zirve insan" durumdan haberdar. Bu seferki sığınak yeri Sevr mağarası. "Âlemin Özü" ile Hz. Ebubekir yalnızlar. Putperestler tarafından farkedilmekten korkan Hz. Ebubekir'e "Âlemin Özü", "Allah bizimledir" diyerek O'nu sakinleştiriyor, işte bu sırada Hz. Ebubekir'e "Âlemin Özü" dilini damağına yapıştırıp kalben- ki insanın kendi öz mağarasıdır- zikretmesini emrediyorlar. Ve böylelikle İslâm tasavvufundaki hafî (iç-gizli) eğitim sırrı telkin ediliyor. Tecridî hakikatin müşahhas maddeciliğe karşı ilk çıkışı Hira mağarasında olmasına nazaran, bu dinin tecridi eğitim sırrı da Sevr mağarasında başlangıç yapıyor. Yani insanın maddesinden sıyrılıp madde ötesi tecride erme sırrı Sevr'den start alıyor. Böylelikle "insanlığın Ufku", bu iki mağarada başlatmış oldukları mânâ hareketini Medine'ye ulaştıkları zaman da devam ettiriyorlar. Artık zamanın devrini yapa yapa zirve noktaya ulaştığı anda, yani vahyin tamam olduğu, veda vaktinin geldiği sırada mânânın maddeye hakimiyetini kurumlaştırmış oldular. Arap Yarımadası'nı mânâya teslim ettikten sonra bütün dünyanın bu mânâya teslim edilmesini öğütlediler ve aşk güneşinin sonsuzluk yurdunu ışığa boğduğu bir günde, merkez, dünyadan ahirete kaydı.

 

II

Yine zamanın zirve noktaya tırmanmaya geçtiği devirler... Milâdî IV. yüzyıl... Kur'ân'daki Kehf Sûresi'ne nazaran, tarihçi Muhammed B. İshak'ın nakline göre incil ehlinin işi alt üst olur, içlerinde suçlar büyür, krallar azgınlık eder. Bu krallar putlara tapıyor, putlar için kurban kesiyorlar. Bu konuda ileri gidenlerden biri de Rum krallarından Dekyanus, Rum ülkesini dolaşıp putperestliği kabul etmeyen İsevîleri öldürüyor. Nihayet Ashab-ı Kehf'in şehri olan 'Dakinos'a iniyor. İner inmez iman ehlinin takip edilmesini ve yakalanmasını emreder. Tevhide inananları yakalatır ve pulculukla ölüm arasında tercih yapmaları için tehdit eder.

Bunu gören birkaç genç, Rum soylularından ya da kralın bürokratlarından hür gençlerdi bunlar- ki Fransızların 'Grand Ansiklopedicinde 'Sept Dormons-Yedi Uyuyanlar' adı verilen yedi kişi olma ihtimalleri yüksek bu gençler durumdan etkileniyorlar. Bu gençler gözyaşları dökerek Allah'a dua ediyorlar.

Bu gençlerin durumunu istihbaratı krala ihbar eder. Kral gençlere putçuluk ya da ölüm arasında tercih yapmaları için onlara süre tanır. Kralın bu tehdidi karşısında gençler mağaraya (Kehf) sığınırlar. Allah'tan rahmet ve kurtuluş dilerler. Tam üç yüz dokuz sene mağarada uyutulurlar. Üç asır sonra uyandıklarında ülkelerinde yönetimin   değiştiğini   ve   adaletli   bir  yönetimin   işbaşında   olduğunu   görürler. Rahmetin gerçekleşmiş olduğunu arkadaşlarından birini alışveriş yapmak üzere şehre   gönderdiklerinde   paralarının   geçmediğini   öğrenince   anlarlar.   Sorup, soruştururlar; adaletin kılıcı saltanat sürmektedir. I

