Seni anlayamazlar, bunu biliyorsun. Zaten seni anlamalarını beklemedin hiçbir zaman.  Hep önce kendini anlamayı, anlatabilmeyi istedin. Çok konuşmayan, söylemekten çok dinleyen, dünyaya kapalı Allah'a açık olmayı diledin. Belki dilemedin, karakterin buydu. Nihayet her susan gizemli değildir. Dahası, bazı suskunlardan alabildiğine kaçmak gerekir. Durgunluğu derinlik sanıp yaklaşırsın, içindeki çirkinlikleri ancak susarak saklayabilen bir insan çıkar karşına. Ama sen böyle değildin. Eğer sen kendini tanır ve anlatabilirsen insanlar zaten anlarlar diye düşündün. Zaten her biri senin için birer ayna olan insanların anladığı, senin anlatabildiğin kadar değil midir? Mutlak bir yalnızlık içinde değil mi insan? O yalnızlık ne yaparsan yap, geçmeyen bir ağrı değil mi? Kim, senin bile üstesinden gelemediğin bu yalnızlığı senden alabilir? Hepimiz bir tiyatro oynar gibi birbirimizin rollerini çalmıyor muyuz? Bazen gülmek gelir içinden, kocaman laflar edip, etrafını yangın alanına çeviren insanların, vazgeçilmez güzel kızların, çalımından geçilmeyen yakışıklı erkeklerin, dünya onun sanan koltuk sahiplerinin, ben en büyüğüm diye bağıran sporcuların, entrikayla, yaptıkları yanına kâr kalacak işgüzarlığıyla sırıtan politikacıların, sonradan görme tombul orta yaşlıların, herkesin ama herkesin, o mutlak yalnızlık anı geldiğinde, nasıl da çaresiz, acınası, yalvaran bakışlarla, nereye gittiğini bilmemenin verdiği korkuyla, şaşkın bakışlarında yakalanan gerçeği görmek istemez insan. Ah zavallı insan!.. Eşref-i mahlukat olduğu kadar zalim ve cahil insan.

On yedi yaşında, annesini kaybeden genç adam, aynı yılın sonunda kardeşini kaybetti. Hüzün yılı adeta. Bir şeyleri hatırlar gibi oldu, sanki tarih kendini tekrarlamak istiyordu. Aradan bir yıl geçti, babası evlendirdi onu helal süt emmiş, terbiyeli bir kızla. Hemen ertesi sene bir oğlu dünyaya geldi. İnsana avunacak sevinçler lazım, yoksa can sıkıntısından patlarız bu dünyada. Biraz toparladı sanki, hayat devam ediyordu. Ah, seven bir kadın ne büyük tesellidir erkek için. Bir yeri olduğunu bilmek. Göğüsleri merhamet, kucağı şefkat dolu, seven bir kadın. Ve o kadınla birlikte dünyaya bir hediye sunmak. Yaşamaz mı bu erkek, dayanmaz mı feleğin kahredici belalarına!.. Yine de bir hüzün, annenin, kardeşin gidip de gelmeyen bedenlerinin soğuk rüzgarlarla getirdiği hüzün!...

Zaman sanki bir rüya ve bir su gibi akıp gidiyor. Sevinçlerle birlikte acıları da yoğurup harmanlıyor insanı. Nasıl değiştiğini bile anlamıyorsun. Kabuk bağlayan yaralar da, bir süre sonra kaybolup gidiyor. Unutmak için aranan sevgiler. Bir kadın, bir çocuk, bir ev ve bir iş. Her gün tekrarlanan ödevler. Sıradan görüşmeler, usandıran yazışmalar, sevinci yakalamaya çalışan gönül. Benim ne işim var bu dünyada, dedirten saçmalıklar. İnsan bazen çok sıkılıyor değil mi? Öyle renksizleşiyor ki dünya, herhalde bunlar için burada değilim, bana bunu yapamazsın, diye Tanrıya sitem edesin geliyor. Şairin dediği gibi, "Şükür ki insandan insana fark var" Yoksa nice olurdu halimiz!      

Çok geçmedi. Tam hayatı tekrar sevmeye giden yola girmişti ki, yeni bir acıyla karşılaştı. Bitmiyor değil mi, bitmeyecek acılarımız!.. Ruhlarımızın ancak acı çekerek huzura kavuşabileceğini söyleyenlerin haklı olduğunu düşünmemek elde mi? Bir günahın bedelini ödüyor gibi geçen hayatımız, bize ne öğretmeye çalışıyor acaba? Tam sevinci yakaladığımızı düşündüğümüzü anda, elimizden kayıp giden mutluluklara üzülmemek elde mi? Yüreğimizin aldığı her yara, dermanımızı kesmeye devam ediyor. Bu hep böyle mi sürecek? Bir şehrin en zengini, en fakirinden daha mutsuz bir yaşam sürebiliyorsa, bir yerlerde sorun aramak gerekmez mi? Katı olan her şeyin buharlaşıp yok olmaya yüz tuttuğu dünyamızda, vazgeçilmez olmaya değer olan ne kaldı elimizde?  

