Lamia için "Sırf senin hissettiklerini paylaşabilmek, seninle aynı duyguları yaşamak için oruç tutuyorum" diyen Cemil Meriç'i sen ve ben anlayabilirdik. Sen ve ben 2000 yılının Kasım ayında öyle bir oruç tuttuk ki, ne Cemil Meriç'in yaşadıkları boşunaydı ne de Lamia'nın.

"Güzel olan hiçbir şey hülâsa edilemez" demiş ya Valery, ben yine de elimden geleni yapacağım.

Ne güzel başlamıştık değil mi? Sen her şeyden olgun ve güzel, ben her şeyden uzak ve çaresiz, ısmarlama bir hayatı terk edip kendi hayatımızı inşa etmeye hevesli iki sevdalı yürek, kendimizi yeniden tanımlıyorduk. Sen benim en deli köşemde oturmuş, beni rotasını şaşırmış bir geminin kaptanına benzetirken, kendi kalbine söz dinletmekten aciz bir kumruya dönüştüğünden habersizdin. Zavallı insan! En mutlu olduğu an, en güçsüz olduğu andır aynı zamanda. Teslim olduğu kadar, aklını, benliğini, beklentilerini unuttuğu kadar gezer huzur sokağında. Bazen geçmişe dönüp şöyle bir yaşadıklarını düşündüğünde, acı hatıraların komikleştiğini, az ama anlamlı olan mutlu anıların ise gizli bir hüzünle birlikte yâdedildiğini görmek onu hiç rahatsız etmez. Ne tuhaf! Hayret etmekten başka çaremiz olmayan kaderimiz bizi ne güzel yoğuruyor değil mi? Kıvama gelmemek için hayata direnmek büyük acılar yaşatsa da, su akıyor yatağını buluyor. İşte benim de bulana durula sana doğru aktığım günlerdi. Ne muhteşem günlerdi!...  

Her Ramazan ayına girdiğimizde, oruçlu bedenim akşama doğru hafiften üşümeye başladığında, oruçlu ikindilerin saltanat vakitlerinde o parkta geçirdiğimiz saatler gelir aklıma. O günlerden bu yana, Ramazan demek hüzünlü sonbahar günleri demek benim için. Oruç, yaprakları dökülen ağaçların hüznüne ortak olan rüzgarı bedeninde hissetmek ve belli belirsiz koyu bir hüznün içinde boğulup gitmek demek. Hele herkes evindeki masasının başında, ezanın okunmasını beklerken, tenha sokaklarda, yaprakları kaldırımları süsleyen ağaçların altında, şehrin sessizliğini dinleyerek yürümek... Tandoğan'dan Anıtkabir'e giden yolun hemen sağındaki ara sokağı biraz adımlayınca karşına çıkan bu küçük, bu taş binalar arasında ayakta kalmaya çalışan parkta buluşmayı ilk kez ben teklif etmiştim sana. Sen bu şehirden gitmeye mecburken ben seni burada tutmak için çabalardım hani. Kelimelerle insan nereye kadar ikna edilebilir ki! Gitmek isteyenleri veya gitmek zorunda kalanları tutmamak gerektiğini henüz bilmediğim zamanlardı. Tek bildiğim seni görme isteğiydi. Sen bunu bildiğin için gitmen gerektiğinde haber vermeden adeta kaçardın. Bilirdin çünkü, şimdi karşımda o yeşil gözleriyle öyle cümleler kuracak, beni kendimden öyle bir geçirecek ki, yine gidemeyeceğim. Şimdi düşünüyorum da, genç bir öğrenci kız için ne kadar da zor. Bir tarafta aylardır uzak kalan annen seni görmeyi bekliyor, diğer tarafta sana aşık olduğunu söyleyen bir erkek "Beni böyle bırakıp nereye gidiyorsun?" diye sitem üstüne sitem... Sana her gitmek istediğinde veya gitmen gerektiğinde bu işkenceyi yaşattığım için üzülmeli miyim, yoksa "ben masumum" deyip kendimi mazur mu görmeliyim?

İkindiden sonraydı hani. Tandoğan'da, o parkta, sen ve ben oturmuş Rasim Özdenören'in "Hışırtı" kitabından her gün bir öykü okuyorduk. "Huzurun öyküsü olmaz" demişti Rasim Hoca. Acının, kaybolmuşluğun, dağınıklığın, hüznün öyküleri oluyordu da, huzurun öyküsü yazılmıyordu. Şehrin içinde kaybolan kadınlar bulurduk o öykülerde. Neden kadınlar? Bu şehrin erkekleri acı çekmez mi? "Bizi kadından vurdular" demişti Rasim Hoca. "Önce kadın yalnızlaşıyor ve bu uzaklaşmayı öyle bir yaşıyor ki, bu kırılmanın yanında erkeğin çektiği sıkıntıdan bahsedilemez." Gönlü yaralı, kalbi mahzun, bakışları korkak, umutları ertelenmiş, uzun ve derin düşüncelere dalmaktan kendini alamayan kadınlar... Ben okurdum, sen dinlerdin. Sonra öykünün kahramanlarını konuşurduk. Neler yaşıyorlar, biz de yaşıyor muyuz bu sıkıntıları, şehir bizi neye dönüştürüyor, gitmek mi zor kalmak mı?