II

Şimdi eski Yunan... Zaman zirveye tırmanmaktan uzak seyrediyor. Sahte tanrılar ve putperestliğin yoğun yaşandığı Yunan... Sokrat'ın tevhidi (monoteist) fışkırışı ve Atinalıları tanrıyı birlemeye çağırışı... Sonuç; zehirlenerek öldürülme. Sonra Sokrat'ın talebesi Eflâtun; Yunan'ın ikinci ayağı. Yine materyalizmden uzak görüşleriyle tanınır. Önce "Sokrates'in Savunması"nı yazar, arkasından "İdealizm" görüşünü ortaya atar. Bu düşüncesini mağara benzetmesiyle temellendirdiği eserinde aslında anlattığının kendi halimizin tasviri olduğundan bahseder. "Bir mağara düşün dostum..." diye başlar gerçek ve gölgeyi anlatmaya. "Girişi boydan boya gün ışığına açık bir yeraltı mağarası"dır görünürler dünyası. Dışarıya çıktığın anda hakikat gözlerini kamaştırır. Aydınlığa alışmak hiçbir zaman kolay değildir. Meseller âlemine yükselen ruh, gözlerini kaybetmiş ve saçmalıyor olma pahasına hakikati bilmekten yana huzurlu, bilmeyen ve bilmediğini bilmeyenlerden yana kederlidir.

Görünen o ki, teşbih-teşhis aşırılığından müteşekkil materyalizm düzlemine karşı teşhis-tecrid dengesi çerçevesindeki madde-ötesi anlayış derinliği, kaynağını mağaradan almış bulunuyor. Âlemin özü insan, insanın özü de kalp hakikati olması bakımından insan, kendi öz mağarası olan kalbin hassasına erebilmenin öğretisini mağaradan alıyor. Gazalî, insan kalbindeki "Nokta-i Süveyda"dan bahseder. Yani kalbin kara deliği. O halde insanın kendi öz mağarasına (kalbine) açılan bir kapı olmuştur nokta-i süveyda. Yani insanın madde-ötesi mânâ âleminden devşirebildiği hakikatler bu kara noktadan kendi mağarasına yani kalbine akıyor.

İnsan, âlemin (İnsan-ı kebir-büyük insan) mağarasında yazılan senfoninin notalarını âlemin özü olma bilinciyle kendi öz mağarasına yönelerek okuyabilmeli ve insanlığa okutabilmeli.

Çağımızın buhranı, sınırlı somut dünyadan sıyrılıp manevî (kozmik) özgürlüğe koşturacak mağaraya kavuşamamasının buhranıdır. O halde insan, mağarada yazılan senfoninin kapısını ancak kendi öz mağarasına yönelerek açabilir.

Mağara'sız değiliz.

 

 

Descartes, ruh ile maddeyi birbirinden ayırdı. Ruhu, dünyevi aklın görüş alanı dışında ilan etti ve madde ile aklı anahtar-kilit gibi birbiriyle uyumlu gerçek iki cevher olarak kabul etti. Maddeyi idrak ediyoruz, şu halde gerçeklik maddededir, dedi. Dekart, böylece, ruhi akılla maddi aklı da birbirinden ayırmış oldu. Maddeyi ruhtan mutlak olarak tenzih etti. Dekart, Hıristiyan-Batı kültürü içinde yetişmiş bir filozof olarak Hz. İsa'nın dünyevi işlere karıştırılmaması gerektiğini de böylece ima etmiş oldu. Çünkü İsa Ruh'tur. Bu düşünce, Batı akılcılarının İslam filozoflarından( Örn. İbn-i Rüşt'ten) etkilenerek kiliseyi sosyal ve bilimsel alandan tahliye etme girişimlerine tümden Hz. İsa'yı maddi alan tasarrufundan men ederek destek çıkmış ve son noktayı koymuş olmalıdır.

     Aydınlanmacı akılcıların bu tezi, insanı kesin bir çizgiyle ikiye ayırmış oldu. İnsan mana ve madde olarak iki parçadır ve mana şehadet aleminde görünür olmadığından dolayı kutsaldır ve O'nun işi Tanrı'yladır. Madde ise kendi determinel yapısı içinde insan aklının idrak alanı kapsamında varolabilen tamamen seküler bir unsurlar bütünüdür. Yani kutsal değildir. İnsan ve mevcudat için "kutsal olan-kutsal olmayan" şeklinde bir düel yapı tanımına gitmekle kartezyen düşünce, ruhun (mananın) egemenlik alanı ile maddenin egemenlik alanını birbirinden ayırmış oldu. Bu da ontolojik laiklik olarak tanımlanabilir.

