O gece bir kez daha anladım. Gündüzdü. İşyerinde. Gergindim, sıkıntılı. Ama sebepsiz. Bir bunaltı. Angoisse diyor ya Saussure, kabz hali diyor ya İskenderî. Nefes darlığı, belli belirsiz hüzünler. Mevsim geçişleri dedim önce, "Mevsimlerin İnsanlara Yaptığı Fenalıklar"ı düşündüm. Bir iş üzerinde çalışıyorduk oda arkadaşımızla. Biraz asabî, biraz aceleciydim. Bir metin yazmalıydım, ama yazamıyordum. Benim gibi birisi, oturdu mu üç dört sayfaya bana mısın demeyen adam, bir sayfalık metin yazamadı. Kaç defa oturdum masanın başına, kaç defa yazdım ve sildim. Dışarı çıktım, bahçeye, biraz hava iyi gelir sandım. Bir sigara içtim, tekrar gelip oturdum masanın başına. Ben monitöre baktım, monitör bana. Neydi eksik olan? Roman ya da hikaye değil ki, ilham bekleyeyim? Önümde hazır bir metin, düzeltemedim. Tekrar çıktım bahçeye, bir kez daha. Oksijensiz kalmış bir oda gibiydim. Daralıyor, bunalıyor, elbiselerimden kurtulmak, çıplak kalmak istiyordum. Tekrar oturduk yazmaya, yine olmadı. Sonunda isyan etti oda arkadaşım, "Sende bugün bir tuhaf hal var, çok agresifsin". Haklı mıydı, sanırım evet. Ama sebebini ben de bilmediğim için, kabul etmedim. "Hayır" dedim, "Sen hep kendi istediğin gibi olsun istiyorsun". O gerildi, ben gerildim. Sonunda anlaşamadık. Durduk yerde sinirlendim. "Tek başıma yazacağım" dedim. "Sen de tek başına yaz." Öyle de yaptım, bir an önce kurtulmak için alelacele bir metin yazdım, verdim.

            O gün öyle geçti. Ve ben yıllardır yakamı bırakmayan sebepsiz hüzünlerden birini daha yaşamıştım. Ama neden? Tek tek düşündüm, acaba hayatımda yolunda gitmeyen ne var? Ailemi, işimi, çevremi ve seni... Kadınım.

 

            O gece anladım. Seninle konuşmam gerekiyormuş. O gün sen huzursuzdun, işyerinde kötü giden bir şeyler vardı ve sen kendini kötü hissediyordun. Gitmemiştin işe, umutsuzdun. Akşam seninle konuşup, o benim "her şey çok güzel olacak" sözlerimden sonra biraz rahatladığını görünce bir anda içimde bir rahatlık hissettim. Göğüslerimi dolduran o sıkıntının yavaş yavaş vücudumu terk ettiğini... Meğer sen üzgünsün diyeymiş bütün sıkıntım. Sen evde canın sıkkın bunalmış haldeyken, benim iş yerinde huzura hakkım yokmuş. Senin yüzün gülmeyince benim ruhum daralıyormuş. Senin yüzün gülsün diye mi yaşıyorum ben? Sen gülünce seninle birlikte bütün dünya da mı gülüyormuş? Yıllar sonra, onca yaşanmışlığımıza rağmen hâlâ mı bu kadar seviyorum seni? Bazen bir erkeğin annesini özlediği gibi, bazen bir babanın kızını seyrettiği gibi... Bazen de güneşin batışını seyredip Tanrının güzelliğine hayret etmek gibi. Farkında olmasan bile, seni saran, kuşatan ve hayretler içinde bırakan bir istek.

           

            O gece bir kez daha anladım. Beni aşan bir güç beni bağlıyor sana. Kendimi bu akışa bırakmaktan alıkoyamıyorum. Kim inanır bana, sen orada hüzünlüsün diye ben burada koca bir günü heba edebiliyorum? On dört yıl önce, adını bile bilmeden sevdiğim kadın, şimdi her şeyini bildiğim halde yine beni benden çalıyor. Ben mi çok zayıfım, sen mi çok güçlüsün? Yoksa sana bu gücü veren ben miyim? Fark eder mi? Tek bildiğim, ben senin yüzün gülsün diye yaşıyorum. Senin dikili bir ağacın olsun diye... Kadınım.