"Yıllar yarlardan, yarlar yıllardan vefasız... Kara baht bir kasırga gibi. Bu ne baş döndürücü iş? Geceler günleri, günler geceleri kovalıyor; cefalar cefaları kolluyor. Saçlarımızda aklar akları, alnımızda çizgiler çizgileri doğuruyor. Tevekkül güç, isyan vahim; felek hiç rahmetmeyecek mi? Heyhat, aziz dost, onu döndüren kara bahtın kasırgası..."

            Böyle başlıyor Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun "Erenlerin Bağından" isimli kitabı. 'Ara sıra ahiretten haber gelseydi ölüm bu kadar müthiş olmayacaktı. Giden gidiyor, hiç dönmüyor ve gittiği yerden hiç ses çıkmıyor. Dönmesin, kalsın. Fakat bu ağır, bu kesif, bu korkunç sükût neden?" diyor üstad. Ve "aziz dost! saadet ne şöhrette ne uzlette, ne servette ne şehvettedir... saadet toprağını ve iklimini bulan kimselerdedir. mustarip ruhlar için selamet en umulmayan yerdedir." diye bitiriyor.

            Necip Fazıl şeyhi Abdülhakim Arvasinin bir sohbetlerinde hazretin bu kitap hakkında, "Dergâhın bahçesinde gezmiş ama içeriye girememiş" dediğini nakleder. Aynı yorumu Elif Şafak'ın AŞK romanı için yaparak başlıyorum sözlerime. Yazının bundan sonrası neden bu kanaate vardığımı açıklamakla geçecek. Yalnız bunu yaparken yazarın başarılı olduğu noktaları da -hakkını vererek- ifade etmeye çalışacağım.

 

            Mevlana bir derya, bizse bir damla. Ne hoş, ne güzel bir hayatı var hazretin. Dayanılacak gibi değil. İnsan okurken öyle müthiş bir heyecana kapılıyor ki, insan olmak hem ağır bir yük, hem muhteşem bir servet gibi geliyor. 37 yaşına kadar bir alim, babasından kalan postnişine oturmuş, öğrenci yetiştirip halkın maddî ve manevî sorunlarıyla uğraşan bir Allah dostu. "Bir Testi Su" diye bir hikayesi vardır Mevlâna'nın. Herkes o hikayedeki çölde yaşayan adamın padişaha getirdiği bir testi suyuyla gelir hazrete ve en değerli hediyesini sunarak derdine derman diler. Saraya yakın, şehrin alimleriyle dost, bilgili, dünyevî ve uhrevî ilimlerde usta, hocası Burhaneddin Muhakkık Tirmizî'nin sayesinde zamanının bütün ilimlerini yine zamanının büyük ilim adamlarından almış, topyekün bir ilmî kapasiteyle dünyayı avuçlarına almış, hayretten hayrete girerek seyre dalan bir adam.

            Ama bir şey eksik! Hep bir şey eksik. Sebebi bilinmeyen, kaynağı izah edilemeyen bir dert. "Angoisse" diyor modern bilim. Sıkıntı, huzursuzluk, bunaltı. Angoisse hisseden fert, sıkıntısının kaynağını bilmez, yahut bu duyguyla onu meydana getiren şartlar arasında bir nispetsizlik görür. Nefes darlığı ile başlıyor, göğüste bir sıkıtı, terleme, çarpıntı. Ama niye? Belli değil. Evlisin, çocukların var, işin, ekmeğin, imkânların var, saygı görüyorsun, dertlere dermansın, susamış gönüllere su serpiyorsun, onlar rahatladıkça sen de mutlu oluyorsun. Ama bir şey eksik. Bir boşluk. Ne büyük bir boşluktur o! Nasıl bir boşluktur ki, dünyayı verseler yine kapanmıyor içindeki yara. Bu ruh acısı, bu gönül darlığı bitmek bilmiyor. Büyük adam, sıradan zevklerle tatmin olmaz. Ancak büyük ruhlar acı çekmeye katlanabilir. Mevlâna büyük bir ruh. Ama bir şey eksik. Bir ses belki de, çok uzaklardan gelen bir hayal gibi, çok uzaklardan gelen bir adamın sesi. Nasıl deniz Yunus peygamberi çağırdıysa, kendisini çağıracak bir ses. "Hadi ben bensiz geleyim, sen sensiz gel. Buluşalım iki can, girelim şu ırmağa hadi." diyecek bir ses. "Hürriyeti kulluğa taş çatlasa satmayacak" bir yürek. İşte eksik olan. İşte bütün bildiklerini unutturacak, bütün kitaplarını yaktıracak, bütün dostlarını sildirecek, bütün sırları açığa çıkaracak, bütün yasakları kaldıracak olan. "Kamuda ayrı mutluyum, evimin mahreminde ayrı. Peki ama o halde neden anlayamadığım, açıklayamadığım bir boşluk var içimde?" (s. 133) isyanıyla ruhunda girdaplar açan, bir açıldı mı bir daha kapanmayan yaralar içindedir Mevlâna. Dertlidir o, ne kadar yüzü gülse de dertlidir ve her dert sahibi gibi yalnızdır. Kavgası kaderledir. Kendi kaderiyle. Bir rüya mıdır hayatı, yoksa hayat zaten bir rüya mıdır? "Rüyalarımız kaderimizden kopuk olabilir mi? Kaderimiz ise zaten bizim elimizde değil." (s.121) Hangisi gerçek, hangisi yalan? Hayatın gerçekleriyle benim gerçeklerim farklı ise, doğru ne yanlış ne? Halk anlamaz büyük adamı. "Görmüyorlar mı ki ne peygamberim keramet göstereyim, ne lokmanım şifa dağıtayım?" (s.199). Ruhunu esaretten kurtaracak birini aramaktadır, herkes bir arayış içindedir, ama onun arayışı bir başka. O öyle bir aramaktadır ki, bütün kâinat seferber olmaktadır ona yardım etmek için. Herkes çilesi kadar huzura kavuşur. Dermanım derdim kadar. O öyle bir çile çekmektedir ki, padişahların, vezirlerin arkadaşı, yoldaşı Mevlâna, önünde diz çökeceği bir huzurun peşindedir: AŞK.