     İslam düşüncesi, köklerine Antik Yunan'da rastladığımız bu ayırım mantığına Gazali eliyle karşı çıktı. Bu düşünceye göre, kainat ilahi esmanın tecellisine aynadır. İlahi esma ise Allah'ın zatından ne ayrıdır ne de O'nun gayrıdır. Bu, şu demektir: İlahi esmanın tecelli düzlemi olan kainat, Allah'ın kendisi değildir fakat Allah'ın kendisinden tamamıyla ayrılmış da değildir. Dikey anlamda yaratma, sevketme noktasında Allah'ın tasarrufu dışında görülemez; yatay planda ise Allah, kainatın maddi suretlerinin faniliğinden münezzehtir. Çünkü Allah, Baki'dir.

     İlahi isimlerin toplu halde en mükemmel tecelligahı insan-ı kamil' dir. İnsan diğer varlıklara nazaran daha mükemmeldir ve hatta o varlıkları teshir edebilecek kabiliyette yaratılmıştır. İlahi esma mükemmel olduğuna göre, kamil yansımasını varlığın en güzel kıvamda yaratılmış olanında gösterir. Bu tecelliyi en güzel şekilde gösterebilen insan-ı kamiller, peygamberlerdir. Ferdiyet planında ise bu peygamberlerin bir toplam mükemmelliğine sahip olan Hz. Muhammed (S.A.V.) dir.

    Hatem-i Enbiya olan yani tüm nebilerin bütün özelliklerini en son mühürleyen Allah Rasulü, ilahi isimlerin en olgun şekilde mana ve zahirde tecellisini de mühürleyendir. Tamlık içerisinde ilahi tecelliye aynalık edebilen yaratılışıyla Hz. Peygamber sürekli kamillikte yaratılıyor oluşuyla Allah ile tam bir irtibat halindedir fakat beşeri faniliği/sınırlılığı bakımından Allah, O'ndan münezzehtir.

     Buna göre, Allah, alemden münezzehtir; alem, Allah'tan münezzeh değildir. Allah, Allah Rasülü'nden münezzehtir; Allah Rasülü, Allah'tan münezzeh değildir. Allah Rasülü, alemden münezzehtir; alem, Allah Rasülü'nden münezzeh değildir.    

KONYA TOPRAĞI

Her insan bir Adem'dir. Ve her insanın çamuru, Adem'in çamuru nerede yoğrulduysa orada yoğrulmuştur. Yani çamurumuzun karıldığı yer Cennettir. Biz cennetteki çamurumuzu alır gelir yeryüzüne toprak yaparız. Yeryüzünde ne kadar toprak varsa hepsi insanların cennetten getirdikleri çamurdan ibarettir. Şeytan kuruttu çamurumuzu... Ateşiyle kuruttu... Nefsimizi kattık içine; katılaştı... Aslımızı unuttuk, kendimizin bu dünyaya ait olduğu vehmine kapıldık. Put yapmak için katı yürek gerek, çamuru katı kılmak gerek...

İnsan toprağını nereye serdiyse orası onun için dönüş yeridir. Hayatınızın bir kısmı şurada geçmiş, bunun önemi yok; nerede ölümle toprağa girdiyseniz vatanınız orası demektir; o toprak sizi içine alır, kuşatır, içinde eritir çayın şekeri erittiği gibi.

Konya'nın toprağını Mevlana serdi, düz serdi, engebeli sermedi. Kendi yaratıldığı cennet çamurundan o gönül deryasının bereketiyle seviye kattı Konya'nın toprağına. Dönerek kardı Konya'nın çamurunu. Katışıksız kardı tevhid ruhuyla, her yeri Tek'liğe işaret olsun diye düz etti. Şeytan geldi yine kuruttu çamurunu Konya'nın, ateşiyle. Mevlana yoktu o zaman Konya'da. Yokluğunu fırsat bildi zamanın Ahmed'inin.

Kültür dediğiniz nedir ki; topraktır. Konya kültürü demek, Konya toprağı demek. Mevlana'nın mayası vardır Konya toprağında. Mesihiyyetin mayası vardır. Dirilticiliğin mayası vardır.

Mevlana'nın balçığında mündemiç(içkin) olan özü, Konya toprağına tohumlarını saçtı.O toprağa ayağını basan insan, Mesnevi'nin bizzat Mevlana'nın kaleme aldığı ilk beyitlerindeki ney'in ayrılık acısını çeker oldu.Mevlana'nın çektiği gibi.

