Bebek, düşmekten korkmaz. Düştüğü zaman acı duyar ve bu acıdan dolayı ağlar. Korkudan dolayı değil. Bu, bebekte korku duygusunun latif/az yoğun bir seyir takip ettiğini gösterir. Çünkü, bebeğin Allah ile ilgisi yenidir ve beşeriyet yönü zayıftır. Maddesi olgun bir madde değildir. Çocuğun asıl vatanı cennettir. Dünyaya geldiği zaman ağlar. Dünyaya gelmesi, yeryüzüne inmesi anlamına gelir. Ağlaması, vatanından ayrıldığı ve bu yeni vatanına yabancı olduğu içindir. Bir de, pişmanlık duygusundan kaynaklanır. Bu açıdan bebek, annesinden doğar doğmaz Hz. Adem'i taklit eder, çığlık içinde ağlar.  Adem, niçin yeryüzünde uzun süreler boyunca ağlamıştı? Cennette iken Allah'ın "aman yaklaşma! "diye uyardığı ağaçtan yemişti ve bu dünya meyvesini yediği için Adem' in hakkı, dünyaya indirilmek oldu. O da yüce cennet mertebesinden daha aşağı olan dünya mertebesine indirilince pişmanlıktan ağladı, tevbe etti, dünyada cehennem ağacına (küfre ve günahlara) yaklaşmayacağına söz verdi, sözünü tutunca, nebi kılındı. Biz insanlar Adem gibi cennette yaratılırız ve hepimiz o yasak/ dünya meyvesinden yediğimiz an, anne rahmine düşürülürüz. Anne ile baba cima ettiği an, o anne-babadan doğacak insanın cennette iken meyveyi yediği andır. Cimadan elde edilen lezzet ile o cimadan doğacak insanın cennette meyveyi yediği anda elde ettiği lezzet arasında bir mütekabiliyet/ayniyet vardır.

 

Adem, cennette iken cennet kıvamında bir veli idi; dünyaya indi, beşer kılındı ve nebi oldu. Kendisine sahife verildi. İnsanları cennet meyvesi yemeye çağırdı. Cehennem meyvesine yaklaşmamayı öğütledi.

 

Adem'in nebiliği, nebiliğin çocukluk dönemidir. Hz. İbrahim'in nebiliği, nebiliğin buluğ/akıl çağıdır. Allah Rasülü'nün nebiliği ise nebiliğin olgunluk ve tam kıvam çağıdır. Onun için O hatem-i enbiya'dır.

 

Yetişkin insanların bebeğe olan ilgisi cennete olan ilgisinden gelir. Çocuk, cennetten yeni gelmenin tazeliğiyle dünyadan ziyade cennete daha yakın durur. Bu sebeple mertebesi, yetişkin dünya insanından daha yüksektir. Mertebesi yüksek/ latif olan mertebesi düşük/kesif(daha beşeri, katı) olanı teshiri altına alır. Onun için biz çocuğu avutacağız derken onun teshiri altına girer, adeta çocuklaşırız. Yani, kesif yapımızla latif olana yöneliriz.

 

Velilik( velayet), nübüvvete( Peygamberlik anlamında değil, nebilik nurundan hisseli beşerilik anlamındadır. Bu durumun kemal derecesi, vahye açık nebiliktir.) nazaran çıkmaktır; nübüvvet ise velayete nazaran inmektir. Vahiy iner, ilham alınır. Nübüvvet nuruna mazhar olmak için öncelikle velayet nuruna mazhar olmak gerekir. Veliler, nübüvvetin başlangıç noktasını hedef alırlar. Eğer bir veli, sonunda nebi ise onun veliliği vehbi( Allah vergisi) bir veliliktir; nebi değil ise, veliliği kesbi( sonradan kazanılmış) bir veliliktir. Peygamberlerin hem velilikleri hem de nebilikleri sonradan kazanılmış değil, Allah vergisidir.

 

Velayete mazhar bir velide beşeriyyet kaygısı vehmidir; melekiyyet ise daha baskındır. Nübüvvete mazhar bir mü'minde ise melekiyyet daha vehmidir; onda beşeriyyet baskındır. Hz. İsa melekiyyet/velayet peygamberi iken, buna nazaran Hz. Musa, beşeriyyet/ şeriat peygamberliğini ön plana çıkarmıştır. İsa, semaya ve ahirete direk atıfta bulunurken, Hz. Musa kavmini kanun'a/ şeriata yani yeryüzüne nizam vermeye davet etmiştir. Allah Rasülü'nde ise hem velayet hem de nübüvvet kıvamdadır.

 

Kur'an-ı Kerim bize Allah'ın velilerinde korku olmadığını bildirmiştir.(Yunus suresi, 62.ayet) Korku yok demek, korku duygusu arızidir, yani aslında varlığı mevcut değil anlamındadır. Bebekte velilik kıvamı beşeriyyet kıvamına göre daha belirgin ve zahir olduğu için bebekte korku duygusu yoktur.

Allah Rasülü, Hz. Ali için "veli" tabirini kullanmıştır. Yani bu, nübüvvet nurundan ziyade velayet nurunu açık eden anlamında olmalıdır. Ayrıca, Hz. Peygamber, Hz. Ali'yi Hz. İsa'ya benzetmiştir. Hz. Ali'nin çocuk yaşta Müslüman oluvermesi, Hz. İsa'nın bebek iken konuşması gibidir.

 

Allah Rasülü, hicrette yanına Hz. Ebu Bekir'i arkadaş olarak aldı ve müşrik planını bozma adına yatağına Hz. Ali'yi yatırdı. Neden Ali? Çünkü Ali, velayet nuruna mazhardır. Bu bakımdan O'nda korku yoktur. O mübarek peygamber yatağında, müşrikler saldırdığı anda korku ile onlara karşı hareket etmeyecek birinin olması gerekirdi. O da Ali'dir. Müşrikler yatağı açtıklarında Ali'yi gördüler yatakta. Ali'nin hareketsizliği, bebeğin yataktaki hareketsizliği gibidir. Ali'den başka bir sahabe olsaydı o yatakta, mesela Hz. Ömer gibi, Ömer yatakta hareketsiz duramaz, hemen kalkar onlarla dövüşürdü, o zaman Peygamberimizin arzusu yerine gelmezdi.

 

Hz. Hüseyin, Kufe'liler konusunda yapılan tüm uyarılara rağmen Kerbela'ya ölümün üstüne gitti. Çünkü O'nda da korku yoktur. Kılıç üzerine üzerine gelmesine rağmen o hiç çekinmemiş, tedbir almamış ve şehid olmuştur. Tedbir alma ihtiyacı korku duygusundan gelir.

Hz. Ömer'de korku duygusu vardı ama o kahramanca her konuda korkusunu yenmeyi bilmiştir.

Allah'ın velilerinde korku yoktur. Allah'ın nebilerinde korku vardır ama onlar korkularını müspet kullanabildikleri ve aşabildikleri için bu açıdan da velilerden üstündürler.