Şair ne güzel söylemiş, "Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır."
Sen asla dostlarını yalnız bırakmazsın. Sabredene, umudunu koruyana daima kol kanat gerersin. Biz sabırsız, biz telaşlı, aceleci ve kararsız. Hemen bekleriz ödülümüzü, hak ettik deriz hep bir ağızdan. Ama hatalarımızın bedelini öderken ne kadar zorlanırız! "Neden?" diye geceler boyu isyan ederiz de, bir gün olsun "Bunu ben istedim" demeyiz. Ama sen bunu da hoş görürsün. Bilirsin ki, zayıftır insan, her şeyin en mükemmelini ister, daima ister, bir türlü doymak bilmez. Bir gün başına bir sıkıntı gelir, "ne kadar talihsizim!" diye dert yanar. Halbuki o güne kadar ne kadar da talihli bir hayat yaşamıştır!
İnsanın bazen öyle dostlukları olur ki, kardeşliğin sadece kan bağıyla teşekkül etmediğini anlar. Genç adam, yirmi dört yaşında yetim ve öksüz hale gelmiştir. İzah etmek zor, anlamak ise daha da zor. Şairin dediği gibi "Tatmayan bilmez." Elimizde bir hakikat var: "Bilenler söylemez, söyleyenler bilmez."
Kelime, manaya tabut. Yine de kelimelerden başka ifade aracımız yok. Tuhaf değil mi, kelimelerle hislerimizin üstüne örtüler seriyoruz, ama o örtülerden başka bizi ifade edecek aracımız da yok. Çare yok, yol belli, başını eğip, usul usul yürüyeceksin.
Genç adamı hayat bırakmaz. İşlerin başına geçmeli, düzeni yürütmelidir. Yaşadığı acıları duyan, hisseden biri çıkar mı karşısına dersiniz? Hayat onu bir şeylere hazırlamaktadır. Farkında mıdır bunun? Hangimiz farkındayız ki ona bunu sormaya hakkımız olsun! Bize düşen kaderimizi yaşamak. Kaderin de üstünde bir kader olduğunu unutmadan.
Derken bir gün babasının bir zamanlar talebeliğini yapmış hocası gelir şehre. Ezilmiş ruhunun yakasından tutar, kucaklar onu. Allah sevdiği kullarını sahipsiz bırakmaz. Yeter ki sabretmeyi bilsin. Dile kolay, tam dokuz yıl eğitim alır ondan. Bu dünyayı, ölümden sonrasını öğrenir büyük fikirlerden. Kalbe ilmek ilmek işlenir cümleler unutulmamak üzere. Hocasının tavsiyesi üzerine başka ülkelere, başka şehirlere seyahatler yapar, devrin büyük ilim adamlarıyla görüşür, onlardan çeşitli ilimler öğrenir. Bahsettiğimiz adamlar, dünyayı avucunun içine almış, her şeyi kuşatan cümlelerin sahibidir. Yıllar sonra döndüğünde yaşadığı dünyayı daha iyi kavrayan, içindeki ateş gittikçe yükselen, bilge bir adamdır artık. Hocası "gitme zamanıdır" der. Engel olamaz. Tanrı misafirinin gideceği zamana Tanrı karar verir.
Bir yıl sonra haberi gelir hocasının, Hakk vaki olmuş, dar-ı bekaya irtihal etmiştir. Mekânı cennet olsun.
Aylar ayları, yıllar yılları kovalar. Genç adam büyümüş, kâmil bir insan olma yolunda ilerlemektedir. Bu sürgün kara toprakta mı bitecek? derken bir garip adam gelir yaşadığı şehre. Bir Cuma sonrası karşısına çıkıverir, tutar atının eğerini. Uzun uzun bakar yüzüne. İşte kelimelerin bittiği an! Bunca çekilen sıkıntı boşa değil ya, elbet bir mükâfatı olacaktır. Yoksa bu gelen o mudur?
Evet, odur. Bakmak fiili herhalde tarihe bu kadar nadiren geçmiştir. İki koca ada, dakikalarca bakarlar birbirine. Dilleri değil de gözleri, gözleri değil de kalpleri konuşur bu bakışta. Sanki yıllar öncesinden ruhunun aşina olduğu bir yüz. Nasıl da kaynaşırlar hemencecik. Yaratan yarattığını hiç yalnız bırakır mı?
Yüzlerce yıl konuşulacak ve hiçbir zaman tam olarak izah edilemeyecek bir dostluk başlar. Ne bilgeler, ne filozoflar, ne edipler anlatırlar bu sohbeti de, yine de künhüne varılamaz. Bitmesin gece, doğmasın güneş dedirten bu muhabbet şairin dediği gibi baldan tatlıdır. Aşk yeniden tanımlanır bu ilişkide. Dostluklar yeniden teraziye yatırılır. O kadar çok kelime var ki yeniden anlam kazanan, o kadar rivayet var ki bu dostluğu anlatan...