Bu ayrılık acısı nedir? Biz insanlar, Hakk'ın yaratmasıyla Hakk'tan uzak, dünyaya yakın olduk. Bizi Hakk'tan nefsimiz ayırdı. Ruhumuz, bu beden kafesinde ayrılığın şarkısını söylemekte. Bu konum, İblis'e yakın bir konumdur. İnsanı bu ıztıraptan ancak nefsini ve bedenini aşması kurtarabilir.

Mevlana'nın Konya'nın toprağına üflediği Hakk'a yakın olmayı aşkla istemeyi hedefleyen velayet(Allah dostluğu/velilik) nefesi, Konya kültürüne cevher olmuştur. Bu kültür, Allah ile birliktelik kültürüdür.

Kültür kavramı, Batı konseptüalistleri tarafından net bir tanımı yapılmamış olmasına ve Cemil Meriç'in "ne olduğu belirsiz" dediği cinsten bir kelime olarak çok yoğun kullanılmasına karşın biz bu kavramı toprağa bağlı tarafıyla "irfan" kavramı yerine kullanıyoruz ve bu bağlamda Konya kültürü dendiği zaman, Konya toprağının kendi üzerinde ayağının izinin görünmesinden rahatsızlık duymadığı insan tipinin mayasının işaretlendiğini söylemiş oluyoruz.

Hatem Rasül Hz.Muhammed(a.s)'den önceki her peygamber, kendi kavminin kültürünün seslendiricisi ve kavminin vicdanı olduğu gibi Allah Rasülü'nün ümmeti olan O'nun takipçisi veliler de kendi etraflarını halkalayan toplumlarının/kavimlerinin vicdanıdırlar.

Mevlana'nın kavmi Konya halkıdır. Mevlana, kitabı olan Mesnevi'nin anlaşılabilir ve yaşanabilir kılınması için Konya'da yaşamayı seçmiştir. Çünkü Konya Mesnevi'ye ilk muhatap olmayı ve yazıldığı süreç boyunca O'nun söylemlerini hayatlarına geçirmeyi ve böylece Mesnevi'deki her beytin anlamını muhkemleştirmeyi ve somut madde alemindeki görünüşünü gerçekleştirmeyi yaratılışları itibariyle hak eden bir toplumun yaşadığı bir mekan olma vasfıyla toprağında Mevlevi bir istidat taşımaktadır. Kur'an nasıl Mekke-Medine hattı üzerinde inişini ve tamamlanışını gerçekleştirmiş bütün insanlığa hitap eden bir kitap ise, bu kitabın mirasçısı Mesnevi de Kur'an'ın açıklayıcısı rolüyle yazılışını Konya'da tamamlamış olarak bütün insanlığı hakikatin inceliklerine davet eden bir kitap olmuştur.

Kureyşliler , Kur'an'ın iman ve şirk kutuplarını açıklarken bütün bu kavramların toprak üstü görünüşüne yani somut bir elbiseye bürünmelerine vesile teşkil etmişlerdir ve böylece bütün insanlık için Kur'an'ın kaynak bir fiili tefsiri olmuşlardır.Kur'an'ın iniş mekanlarında son(uç) Nebi'nin etrafında halkalanan insanlar, kimisi taraftar oluş kimisi de karşı çıkış noktasında O'nun Kur'an'ı açıklayışına yardımcı olma rolünü hakkıyla yerine getirmişlerdir.Şirk bile şirkliğinin hakkını O'nun zamanında vermiş,Ebu Leheb gibi şirkin anıt şahsiyetleri ,Kur'an'ın kaçınılması gereken şirkten muradının ne olduğuna dair meselenin böylece halledilmesine hizmet etmişlerdir.

