"Mükemmel bir kadının sıradan bir erkek için çektiği acıları aşık olmayanlar anlayamaz" derler. Tersi de mümkün. Elhak doğrudur. "Adaletin bu mu dünya?" sorusunu sordurtacak kadar acı çektiren ve çıldırtan bu manzara karşısında insan çaresizliğe boyun eğer ki, bu daha da zordur.
Bir kadının saçlarının kıvrımlarını düşünerek sabaha kadar uykusuz kalan, onu terk eden kadının acısıyla iş yerinden çıksa da evinin yolunu bulamayıp şehrin öteki ucuna giden ve tek çaresi bir taksi çevirip gerçek dünyaya götürmesi için yalvarmak olan, "neden aşk bir yerde intiharla birleşir?" diyerek canını kurtarmak için kendinden kaçmaya çalışan, soğuktan elleri donacak, yüzü taş kesilecek hale gelse de o sokağın başından ayrılmaya gücü yetmeyen, "belki bir ara perdesini açar da onu görürüm" umuduyla sabaha kadar köşede bekleyen, bir kez tebessüm etse dünyanın bütün çiçek bahçeleri gözünün önüne gelen, "bir şehrin bütün sokaklarını gezmektir gözlerin" diyerek, duyduğu sevinç veya çektiği acıdan gözlerinin rengini bile hatırlayamadığı kadına sitem etmekten başka çaresi olmayan, "Benim için değmez" diyen kadına gözlerini keskinleştirerek "Senin için her şeye değer" diyen ve hayat ona "Değmezmiş" dedirtse de, "Hayatımda yaşadığım en güzel günlerdi" cümlesini kurarak meydan okuyan, asla gelmeyeceğini anladığında "hatıran yeter" diyen bir erkeğe, "Bu mu seni bu hale getiren?" diye sormak ne kadar aptalca ise, bir erkeğin dilinden dökülen kelimelerin efsunuyla ne yediğini bile anlamayacak hale gelen, aynada kendini seyretmeyi bir türlü başaramayan çünkü her baktığında kendini değil, ona bakan erkeğin bakışını gören, "olursa o olsun, değilse olmasın" diyerek kendini gayya kuyusunun derinliklerine salan, içinden ayrılık geçen her şarkıyla korkan, içinden deniz geçen her şarkıda boğulan, içinden bahar geçen her şarkıda sevinçten içi içine sığmayan, tatlı bir çocuk görünce vücudunda hoş bir esinti dolaşan, güzel bir ev görünce parmağına takılacak yüzüğü, o kutu gibi odada el ele kol kola sarmaş dolaş geçecek dakikaları düşünen, sevimli bir yaşlı görünce onunla geçireceği yılları düşünüp tatlı bir huzurla dolan, bütün hayat sanki ikisi etrafında dönüyormuş gibi heyecan duyan, sonra aşkın kaderi ayrılık gelip çatınca, bütün geceler "Neden?" sorusuyla geçen, ağlamaktan gözleri şişse de yüreği kanamaya devam eden, herkesten ama herkesten, hatta kendinden bile kurtulmak isteyen, yalnızlığın büyük bir boşluk, kalabalığın dayanılmaz bir gürültü olduğu günlerin nasıl geçtiğini bile anlayamayan ve "O mu bu kadar şeye mal olan ve değer mi?" sorusuna "Evet odur ve o her şeye değer" cevabını veren bir kadına, "Unutursun" demek de o kadar aptalcadır.
Yeşilçam filmlerinin sonunda hep mutlu bir sahne vardır, fakir ama gururlu genç fabrikatör kızıyla kavuşmayı başarır. Ya da tersi. Hep merak ederdim, "buraya kadar tamam, ya sonra ne oluyor?" diye. Bunlar şimdi kavuştular, muhtemelen evlenecekler, ya sonra? Mutluluk devam ediyor mu? Aslında hepimiz kandırıldık, diyebilirim. "Halk kandırılmak ister, o halde kandırılsın" diyen atasözü ne kadar doğru. Hülya Koçyiğit'le Kartal Tibet sonunda kucaklaşıyorlar ya, "Seven ne yapmaz" şarkısı çalıyor ya, dünya yıkılsa umurumuzda olmazdı. Hatta sabaha kadar beraber ölmeyi beklemeleri bile o kadar güzeldi ki!...
Bu kitap eksik. Geri kalan sayfalarda o kadar ilginç şeyler yaşanıyor ki, insanın hafsalası almıyor. Ne mi oluyor? Bunlar evleniyorlar. Zaten asıl problem bundan sonra başlıyor. Sevmek kolay tanımak zor. Hoş, bir insanı tanımak imkansızdır ama, tanıdığımızı zannetmek de güzeldir. Artık bu bizim aşıklarımız birbirlerini bütün çıplaklığıyla tanımaya başlıyorlar. O bir tarafı melek, diğer tarafı insan olan ama melek tarafı ön planda olan kişinin insan tarafı kendini göstermeye başlıyor. Giderek normalleşme başlıyor, kaçınılmaz olan sıradanlaşma hız kazanıyor. Evliliğin en kötü tarafı sevdiğin ve uğruna onca fedakarlık yaptığın insanın diğerlerinden hiç de farklı olmadığını görmektir. Buna yürek nasıl dayansın? İşin zor kısmı bundan sonra.