Şimdi düşünüyorum da, ben okurken beni izlemelerin, bazen gözlerinin dökülen yapraklara, o yaprakların sahibi ağaçlara, sonra hafiften akşama doğru ilerleyen bulutların koyulaşmaya başlayan renklerine, sonra ötelere, en ötelere dalıp gidişi... Benim okurken arada bir çaktırmadan seni izlemelerim! Bir erkeğin yaşadığı en büyük zevklerden biri olan sevgilisinin yüzünü onun haberi yokken seyrederek, hislerine yaklaşmaya, sanki buna mecburmuşum, vazifemmiş gibi sen söylemeden seni anlamaya çalışmam, acaba aklından neler geçiyor diye meraktan çatlasam da okumaya devam edişim...  

Hele o rüzgârın, açlıktan ve susuzluktan bîtâp düşmüş bedenime gömleğimin yaka aralığından veya pantolonumun paçasının altından sinsice süzülüşü, bedenimde kıvrıla kıvrıla dolaşması ve giderek her yanımı sararak sebep olduğu hafif ürpermenin zevki. Sonra bunları umursamadan anın tadını çıkarmaya devam edişimiz.

Kimsecikler olmazdı biz o parktayken. Bütün şehir iftar yemeğine odaklanmış, nefes nefese bir yerlere  yetişme stresiyle boğuşurken biz, Tandoğan'da, o parkta, baş başa, dünyanın hay huyundan uzak kendi alemimizde, bütün aşıklar gibi garip, bütün aşıklar gibi sıra dışı, bir aşkı yavaş yavaş yeşerten bakışlarımızla ne güzeldik! Sen hep bizi evine iftara davet eden o ihtiyar adamı hatırlarsın. Onca gün geçti o parkta, bir gün iftara yarım saat kala yaşlı adamın biri parkın içinden evine giderken bizi görmüş, bir an durmuş, sonra bize dönerek, "Benim evim yakın. Buyurun bize gidelim, iftar yapalım" demişti ya, ne diyeceğimizi bilemeyip birbirimize bakmıştık! Senin evin yürüme on beş dakika, benimse iş yerim beş dakika mesafedeyken evsiz, yurtsuz, sahipsiz, gidecek yeri olmadığı, insanlardan utandığı, kimseden bir şey isteyecek yüzü olmadığı için kaderine razı olmuş garibanlar gibiydik. Daha doğrusu hayat, bizi böyle görmek istemişti. Teşekkür edip göndermiştik ya adamı evine, giderken hâlâ inanmamış gibiydi sıcak sofraların bizi beklediğine.

Bazen o parkı, yaşadığımız günleri düşündüğümde Atilla İlhan'ın Emperyal Oteli gelir aklıma. "Ben hiç böylesini görmemiştim/ Vurdum kanıma girdin, itirazım var" diye başlayan o harika şiir. Bir kadınla bir arada kalabilme, yaşayakalma mücadelesini anlatır ya şair, o otele yetmeyen para, o insanlardan bir şeyler ummak, o kimsesiz kalıp Sirkeci Garı'nda sabahlamaları... O yalnızlık! Hani "emperyal otelinde bu sonbahar/ bu camların nokta nokta hüznü"  diye devam den çaresizlik. Tam göz göze geldiğimiz anları anlatmak istercesine "onlar gibi değilsin sen başkasın / bu senin gözlerin gibisi yoktur / adamın rüyasına rüyasına sokulur" diyen şair sanki bizi anlatıyordu.       


Her gün bir saat.  Bilemedin on beş dakika daha. Sonra iftar vakti gelir çatardı, sırf eski günleri yadetmek için, sırf o duyguyu beraber yaşamayı öğrenmek için birlikte pide kuyruğuna girerdik. Bir sana bir bana alırdım pideyi. Yiyeceğimizden değil ya (biz zaten gıdamızı fazlasıyla almıştık ya), maksat Ramazanda insanı sarıp sarmalayan, "eve boş gidilmez, ya hurma, ya pide, ya meşrubat, ya tatlı, bir şeyler olmalı koltuğunun altında" duygusuyla, orucun tadını çıkarmak. Sonra ben radyoya giderdim, bilirdim ki, ben gece Kıraathane'de Mesnevî okuyup Loreena Mc Kennit çaldığımda, orada, o küçük radyosunu yastığının baş ucuna koymuş, beni yüreğiyle dinleyen bir genç kız var bu şehirde.  


Seninle öyle bir oruç tuttuk ki!

Güzel olan her şey kısa sürmek zorunda mı? Sonra senin gitmek zorunda kalışın.  Neden hep bir taraf gitmek zorundadır? Neden yaşanan bütün güzellikleri bitiren ve bitiren kişi olmanın acısıyla kıvranan biri olmak zorunda? Ya da onlara şimdi onları bekleyen acıları anlatan biri neden olmaz? Neden gidenlerin ardından, kalanlara nasıl yaşayacağı hiç sorulmaz? Hayat nasıl sürecek bilmeyen insanın yardımına kim yetişecek? Neden bütün aşıklar "gitmek mi zor kalmak mı zor?" sorusunu yaşayarak cevaplamak zorunda?

Sen ve ben 2000 yılının Kasım ayında öyle bir oruç tuttuk ki, ne bu şehir şahit olduklarını  unutabilir, ne de biz yaşadıklarımızı...