Bunun gibi, Konya'nın kültürel kodlarına temas ederken bu tür nüanslar göz önünde tutulmalıdır. Konya, Mevlana etrafında halkalanan insanların memleketidir ve tarihsel varoluşunu Mesnevi'ye borçludur. Mevleviliğin tatbik sahası olma vasfıyla Konya, Mesnevi'nin dostlarını da, düşmanlarını da bünyesinde taşıyarak günümüze kadar diriliğini korumuştur. Şu halde Konya'nın imanını da, şirkini de bilmek isteyen varsın Mesnevi'nin iman, nifak, şirk kavramlarına nasıl açılım getirdiğine bir baksın. Mevlana döneminin Konya'sının bu konulardaki genel davranış biçimi, Mesnevi'nin ilk somut proto-tefsiri olma özelliğine sahip olarak bütün insanlık için evrensel bir değer taşımaktadır. Mesnevi'ye karşı duranıyla, tabi olanıyla, folklor malzemesi haline getirip anlam'ın içini boşaltarak güya Mevlevi geçineniyle Konya, Mevlana'nın hem Mekke'sidir hem Medine'sidir ve Mevlana olgusu bağlamındaki kutsallığını korumaktadır.

Netice şudur: Mevlana, serdiği ve şekillendirdiği bu toprağın insanıdır ve bu toprağın altında yatmaktadır. Gerçek dünyevi vatanı da Konya'dır.

Bebek, düşmekten korkmaz. Düştüğü zaman acı duyar ve bu acıdan dolayı ağlar. Korkudan dolayı değil. Bu, bebekte korku duygusunun latif/az yoğun bir seyir takip ettiğini gösterir. Çünkü, bebeğin Allah ile ilgisi yenidir ve beşeriyet yönü zayıftır. Maddesi olgun bir madde değildir. Çocuğun asıl vatanı cennettir. Dünyaya geldiği zaman ağlar. Dünyaya gelmesi, yeryüzüne inmesi anlamına gelir. Ağlaması, vatanından ayrıldığı ve bu yeni vatanına yabancı olduğu içindir. Bir de, pişmanlık duygusundan kaynaklanır. Bu açıdan bebek, annesinden doğar doğmaz Hz. Adem'i taklit eder, çığlık içinde ağlar.  Adem, niçin yeryüzünde uzun süreler boyunca ağlamıştı? Cennette iken Allah'ın "aman yaklaşma! "diye uyardığı ağaçtan yemişti ve bu dünya meyvesini yediği için Adem' in hakkı, dünyaya indirilmek oldu. O da yüce cennet mertebesinden daha aşağı olan dünya mertebesine indirilince pişmanlıktan ağladı, tevbe etti, dünyada cehennem ağacına (küfre ve günahlara) yaklaşmayacağına söz verdi, sözünü tutunca, nebi kılındı. Biz insanlar Adem gibi cennette yaratılırız ve hepimiz o yasak/ dünya meyvesinden yediğimiz an, anne rahmine düşürülürüz. Anne ile baba cima ettiği an, o anne-babadan doğacak insanın cennette iken meyveyi yediği andır. Cimadan elde edilen lezzet ile o cimadan doğacak insanın cennette meyveyi yediği anda elde ettiği lezzet arasında bir mütekabiliyet/ayniyet vardır.

 

Adem, cennette iken cennet kıvamında bir veli idi; dünyaya indi, beşer kılındı ve nebi oldu. Kendisine sahife verildi. İnsanları cennet meyvesi yemeye çağırdı. Cehennem meyvesine yaklaşmamayı öğütledi.

 

Adem'in nebiliği, nebiliğin çocukluk dönemidir. Hz. İbrahim'in nebiliği, nebiliğin buluğ/akıl çağıdır. Allah Rasülü'nün nebiliği ise nebiliğin olgunluk ve tam kıvam çağıdır. Onun için O hatem-i enbiya'dır.

 

Yetişkin insanların bebeğe olan ilgisi cennete olan ilgisinden gelir. Çocuk, cennetten yeni gelmenin tazeliğiyle dünyadan ziyade cennete daha yakın durur. Bu sebeple mertebesi, yetişkin dünya insanından daha yüksektir. Mertebesi yüksek/ latif olan mertebesi düşük/kesif(daha beşeri, katı) olanı teshiri altına alır. Onun için biz çocuğu avutacağız derken onun teshiri altına girer, adeta çocuklaşırız. Yani, kesif yapımızla latif olana yöneliriz.

