Modern insanın küstah bir yanı var. Karşısına çıkan her şeye tüketilebilir bir meta gözüyle baktığı için "Bundan ne anlamam gerekiyor? veya ne anlatılmak isteniyor" sorusundan ziyade "Ben bundan ne anlıyorum?" sorusunu sorar ve cevabı da kendisi vererek tavrını oluşturur. Tarihî bir şahsiyet olarak Mevlana da bu anlayışın kurbanıdır. "Mevlana bugün gelse hepimizi sopayla kovalar" diyen Kudsi Erguner haklıdır. Dante'nin 9 yaşındaki Beatrice'e aşık olmasını (bugünden bakarak) sapıklık olarak görmek ne kadar yanlış bir tutumsa Mevlana-Şems ilişkisini de bugünün mantığıyla yorumlamak ve Allah-alem-insan anlayışını bugünkü zihniyetimizle kavramaya çalışmak da o denli büyük bir hatadır. Şimdi bu görüşümüzü izah edelim.
Önce Şems karakteri ile başlayalım. Şems, Konya'ya gitmek üzere Bağdat'tan ayrılırken Kızıl Çömez'e şunu söyler: "Bir başkasının itikadının sağlamlığını sınamak biz insanlara düşmez ki. Bu Allah'tan rol çalmak olur. Kulun imanını ölçüp tartmak kul harcı değildir, bilmez misin?" (s. 120) Bugünkü dille söylersek "Allah'la kul arasına girilmez " anlayışını destekleyen bir cümledir bu. Herkes inancında özgürdür, istediği gibi inanabilir dediğimizde, ortaya bir sorun çıkıyor. Peki Allah ne istiyor? O'na nasıl iman edeceğimize dair hiçbir açıklaması yok mudur? Kur'ân boşuna mı indirilmiştir? O Kur'ân'ı getiren Peygamberin varlığı hiç mi önemli değildir? Ya da Hz. Peygamber, Allah'a nasıl kulluk yapılacağını gösteren kişi değil midir? Biz Allah'ı en çok O'nun getirdiği ayetlerden ve kendi sözlerinden (hadislerden) anlamıyor muyuz? İsim ve sıfatlarıyla tanıdığımız veya tanımaya çalıştığımız Allah'ın hiç mi hakkı yok? Bunları Allah buna muhtaç anlamında değil, herkes takdir edilmeyi istiyor veya hak ediyorsa, takdir edilmeyi en çok o hak ediyor bağlamında söylüyorum. Konuştuğumuz varlık gaybtır, bilinmeyendir, doğru. Dolayısıyla O'na herkes kalbinden geldiği gibi inanabilir. Bu da doğru. Mesnevi'de geçen Musa ile Çoban hikayesi de bunun en iyi delilidir. Bu da doğru. Peki Allah'ın sevgisi nasıl kazanılır? diye bir soru sormak neden anlamsız olsun? En basitinden bir genç aşık olduğu zaman, sevdiği kişinin nelerden hoşlandığını, onu memnun etmenin yollarını aramaz mı? Onun gönlünü kazanmak için, istediği şeylere razı olmaz mı? Peki söz konusu Allah olunca, en büyük sevgiye ve sevgiliye talip olduğumuzda neden "Allah benden ne istiyor?" diye düşünemiyoruz. Herhangi bir insanı canımız nasıl isterse öyle sevemiyorsak sıra Allah'a gelince bize bu özgürlüğü kim veriyor? Peygamberler ve varisi alimler niye var? Şems, tarihî şahsiyeti ve inanç şekliyle bu sözü söyleyecek biri değildir. Mevlana'yı ve Mevleviliği anlatan, benim okuduğum (Ahmet Eflaki'nin Menakıbü'l- Arifin eseri gibi) hiçbir eserde bu tarz bir yaklaşıma rastlayamıyoruz. Tamam, Allah bizi seviyor, çünkü bizi o yaratmış, insan kendi çocuğunu her şeyden çok severken hepimizi yaratan Allah bizi nasıl sevmez? Hal böyleyken "Allah benim O'nu nasıl sevmemi istiyor?" diye düşünmemek Allah'ı sahipsiz bırakmak demektir. Başta Şems olmak üzere romandaki bütün tiplemelerin altında "Allah'ı istediğimiz gibi sevebiliriz araya girenler utansın. Din bu değil." anlayışını bulmak mümkün. Örneğin Konya'da sarhoş Süleyman meyhaneden çıkmış, evine giderken "Herkesin günahı kendineyken ve herkes kendinden mesulken, onlara ne oluyordu, bir anlayabilsem yahu! Bu yaşıma kadar ne çektiysem iffetli geçinen insanlardan çekmiştim." (s.178) diye sitem eder. "Her koyun kendi bacağından asılır" sözü de bu anlamda kullanılan bir şablondur. Ama "kokusu herkesi rahatsız eder" kısmını söylemeden kullanırız bu sözü. İnsan elbette yaptıklarından sorumludur, çünkü sadece birey değil, aynı zamanda bir toplumun üyesidir. "İçki bütün kötülüklerin anasıdır" diyen bir dinin mensuplarına "Ne olacak canım, içen içsin, kime ne zararı var?" diyebilir misiniz? İşte sayın Şafak sarhoş Süleyman'ın ağzından bize bunu söylüyor. Bunda haklı mıdır? Değildir. Neden değildir? Bir Müslüman nefsine yenik düşüp içki içebilir, ama içki içmeyi normal karşılayamaz. Bu ikisi arasında çok fark vardır. Bu farkı kapatmaya çalışmak, hele ki bunu aslında din böyle söylemiyor, Allah da kızmıyor, "...bağnazlardan bıktım usandım. Tanrıyı yanlarına aldıklarından o kadar eminler ki, geri kalan herkese tepeden bakıyorlar... Şu şarap niye günahtır, anlamam... Madem fenadır, cennette niye serbest? Madem cennette serbest burada neden yasak?" (s.165-166) basitliğiyle yapmaya çalışmak, büyük bir sorumluluktur. Aslında Ömer Hayyam'a nisbet edilen bir rubaiden alınmış bu cümleler, Hayyam'a da ait değildir. Zira Hayyam, "Beni hep ayyaş, şarap içen biri gibi takdim ediyorlar, halbuki ömrümde ağzıma şarap sürmedim" diye feryat eden bir Allah dostudur. Büyük şahsiyetleri kendi basit kaygılarımıza alet etmek hiç değilse etik açıdan sorunlu bir yaklaşımdır.