Birkaç yıl önceydi, KPDS'ye ilk kez başvuruyordum. İş yerinden izin almayayım diye müsait olan eşimden bana bir form almasını rica ettim. Tandoğan'da, Ankara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'nden alınabiliyordu. Eşim telefonda, "Bak, beni almazlar başörtüsüyle, gidip de görevliyle yüz göz edeceksin beni." deyince, "Yok yahu" dedim, "sadece sınıflara başörtüsüyle almıyorlar. Kampüs alanına girebiliyorsun, belge alıp çıkacaksın nihayet." Dediğime pişman oldum. "Birazdan hüzünlü, öfkeli ve isyankâr bir sesle aradı eşim, "Demedim mi sana almazlar diye. Ne diye böyle bir şeyle beni yüz göz ediyorsun? Kapıdaki memur bile tepeden bakıyor insana. Almıyorlar işte" Kapattım telefonu, atladım gittim. "Sen burada bekle, hemen geliyorum" dedim. Girdim içeriye, bir baktım, küpelisi, keçi sakallısı, mini eteklisi, eşcinseli, lezbiyeni herkes giriyor bahçeye, bir tek benim eşim giremiyor. Eteğinin altına iç çamaşırı giymeyen kıza bütün kapıları açan kutsal devletim, inancı gereği saçlarını örtmek için başörtüsü takan eşime örümcek muamelesi yapmaktan vazgeçmiyordu. Görevliye dedim ki, "Herkes içeride, benim eşim niye dışarıda?" Hiç tereddüt etmedi; "Rektörlüğün emri böyle." 

Bunu asla unutmayacağım.       

15 yıldır Ankara'dayım. Eşim ve ben, 10 yıldır iş konusunda, Müslümanca yaşamayı deneyen herkes gibi sıkıntı çekiyoruz. İslamcılar, "Nasıl olsa senin gibi yüzlerce işsiz var" diyerek insanlık dışı şartlarda çalıştırıyorlar, Kemalistler için zaten yok edilmemiz gerekiyor. Ülkeye bakar mısın? Dostlarımız sırtımızdan, düşmanımız alnımızdan kurşunluyor. Yine de yaşıyoruz, yaşamak zorundayız. Üniversite mezunu bana gelince, KPSS, KPDS, ALES, askerlik şartlarını soran ama kendine, kendi ailesine gelince, üniversite hazırlık kursuna giden 17 yaşındaki oğlunu danışman diye bakanlığa aldıran adamı da asla unutmayacağım. Kıyıda köşede geçici işçi veya sözleşmeli küçük bir kadroya aldıklarında, ilahî bir lütuf bahşetmiş gibi davrananları da... "Kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için istemeyen bizden değildir" diyen Hz. Peygamber'e göre zaten bu insanlarla aynı dine mensup değilim. O halde niye bu zalimlerle aynı safta bulunayım ki!..

İnisiasyondan bahsedince çağdaş ve uygar, tasavvuftan bahsedince gerici ve yobaz sayıldığımız bir ülkede yaşamak zor. Hermen Hesse'in Siddartha'sını okumak maharet, Yunus Emre Divan'nı okumak garabet, Yajnavilkaya'dan bahsedince mistik, Attar'dan bahsedince arkaik oluveriyor insan. Yoga seanslarına gidenler göğsünü gererek anlatıyor fikirlerini, tarikat zikirlerine gidenlere öcü gözüyle bakılıyor. Dante'nin 12 yaşındaki Beatrice'e aşık olmasını anlayabilen Cumhuriyetimizin aydınları, Mevlana'nın Şems'le yaşadığı bilgi, gönül ve vahiy kaynaklı mistik dostluğu nedense sapıklık olarak görüyor. 14 yaşındaki kızların şehrin göbeğindeki barlarda pazarlanmasına ve birer fahişe olarak yetişmesine göz yuman entelektüellerimiz, 18 yaşındaki bir kızın evlenmesine cahiliyet gözüyle bakıyor. Biri bu insanlara -benim geçişime ve kültürüme küfretmesi için- özel para mı ödüyor, merak ediyorum. Hoş, Fransa'dan avize getirtmekle burjuva olunacağına inanan bir aydın tipinden daha fazlasını beklemek zaten ona haksızlık olur.