 

Velilik( velayet), nübüvvete( Peygamberlik anlamında değil, nebilik nurundan hisseli beşerilik anlamındadır. Bu durumun kemal derecesi, vahye açık nebiliktir.) nazaran çıkmaktır; nübüvvet ise velayete nazaran inmektir. Vahiy iner, ilham alınır. Nübüvvet nuruna mazhar olmak için öncelikle velayet nuruna mazhar olmak gerekir. Veliler, nübüvvetin başlangıç noktasını hedef alırlar. Eğer bir veli, sonunda nebi ise onun veliliği vehbi( Allah vergisi) bir veliliktir; nebi değil ise, veliliği kesbi( sonradan kazanılmış) bir veliliktir. Peygamberlerin hem velilikleri hem de nebilikleri sonradan kazanılmış değil, Allah vergisidir.

 

Velayete mazhar bir velide beşeriyyet kaygısı vehmidir; melekiyyet ise daha baskındır. Nübüvvete mazhar bir mü'minde ise melekiyyet daha vehmidir; onda beşeriyyet baskındır. Hz. İsa melekiyyet/velayet peygamberi iken, buna nazaran Hz. Musa, beşeriyyet/ şeriat peygamberliğini ön plana çıkarmıştır. İsa, semaya ve ahirete direk atıfta bulunurken, Hz. Musa kavmini kanun'a/ şeriata yani yeryüzüne nizam vermeye davet etmiştir. Allah Rasülü'nde ise hem velayet hem de nübüvvet kıvamdadır.

 

Kur'an-ı Kerim bize Allah'ın velilerinde korku olmadığını bildirmiştir.(Yunus suresi, 62.ayet) Korku yok demek, korku duygusu arızidir, yani aslında varlığı mevcut değil anlamındadır. Bebekte velilik kıvamı beşeriyyet kıvamına göre daha belirgin ve zahir olduğu için bebekte korku duygusu yoktur.

Allah Rasülü, Hz. Ali için "veli" tabirini kullanmıştır. Yani bu, nübüvvet nurundan ziyade velayet nurunu açık eden anlamında olmalıdır. Ayrıca, Hz. Peygamber, Hz. Ali'yi Hz. İsa'ya benzetmiştir. Hz. Ali'nin çocuk yaşta Müslüman oluvermesi, Hz. İsa'nın bebek iken konuşması gibidir.

 

Allah Rasülü, hicrette yanına Hz. Ebu Bekir'i arkadaş olarak aldı ve müşrik planını bozma adına yatağına Hz. Ali'yi yatırdı. Neden Ali? Çünkü Ali, velayet nuruna mazhardır. Bu bakımdan O'nda korku yoktur. O mübarek peygamber yatağında, müşrikler saldırdığı anda korku ile onlara karşı hareket etmeyecek birinin olması gerekirdi. O da Ali'dir. Müşrikler yatağı açtıklarında Ali'yi gördüler yatakta. Ali'nin hareketsizliği, bebeğin yataktaki hareketsizliği gibidir. Ali'den başka bir sahabe olsaydı o yatakta, mesela Hz. Ömer gibi, Ömer yatakta hareketsiz duramaz, hemen kalkar onlarla dövüşürdü, o zaman Peygamberimizin arzusu yerine gelmezdi.

 

Hz. Hüseyin, Kufe'liler konusunda yapılan tüm uyarılara rağmen Kerbela'ya ölümün üstüne gitti. Çünkü O'nda da korku yoktur. Kılıç üzerine üzerine gelmesine rağmen o hiç çekinmemiş, tedbir almamış ve şehid olmuştur. Tedbir alma ihtiyacı korku duygusundan gelir.

Hz. Ömer'de korku duygusu vardı ama o kahramanca her konuda korkusunu yenmeyi bilmiştir.

Allah'ın velilerinde korku yoktur. Allah'ın nebilerinde korku vardır ama onlar korkularını müspet kullanabildikleri ve aşabildikleri için bu açıdan da velilerden üstündürler.

MESNEVİ, KUR'AN İNCİL'İNİN FARSÇA BİR MEALİ MİDİR?

      Geçen haftaki yazımızda, Kur'an'ın, Allah Rasülü'nden önce gelmiş nebiler tarihi boyunca inzal olmuş meallerinden, birkaç örnekle bahsetmiştik. Bu yazımızın temel fikriyle bağlantılı olarak bu hafta, hatem-i enbiya olan Allah Rasülü'nün vefatından sonraki dönemlerde, daha kendisi inzal olmadan Kur'an'ın nebilere verilmiş meallerine benzer mealler Peygamber varislerine verilmiş midir, bunu yazacağız.

