İnsanın esrar perdesini araladığı mekân; mağara. Küçüğüne "ğar", büyükçe olanına "kehf" deniyor. Yapısına insan eli değmemiş, Allah yapısı tabii ev, barınak sığınak... Yer altında yahut dağlarda bir oyuk şeklinde; insanı şehir karmaşasından kaçıp tek başına kalmaya çağırır adeta. İnsan elinin değmediği bu yapı, "elini insanlardan çek, elini mânâya ver" der gibidir; çünkü "bana insan eli değmedi" diyerek mânânın, tecridin senfonisini okur mağara. Çaldığı melodiye insanlığın kulak vermesini ister, bu melodinin nağmelerine insanın kendi mânâsının notalarını yerleştirmesini ister ve maşukun âşıkını peşinden koşturması, kendine çekmesi gibi insanı kendine çeker.

 

l

Zaman devrini tamamlayadursun, insanlık ehramının "Zirve İnsanı" zamanın zirve noktaya çok yaklaştığı anlarda mağara (Hira)ya gidiyorlar ve orada inzivaya çekilerek kendi halleriyle meşgul oluyorlar. O sıralar Mekke halkı ticaretle meşgul. Panayırlar düzenleniyor binbir coşkuyla, bu panayırlarda, Mekke semalarında kelâm kudreti şiirin uğultuları dolaşıyor, ilk yedi şiiri Kabe duvarlarına altın harflerle asıyorlar.  Fakat  maddeye şekil vererek yaptıkları  putlara  tapıyorlar.  İşte bu maddecilik  karmaşası  arasında  "Kâinatın efendisi" Hira  mağarasına çekilmiş, ibadetle  meşgul.  Puta  bulaşmamış  bir soydan gelen  Haşimî soyunun "Zirve insan"ına Mekke halkı, bu sıradışı hale mukabil "Muhammed Rabbine aşık oldu" diyerek durumu umursamıyorlar, inzivanın insanlardan uzaklaşarak kendi halinde, kendi haliyle meşgul olma mânâsına nazaran Hira mağarası, "Zirve insan"ın sadece Rabbiyle başbaşa kalmasına yer oluyor. Ve sonunda sırların sırrı bir keyfiyetle, "Oku" emriyle ilk vahyi Hira'da alıyorlar. İnsan eli değmemiş vahyi insanlara açıklama emri aldıktan sonra Mekke halkına sapmışlığa karşı doğruluğun manifestosunu okuyorlar. Halk şaşkın, hiç duymadıkları kelâmı dinliyorlar. Şiirleri alt üst olmuş vaziyette. En yüce mânâların toplandığı mekândan en yüce kelâm harikasının sözleri artık Mekke semalarını çınlatmakta. Nihayet mağaraya dönüş sona eriyor ve  mağaradan  başlattığı  mânânın  maddeye hakimiyet davası şehirde devam ettiriliyor. Maddecilik hakimiyetine karşı tecrîd kılıcının çekilmesine mekân oluyor Hira mağarası. Maddenin mânâsı; her şeyin mânâsının tohumu orada atılıyor.

 

Ve inkâr. Tepkiler, işkenceler, akıl almaz cinayetler, insanlığın sapmışlığının kâmil görüntüsünü bize anlatıyor. Maddeci saltanat can çekişmekte. Ekonomik ambargolar, bedenî işkenceler, servet, makam ve dünya süslerine ait teklifler, "Zirve insan"ı mağaradan aldığı emirden döndürmüyor. Maddî zincirlerle mananın zincirlenemeyeceğini anlayamıyorlar. Tahammül edilecek gibi değil.  Netice; hicret emri gelmiştir, isitkamet Medine. "Kâinatın Merkezi" dostlarının önden gitmelerini sağladıktan sonra, yatağına ilmin kapısı bir yiğidi, Hz. Ali'yi bırakarak yanına sadakatin başka hiçbir beşere kısmet olmayan timsali, en yakın dostu Hz. Ebubekir'le birlikte yola çıkıyorlar. Mekke'nin putperest elitleri güllerin selama durduğu insanın en yakın dostuyla yola çıktığını öğrenir öğrenmez peşlerine düşüyorlar. Varlığından taşın suya suyun taşa karıştığı "Zirve insan" durumdan haberdar. Bu seferki sığınak yeri Sevr mağarası. "Âlemin Özü" ile Hz. Ebubekir yalnızlar. Putperestler tarafından farkedilmekten korkan Hz. Ebubekir'e "Âlemin Özü", "Allah bizimledir" diyerek O'nu sakinleştiriyor, işte bu sırada Hz. Ebubekir'e "Âlemin Özü" dilini damağına yapıştırıp kalben- ki insanın kendi öz mağarasıdır- zikretmesini emrediyorlar. Ve böylelikle İslâm tasavvufundaki hafî (iç-gizli) eğitim sırrı telkin ediliyor. Tecridî hakikatin müşahhas maddeciliğe karşı ilk çıkışı Hira mağarasında olmasına nazaran, bu dinin tecridi eğitim sırrı da Sevr mağarasında başlangıç yapıyor. Yani insanın maddesinden sıyrılıp madde ötesi tecride erme sırrı Sevr'den start alıyor. Böylelikle "insanlığın Ufku", bu iki mağarada başlatmış oldukları mânâ hareketini Medine'ye ulaştıkları zaman da devam ettiriyorlar. Artık zamanın devrini yapa yapa zirve noktaya ulaştığı anda, yani vahyin tamam olduğu, veda vaktinin geldiği sırada mânânın maddeye hakimiyetini kurumlaştırmış oldular. Arap Yarımadası'nı mânâya teslim ettikten sonra bütün dünyanın bu mânâya teslim edilmesini öğütlediler ve aşk güneşinin sonsuzluk yurdunu ışığa boğduğu bir günde, merkez, dünyadan ahirete kaydı.

