Yaşamak istiyorduk. Herkes gibi. Ama herkes gibi hayatın bize emrettiği şekilde değil de, bizim hayata teklif ettiğimiz gibi. Tabi ki bunun için kavga etmemiz gerekiyordu. Ettik de. Ne çok yara aldık seninle bu kavgamızda. Bazen geri dönmeyi, vazgeçmeyi düşündüğümüz bile oldu. Yine de şansımızı denemekten vazgeçmedik. Mesela yeter ki karnımız doysun deyip herhangi bir işe girmiyor, yazarlık yapmak ya da evlenmek için eş aramıyorduk, sevgilimizle evlenmek istiyorduk.

 

Kutsal Ramazan ayıydı. Sahur vakti. Sen odana çekilmiş, günlerdir çıkmıyordun. Arada bir yüzünü gören cennetlik. Konuşmuyordun, konuşmak da istemiyordun zaten. Korkuyordum senin için, korkuyorduk. "Kendine bir şey yapmasın odada..."

 

Bazen sen yokken odana girerdim, pencere hiç açılmamış, belli. Ter kokusu havasızlıkla birleşmiş, odaya kasvetli bir koku yaymış. "Hastalanacak bu gidiş" diye düşünürdüm. Sen bir odada, ben diğer odada, ikimiz için "iki yabancı" şarkısının en anlamlı olduğu günler. "Birlikte ama yalnız."

 

Kendimi suçlu hissedişim niyeydi? "Sen Tanrının şanslı kulusun" derdin, "Sana verdi, bana vermek istemiyor." Belki de bu yüzden. Bense "sen de benim kadar mücadele et, sana da verir" havasındaydım. Hoş, hâlâ aynı fikirdeyim ya!...

 

Kireç badanalı kocaman bir binanın ortasından merdivenle girilen ikinci kattaki daire bizimdi. Zemini ahşap, tahtakurusu bol, duvarları bakımsız, pencereleri soğuk kaçıran bu evde biraz umarsızlık, biraz para, biraz da benim inadım yüzünden kalıyorduk. O büyük binada bizden başka herhalde dört beş tane daire vardı. Neydeyse, bütün imkânları kullanmış ev sahibi, girilebilecek her yerinden bir giriş yapmış binaya, içine de küçük bir daire. Altımız, yanlarımız hep komşu. Metropolün göbeğinde kasabayı yaşıyorduk.

 

Gece geç vakitlere kadar ışığın yanardı. Odana girmekten sakınırdım bazen, zaten bunalımlı günler yaşıyordun, bir de ben kötü bir şeyler söylerim, ciddî bir kavga başlar, ayrılmak zorunda kalırız endişesi duymak zoruma gitse de, muhtemelen seni kaybetme korkusu (daha doğrusu beni de kaybetmen) engellerdi beni. Bu yüzden sahura kadar okur, sonra fakir mutfağımızda ne varsa onlardan bir şeyler hazırlar, sonra da seni çağırırdım. Kimi zaman kalkar, kimi de kalkmazdın. O gece kalktın, ama hiçbir şey söylemeden. Elini yüzünü bile yıkamadan oturdun yer soframıza. Gözlerin açılmıyordu uykusuzluktan, yeni yattığın belliydi. Sanırım akşamdan (önceki akşamdan da olabilir) kalma türlü vardı, onu ısıtmıştım, yanına da yoğurt. Biraz peynir, biraz da zeytin. İşte sahur soframız.

 

Bazen çok kaygısız, hatta kayıtsız olduğumu kabul ediyorum. Eğer konuşmak istiyorsam karşımdakinin bunu isteyip istemeyeceğine bakmadan geveler dururum. Bunun için kendime çok kızıyorum ama elimden gelmiyor. Sükûtu ne kadar sevsem de başaramam bir türlü. Ne de olsa sohbet ekolünden geliyorum.

 

On dakika bile sürmedi yemeğimiz, sen susuyor, bense okumakta olduğum kitaptan bahsediyordum. Bu da bir başka kötü huyum. Benimle sohbet eden kimse, mutlaka o aralar kimi ya da hangi kitabı okuduğumu çok geçmeden anlar. Lafı döndürüp dolaştırıp okuduğum kitaba getirmesem olmaz. Nurettin Topçu okuyordum sanırım, "İsyan Ahlakı" olabilir. Biraz konuşursun umuduyla kitaptan bahsedince, o anı hiç unutmuyorum, kafanı bile kaldırmadan, somurtkan uykusuz yüzünle, "İşimiz gücümüz yok, bu saatte isyandan mı bahsedicez!" demiştin. Hemen o saniyede, seninle sabahlara kadar kavramlar üzerine yaptığımız sohbetler gelmişti. Böyle bir şeyi ilk defa söylüyordun ve ben "işler hiç iyi değil" demiştim içinden, "sanırım onu kaybediyoruz. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak." Olmadı zaten, hiçbir şey eskisi gibi olmadı.  

 

Aşağılandığımı hissetmiştim, gururum incinmişti. "Geç vakit işten gel, şimdi bu kalkamaz diye sahura kadar otur, kendi ellerinle sahur hazırla, sana verdiği cevaba bak..." diyordu nefsim. İnsan bir kez bu duruma kendini düşürüyorsa hayatı boyunca bunu yaşayacak demektir. Öfke, korku, merhamet, nefret, hüzün, birçok duyguyu aynı anda yaşadığımı hatırlıyorum. Allah'tan bana bir daha böyle bir şey yaşatmamasını diledim. Diledim...

 

Sustum ve dersini almış bir çocuk gibi yemeğimi yedim. Yediklerim boğazımdan zor geçiyordu. O gece, iyi ki sahur gecesiydi. Sabredebilmiştim...  

 

Ben bunları yazarken ramazan davulcusu sahur için mahallede geziyordu. Tam da bu vakitlerde yaşadığımız bir sahurdu. Sen ellerini bile yıkamadan yatağa geri dönmüştün. Bense arkandan seyretmiştim sadece. Bazen insanın söyleyecek sözü kalmıyor. Hayat bunu benim gibi birisine senin gibi birisiyle öğretti. Sen, ben, bir de oruç biliyordu bunu.