    Ne demiştik, kısaca hatırlayıverelim: Mesela İncil, Kur'an'ın Hz. İsa'ya verilmiş cüz'i bir mealidir. Tevrat, Kur'an'ın Hz. Musa'ya verilmiş İbranice cüz'i bir mealidir. Yani, Allah Rasülü'den önce gönderilmiş ne kadar nebi varsa her birine Kur'an'ın bir parçasının meali vahyedilmiştir. Demek oluyor ki, inzalinden önce Kur'an'ın yüz yirmi dört bin küsür sure yahut cüz halinde meali verilmiştir. Bu bir manada, Kur'an Arapçasının yüz yirmi dört bin küsür dile ayrılmış olduğunu ispat eder. Dinin tamamlanması ne demek? Dilin de tamamlanması demek. Nebilere verilen vahiyler Kur'an vahyine doğru bir tamamlanış ve toplanış seyri gösterirken, bu vahiylere ait lisanlar da, Kur'an lisanına doğru bir tamamlanışın birer unsuru olarak vazife almışlardır. Demek ki, dil, Kur'an Arapçasından ibarettir; vahiy, Kur'an'dan ibarettir; rasüllük ve nebilik Hz. Muhammed'in rasüllüğü'nden ibarettir; tarih, altmış üç yıldan ibarettir; ev, Kabe'den ibarettir; toprak, Kabe'nin üzerine oturduğu topraktan(Mekke-Medine ve civarı) ibarettir; hayat, O'nun hayatından; ölüm, O'nun ölümünden ibarettir. Gerisi, bütün bunların tafsilatı yani ayrıntısından ibarettir.

    Kur'an'ın geçmişe dönük, İncil, Tevrat gibi bir nevi meal hükmünde ayrıntısından bahsettikten sonra, artık Kur'an, inzal olduktan sonra O'nun öncekilere benzer meallerinin Peygamber varislerine verildiğinden bahsedebilir miyiz? Bahsedebiliriz. Bunun böyle olması kadar tabii bir şey olamaz. Ama bir farkla...

    Fark şu: Mesela, İncil'den yola çıkarak, İncil'in yeryüzünü şereflendiriş aşamalarına bir göz atalım... İncil'in varlık ile ilk muhataplığı, Hz. Adem'in, Allah'ın kendisine öğrettiği isimleri(esma-i hüsna) bilmesi ve o isimleri saymasıyla başladı. Aslında o isimlerin her biri, Adem'den sonra gelecek olan her bir peygamberin öz'ünü oluşturuyordu. Gelecek her nebi, kendi yaratılışında varolan ismin teshiri altında nebilik edecek ve kavimlerine o ismin Adem'deki varlığını hatırlatacak, o ismin sırat-ı müstakim'ine kavmini davet edecekti. Hz. İsa da bu nebilerden birisiydi. Adem, Hz. İsa'nın mazharı olduğu ismi ya da isimleri bilmekle, İncil'in özünü bilmiş oldu. İncil'in manasını içkin olan bu isim ya da isimleri saymakla da İncil'i varlığa vazetmiş oldu. Sonra Adem yeryüzüne inince, kaynağı bu isimler olan "sahife", İncil'i de muhtevi olarak Adem'e vahyedildi. İncil, böylece yeryüzünde kendini ilk defa göstermiş oldu. İncil'in ikinci kez görünüşü Hz. İbrahim'e verilen "sahife" vesilesiyle oldu, çünkü, Hz. İbrahim, Hz.Adem ile Hz. Muhammed arasında gelen, Adem ile Allah Rasülü'nün ortası bir yaratılış kıvamında bir peygamberdir. Adem' deki esma-i ilahiye kuvvesi, şehadet aleminde daha fazla somut halde boyut kazanarak Hz. İbrahim'de fiili hale geçmiş ve Allah Rasülü'nde maddi manevi kemalini bulmuştur. Şu nokta gözden kaçmamalıdır: Bilindiği gibi, Allah Rasülü'nün çağrısının umumi olması gibi Hz. Adem ve Hz. İbrahim'in çağrısı da umumidir. Diğer nebilerin ki gibi belli bir kavme has değildir. İncil, Hz. İbrahim'in sahife'sinde Adem' in sahifesi'ndeki duruşuna nazaran daha somut ve ayrıntılıdır.

