Modern zamanların insanına Mevlâna'yı anlatmak zor. "Aşk dediğin bugün var yarın yok cici bir histen ibaret." (s. 23) diyen insana nasıl anlatabiliriz ki onu? Hani sevecek insan nerede diyen insana aşktan bahsedilebilir mi? Bilmez ki, "aşk odu evvel maşuka andan aşıka düşer" Sen sevilmeye layık mısın ki, sevebileceğin bir insan arıyorsun? Sevebilecek gücün var mı ki, sevilmeye gücün yetsin? "Kendinden geçmek iman, kendinde kalmak küfürdür" derler. Sen kendinden ne kadar geçebilirsin ki! Bir insana iman etmeden ona aşık olunabilir mi? "Düşünce şüphe demektir, iman şüpheyi kabul etmez." diyor Cemil Meriç. Çok da doğru söylüyor. Zavallı insan! İman edecek gücü yok ki, aşık olabilsin! Bir insanı bütün her şeyiyle kabullenebilmek mümkün mü bizim için? Hepimiz Şems gibi insanların dünyada varolduğuna inanmak isteriz. Bir gün karşımıza böyle bir insan çıkabilir umudunu taşımak isteriz. Düşünmeyiz, Şems gelse, kapımızı çalsa, onun yaptıklarına ne kadar dayanabiliriz? Bedel ödemeye ne kadar hazırız? "Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir "sen" zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir." Hayatımızı allak bullak edecek, düzenimizi bozacak, uykularımızı kaçıracak bu adamı sevebilecek miyiz? Onun söylediklerini duyacak can, anlayacak kalp var mı bizde? Yoksa herkes gibi, O'nu yalnız bırakıp, hayatın gerçeklerine mi döneceğiz? Menfaatlerimize, beklentilerimize, şehvetle arzuladığımız zevklerimize, büyük gibi görünen küçük emellerimize. Sen, ömrünü nelerle harcadın! Yine de mutsuzsun, içinde bulunduğun ortam seni tatmin etmiyor. Daha ne kadar bu sitem? Kime kızıyorsun, kendine mi? Kolay olanı tercih edip, zor olanı istemek de neyi nesi? Biraz dürüstlük gerekmez mi? Kaybetmeyi göze alabileceğin şeyleri bir düşün. O kadar güçsüz, o kadar zayıfsın ki!... Herkes gibisin ama herkesten farklı olduğunu düşünmek istiyorsun. Herkes yaşadığı hayatı gerçek zannetmekte masumdur. Sen de mi öylesin? Gerçeğin tadını almak istiyorsun. Gerçek bir sevgi, gerçek bir dost, gerçek bir aşk. "Bütün sevgililer bir gün terk edip giderler, sen terketmeyen sevgilinin peşinden koş." diyor hazret. Seni asla terk etmeyecek bir sevgili. Hak ediyor musun peki? Sen ne kadar sevgilisin? Ne kadar sevebilirsin, nereye kadar? Birlikte ölecek miyiz?
Ella bu soruya evet diyen bir kadın. Evli ve iki çocuk annesi. Evliliğin kaçınılmaz rutinliğinden kurtulmak için bir yayınevinde editör yardımcılığına başlayan Ella, aslında mükemmel denecek derecede iyi bir ev kadınıdır. Muhteşem sofralar ve güler yüzü eşliğinde, kocası ve iki çocuğuyla ilgilenen Ella, hayatın ona sunduğu (kocasının zaman zaman başka kadınlarla birlikte olduğunu bilmek gibi) acıları da sinesine çekmiş, görmezden geldiği bu acıların onu bir gün kendinden geçireceğinden habersiz, mutlu, mesut bir hayat sürmektedir. Yayınevinin tashih için ona verdiği "Aşkın Kitabı" isimli bir eseri, önceleri istemeye istemeye, sonraları ise her şeyden daha çok önem vererek okumaya başlayan Ella, çağdaş bir Şems'e dönüşen romanın yazarı Aziz Zahara'ya içten içe sevgi ve açlık duymaya başlar. Önce mail yoluyla küçük çırpınmalar. Sonra baktı yüzebilecek, denizin içine dalmalar. Konuşulur bu adamla, hatta konuşulmalı. Aziz Zahara, bir imkân, bir fırsat. Hayat herkese en az bir kez fırsat sunar. Cesareti olan elini uzatır, olmayan bekleyedursun. Bu adam, "çok uzaklardan gelen bir hayal gibi" ruhuna sızmış, üstünü örttüğü, duymazlıktan ve görmezlikten geldiği acılarını kazımış ve bu yaralara merhem sürmeye başlamıştır. Çaresizdir Ella, Aziz Zahara onu can damarından yakalamış, kadınlığını, güzelliğini, sönmekte olan hayat enerjisini, en nihayet yaşama sevincini ona tekrar hissettirmeye başlamıştır. Ella, Aziz Zahara'ya önceleri bilmeden, sonraları bile isteye ruhunu teslim ededursun, budan sekiz asır öncesine, Bağdat'a gidiyoruz. Şems-i Parende (Uçan Şems) diye bilinen gezgin bir derviş, şehir şehir dolaşarak, ruhuna ayna olacak dostunu aramaktadır.