Biri düzen diğeri isyan, biri kural diğeri kuralsızlık, biri teslimiyet diğeri özgürlük, biri iktidar diğeri muhalefet olan evlilik ve aşk bir arada olur mu? Genelde yaygın kanaat "evlilik aşkı öldürür" şeklinde. Neden? Evlilik binlerce yıllık müessese, aşk ise her yaşayan kişide yeniden yazılan bir garipler kitabı. Garip çünkü evlilik demek devlet demek, hukuk demek, yasa ve sorumluluk demek. Aşk ise bireysel özgürleşme çabası. İçe doğru bakış, kendini bulma serüveni. Evliliğin her dinde kitabı, yasaları ve geleneği var. Ama aşkın kitabı yok. Kadınla erkeğin bir sevgiyi yaşatması ve sürdürmesi ancak devlet, aile ve geleneğin desteğiyle mümkün. Aksi takdirde kim, bir başkasının himayesine girmeye razı olur ki! Bu yüzden evlilik aşkı daima yener. Çünkü sağduyunun, ortak aklın sesidir. Eğer bu çembere dahil olmak isterseniz herkes size kucak açar.
Ya aşk? Başta kendi aklından başlayarak bütün akıllara, ailene, inançlara, geleneğe, devletin ve halkın kurulu düzenine isyan etmeyi gerektiren bu yüce özgürlüğe kim destek versin! Gönlün sahibi Allah. Bir tek O'dur senin yaşadıklarını bilen ve anlayan. Gerisi ağyar dediğimiz ötekiler.
Evlilik aşkı öldürmüyor, ne haddine! Sadece evlilik aşkı kaldırmıyor. Hiçbir iktidar, kurduğu düzenin bozulmasına müsaade etmez. Evlilik de haklı aşk da. Ne bu iktidar (evlilik) bu muhalefeti (aşk) kaldırır, ne de bu muhalefet bu iktidara teslim olur. Özgürlük öyle güzel ki insan bir kez tattı mı ne sen kalıyorsun ne de ben. Evlilik kolay, aşk zor. İnsan kendisiyle kavgalı olmaya dayanabilir mi? Tabi ki kolay olanı seçecek. Sen de evleneceksin ve her evli insan gibi ev, araba, tatil, çocuk (ki bu evliliğin asıl işlevidir), sosyal imkanlar, iyi bir kadro, bankada birikmiş para, sahilde bir yazlık peşine düşeceksin. Ömrün geçecek bu hayallerle, yaşadığın mutlulukları hayatın en büyük gerçekleri zannedip mutlu olacaksın. Haklısın, peşinde koşmaya değer şeyler. Çirkin kadınlarla tipsiz erkeklerin iç güzelliğinde ısrar etmesine bakma. Öyle güzel zevklerdir ki bunlar, uğruna bir ömür harcamaya değer. İki gücün iktidar savaşında aşkın yenik düşmesi doğal. Aslında yenilgi değil bu, aşkın kendini çekmesi. "Burada yerim yok" deyip başka gönüller aramaya gitmesi. "Hürriyyeti kulluğa taş çatlasa satmam" demek hangimizin yiyeceği bir lokmadır ki!...
Evlilik aşktan umudunu kesenlerin sığındığı liman. Evlilik kadere teslimiyet. Evlilik özgürlükten kaçış. "Sevdiğimle evlenemedim, evlendiğimi seveyim" demenin diğer adı. Mutluluk bu mu? Eğer senin için evlilik bir kaçış ise, unutmak için evleneceksen boşuna uğraşma. Gönül yarasını bir düğün kapatmaz. Mevlana'nın dediği gibi "Bir aşkın acısını ancak başka bir aşk unutturur."
Tercihini yap. Ya halkın istediği normal kalıplara girer, kendi kaderine hükmetme sevdandan vazgeçer, herkes gibi olursun, ya da yalnız kalmayı göze alarak bedel ödemeye razı olursun. İşte evlilik, kişinin kendinden, isteklerinden, beklentilerinden, kendi olmaktan vazgeçtiği yerdir ve ancak bu şekilde yürür.
Bir de bunların üstüne evlilik ve aşkı bir arada yürütmek isteyen (şanslı mı, bahtsız mı demenin asla mümkün olmadığı) kişilere gelince! Onlara selam olsun. Gönüller sultanı Mevlâna onlara ışık tutsun. Hele bunlar ilk gönül ağrısıyla evlenmişlerse, gönül ateşinde pişiyorsa evlilikleri gerçekten Allah onlara merhamet etsin. Onların neler yaşadığını sen ve benden başkası asla bilemez.
"Hoştur bana senden gelen ya goncagül yahut diken"