 

II

Yine zamanın zirve noktaya tırmanmaya geçtiği devirler... Milâdî IV. yüzyıl... Kur'ân'daki Kehf Sûresi'ne nazaran, tarihçi Muhammed B. İshak'ın nakline göre incil ehlinin işi alt üst olur, içlerinde suçlar büyür, krallar azgınlık eder. Bu krallar putlara tapıyor, putlar için kurban kesiyorlar. Bu konuda ileri gidenlerden biri de Rum krallarından Dekyanus, Rum ülkesini dolaşıp putperestliği kabul etmeyen İsevîleri öldürüyor. Nihayet Ashab-ı Kehf'in şehri olan 'Dakinos'a iniyor. İner inmez iman ehlinin takip edilmesini ve yakalanmasını emreder. Tevhide inananları yakalatır ve pulculukla ölüm arasında tercih yapmaları için tehdit eder.

Bunu gören birkaç genç, Rum soylularından ya da kralın bürokratlarından hür gençlerdi bunlar- ki Fransızların 'Grand Ansiklopedicinde 'Sept Dormons-Yedi Uyuyanlar' adı verilen yedi kişi olma ihtimalleri yüksek bu gençler durumdan etkileniyorlar. Bu gençler gözyaşları dökerek Allah'a dua ediyorlar.

Bu gençlerin durumunu istihbaratı krala ihbar eder. Kral gençlere putçuluk ya da ölüm arasında tercih yapmaları için onlara süre tanır. Kralın bu tehdidi karşısında gençler mağaraya (Kehf) sığınırlar. Allah'tan rahmet ve kurtuluş dilerler. Tam üç yüz dokuz sene mağarada uyutulurlar. Üç asır sonra uyandıklarında ülkelerinde yönetimin   değiştiğini   ve   adaletli   bir  yönetimin   işbaşında   olduğunu   görürler. Rahmetin gerçekleşmiş olduğunu arkadaşlarından birini alışveriş yapmak üzere şehre   gönderdiklerinde   paralarının   geçmediğini   öğrenince   anlarlar.   Sorup, soruştururlar; adaletin kılıcı saltanat sürmektedir. I

II

Şimdi eski Yunan... Zaman zirveye tırmanmaktan uzak seyrediyor. Sahte tanrılar ve putperestliğin yoğun yaşandığı Yunan... Sokrat'ın tevhidi (monoteist) fışkırışı ve Atinalıları tanrıyı birlemeye çağırışı... Sonuç; zehirlenerek öldürülme. Sonra Sokrat'ın talebesi Eflâtun; Yunan'ın ikinci ayağı. Yine materyalizmden uzak görüşleriyle tanınır. Önce "Sokrates'in Savunması"nı yazar, arkasından "İdealizm" görüşünü ortaya atar. Bu düşüncesini mağara benzetmesiyle temellendirdiği eserinde aslında anlattığının kendi halimizin tasviri olduğundan bahseder. "Bir mağara düşün dostum..." diye başlar gerçek ve gölgeyi anlatmaya. "Girişi boydan boya gün ışığına açık bir yeraltı mağarası"dır görünürler dünyası. Dışarıya çıktığın anda hakikat gözlerini kamaştırır. Aydınlığa alışmak hiçbir zaman kolay değildir. Meseller âlemine yükselen ruh, gözlerini kaybetmiş ve saçmalıyor olma pahasına hakikati bilmekten yana huzurlu, bilmeyen ve bilmediğini bilmeyenlerden yana kederlidir.

Görünen o ki, teşbih-teşhis aşırılığından müteşekkil materyalizm düzlemine karşı teşhis-tecrid dengesi çerçevesindeki madde-ötesi anlayış derinliği, kaynağını mağaradan almış bulunuyor. Âlemin özü insan, insanın özü de kalp hakikati olması bakımından insan, kendi öz mağarası olan kalbin hassasına erebilmenin öğretisini mağaradan alıyor. Gazalî, insan kalbindeki "Nokta-i Süveyda"dan bahseder. Yani kalbin kara deliği. O halde insanın kendi öz mağarasına (kalbine) açılan bir kapı olmuştur nokta-i süveyda. Yani insanın madde-ötesi mânâ âleminden devşirebildiği hakikatler bu kara noktadan kendi mağarasına yani kalbine akıyor.

İnsan, âlemin (İnsan-ı kebir-büyük insan) mağarasında yazılan senfoninin notalarını âlemin özü olma bilinciyle kendi öz mağarasına yönelerek okuyabilmeli ve insanlığa okutabilmeli.

Çağımızın buhranı, sınırlı somut dünyadan sıyrılıp manevî (kozmik) özgürlüğe koşturacak mağaraya kavuşamamasının buhranıdır. O halde insan, mağarada yazılan senfoninin kapısını ancak kendi öz mağarasına yönelerek açabilir.

Mağara'sız değiliz.