    İncil'in, "yalın/kitab bir İncil" olarak inmesi peygamber'inin yaratılmasıyla mümkün oldu. Bu, İncil'in nev-i şahsına münhasır bir şekilde vazedilme ve  uygulanma şartlarının oluştuğuna da işarettir.Hz. İsa'nın varlığının temeli olan ilahi isimlerin somut olgunlukta arz üzerinde görünme ihtiyacı, İsa'nın bu isimlerin nebi'si olarak görevlendirilmesine ve İncil'in de bu peygamber'e bir "kitab" olarak gönderilmesine yol açmıştır.Çünkü, her bir ilahi isim, bir ahsen-i takvim'de yerini almak ister.

    Her bir ilahi ismin, nebiler'i aracılığıyla yeryüzünde -kamil olarak- madde ve mana cepheleriyle Hatem-i Enbiya'ya doğru uzanışını ve ilerleyişini tamamlaması, tarihi Allah Rasülü'ne doğru dürmesi ve kemalini O'nda bulması gibi, İncil de kemalini Hz. Ahmed'de tamamlamıştır. Yani İncil, geldiği "kaynağa" geri katılmış, Hz. Muhammed'in Ahmediyetini göstermek adına Kur'an sahifelerinde mazmun olarak tekrar Kur'an'la birlikte inzal olmuştur.

    Bu, İncil'in "nübüvvet vahyi" ile son inzal oluşudur. Çünkü, Hatem Nebi'den sonra artık nebilik sona ermiş, nebiliğe varislik dönemi başlamıştır. Zaten bütün nebilerin ve kitapların kemalini bulduğu ve Hz.Muhammed (s.a) ve Kur'an'ı Kerim olarak tamamlandığının tasdiklendiği ve bu çerçevede zamanın zirve noktada bulunduğu bir durumdan sonra peygamber gönderilmesi ilahi hikmete aykırı görünmektedir. Nebiler, Kur'an henüz önlerinde olmadığı için nebilik yaptılar ve vahiy aldılar. Aksi takdirde onlara "varislik" yapmak düşerdi.

    Allah Rasül'ünden sonraki dönem velilik/varislik dönemidir. Nebiler, nasıl Hz. Muhammed'in açılımı ise, veliler de aynı şekilde Son Nebi'nin ileriye dönük açılımı olmak durumundadırlar, çünkü, dürülen ve bir zamana toplanan tarih, tekrar eski halini almak için gerilmek ve yayılmak istidadını taşımaktadır da ondan. Hz. Muhammed(s.a) , kendisinden önceki zamanların tarihini nebilerle yazmış; kendisinden sonraki zamanların tarihini de velilerle yazmaktadır. Şu halde, velilere de kitab verilmek, bu durumun mukadder sonucudur.

     Demek ki, Molla Cami'nin, Mevlana için söylediği "peygamber değil ama kitab'ı var" sözü yerinde söylenmiş bir sözdür. Zaten, Hz. Mevlana da, başta Mesnevi olmak üzere verdiği eserlerin "Kur'an ile nazil olmuş İncil"in bir meali olduğunu ima etmiştir; "ben Ahmed'im" diyerek. Çünkü, Hz. Muhammed'in ismi İncil'de "Ahmed" olarak geçmektedir. Dolayısıyla Mesnevi, İncil'in Hz. Mevlana'ya verilmiş Farsça bir mealidir ve bu da Mesnevi'nin, Allah'ın, velisine, velilik vahyi/ilhamıyla verdiği bir nevi Kur'an meali olduğu anlamına gelir. Yunus Emre'nin şiirleri ve hayatı, Allah'ın Yunus'a Türkçe ilham ettiği, Kur'an'ın bir nevi mealidir. Bunun gibi, Allah'ın veli kullarına, onların Kur'an'dan varislik yoluyla aldıkları anlamı, ilham yoluyla destekleyerek yazdırdığı birçok Kur'an meali vardır. Bunlar içinde Kur'an'ın bir yönünün meali olanlar olduğu gibi, Hz.İbrahim'in sahifesine benzer şekilde Kur'an'ın bütününün meali olanlar da vardır.