Yunanistan'dan gelen Hristo, Hıristiyan kimliğiyle Siyasal Bilgiler'de doktora yapabiliyorken, neden benim başörtülü Müslüman eşim İlahiyat'ta bile master yapamıyor, bunu tarih eminim bir gün izah edecektir bana.

Bir İmam-Hatip mezunu olarak yaşadığım sıkıntılara sadece bir örnek vermek istiyorum. Gazi İletişim'in Göker Müftüoğlu diye meşhur bir hocası vardır, okuyanlar bilirler. Bu adamın bir dersinden tam 8 sene boyunca kaldım. Sonunda çan eğrisi geldi, sınıf ortalaması düştü, bu sayede ben de geçtim. Yıllar sonra aynı fakültede okumuş normal lise mezunu bir arkadaştan şunu duydum: "Bir gün Göker'in TV Yapım Teknikleri dersinin finalinden kalmışım, hocayla da aram iyi, hemen koştum tabi. Hoca duyunca şaşırdı, "Olmaz Ahmet" dedi, "seni bırakmamam lazım." Kağıtları ve notları beraber gözden geçirince hoca anladı nerde hata yaptığını, "Seninle aynı isimde İmam-Hatipli bir öğrenci var. Onu bırakacağıma yanlışlıkla seni bırakmışım."

Hey güzel Allah'ım! Bunu duyunca bir anne babamın bana bütün hayatım boyunca aşılamaya çalıştığı devlete bağlılık ve itaat anlayışını düşündüm, bir de bu devletin bana layık gördüğü muameleyi. Gel de çık işin içinden.                 

Mümtaz'er Türköne haklı, "Sokak köpekleri gibi harcadılar bizi." Gençliğimizi yaşadığımız başarısızlıklardan dolayı kendimize küfretmekle geçirmemize (ve bunların hem bireysel hem de sosyal kişiliğimizde açtığı derin yaralara) neden olanları asla affetmeyeceğim. Bugüne kadar hiçbir Türk vatandaşına dinî baskı yapmamış olan eşime devletin bütün kapılarını kapalı tutanları ve bunun doğru olduğunu, böyle olması gerektiğini söyleyerek apaçık zulme çanak tutan içimizdeki ucuz kişileri de affetmeyeceğim.

İçimizden para, koltuk ve kadınla satın alınabilecek adamların ihanetiyle belimizi bükenlere, canı istediğinde Türkiye'nin herhangi bir yerinde bombalar patlatarak insan hayatını politik malzeme yapanlara, benden olsun çamurdan olsun diyerek devletin kadrolarını ehliyetsiz kişilerle dolduranlara, "eşitlik eşit insanlar arasında olur" zihniyetiyle yargının başında bulunan ve "eşitlerin kim olduğunu biz belirleriz" diyenlere duyduğum öfke hiç dinmeyecek. Ben acı çektim, acı çekiyorum, onlar da çeksinler. Çok geceler gözümüze uyku girmedi, endişeli bir bekleyişle yaşadık, onlar da yaşasınlar. Anlasınlar, "Yarın nasıl olacak?" endişesiyle yaşamanın ne demek olduğunu.

Kendimden çok eşim için referandumda evet diyeceğim. Bir şeyler değişeceği için değil, bir şeylerin değişmesini asla istemeyenlerin huzursuz olup uykularının kaçacağını biliyorum ya, sırf bu bile evet demem için yeterlidir.  

Eşim için, ona insanca bir yaşama imkânı hazırlayabilmek için, evet.