Yirmi dört yaşındaydı. Babasını kaybetti. Önce anne, sonra kardeş, şimdi de baba. Hem de yabancı bir memlekette. Dayanılacak gibi değil ama dayanıyor insan. Yaşamak bir mecburiyet değil mi bir yerde? Hatta bazen bir saldırı! Annesi öldüğünde düşündükleri geldi aklına. Gerçekten yaratan onu kendine mi saklıyordu yoksa? Sevdiklerini bir bir elinden alacak mıydı? Bütün sevgililerin bir gün terk edip gideceğini, bir tek kendisinin terk etmediğini mi öğretiyordu yaratan yarattığına?

Babamı kaybettim ben!

Muhteşem bir cenaze töreni düzenlendi şehirde. Caddeler mahşer yeri gibiydi. Ne çok seveni vardı babasının! İmrendi babasına, zaten örnek aldığı insandı. İlk öğretmeni, en büyük öğretmeni, hayat öğretmeni olan babasına daima hayrandı. Aldı eline kitabını babasının cenazeyi defnettikleri günün gecesi. En değerli miras buydu babasından kalan. Öptü, kokladı kitabı, sardı kucağında. Artık babası yok, kitabı vardı. Annesinin ölümüyle garipleşen genç adam, babasının ölümüyle daha bir mahzunlaştı. Bayramlarda elini öptüğü adam gitmişti işte, şöyle bir kucaklayıp alnından öperek, "yürü oğlum, arkanda ben varım" diyen tebessümü kaybolmuştu. Herkes "Bayramın mübarek olsun" diyecek, annesini ve babasını kaybeden genç adam içinden, "Bayramsa bayramım mübarek olsun" diye içlenecekti. Giderek suskunlaşıyordu. Eşi, göz bebeği onun bu halini gördükçe içi parçalanıyor, yardım etmek istiyordu ama ne çare! Babasını kaybetmiş erkeği bir kadın anlayabilir mi? Baba demek dünyada sahipsiz olmadığını bilmek değil midir erkek için?  Hatta ne çok şeydir baba! Küçük bir çocuk için Tanrı. Düzen koyan, yaşamayı öğreten, kuralları işleten, uymayanlara cezasını veren, heybetinden annelerin eteğine sığınılan adam. Bir bakışıyla bir kitap dolusu cümle söyleyebilen tek insandır baba. O gülüyorsa hayat iyi gidiyor demektir evde. Hele çocuklarıyla oynuyorsa dünyada yaşamak ne güzeldir öyle! Onun ilgisini kazanmak adeta Tanrı sevgisine mazhar olmak gibi bir şey. Herkesten fazla seven, ama herkesten gizli seven insan. Bir delikanlı için, kanı kaynadığında, dünyayı yakıp yıkmak istediği, bütün kuralları yıkmak, bütün inançları kökünden söküp atmak istediği deli fışkın dönemlerinde en büyük rakip yine babadır. Tanrının yeryüzündeki temsilcisi babayla mücadele etmek zordur. Çünkü Tanrının yeryüzündeki iktidarına isyan etmenin dünyadaki karşılığı babanın evdeki iktidarına isyan etmektir. İlginçtir erkeğin babasıyla ilişkisi. Bir zamanlar en güvenilir, en büyük dostu olan baba, şimdi en büyük rakibidir.

Babamı kaybettim ben!

Devletin ne olduğunu öğreninceye kadar devlet babadır erkeğin gözünde. Hatta yeri geldiğinde devletin zulmüne karşı sığınılacak limandır. Yaş ilerleyip hayata atıldığında, baba artık devlet rolünden soyunur, saygı duyulan kanaat önderine dönüşür. Baba için iktidar kaybının başladığı yıllar. Oğul artık karar alırken ona sormaz, sadece uygularken haber verir, o da nezaketen. Ah yalan dünya! Benlik duygusu iyice yerleşmiş, evlenilmiş, çoluk çocuğa karışılmış, gelin hanımın ve çocukların itaati bir iktidar alanı oluşturmuş, babaya artık gerek kalmamıştır. Hatta yaşlanmış, kendi ihtiyaçlarını görmeyecek hale gelmiş baba, gelin hanımın da asık suratıyla çekilmesi gereken bir yük haline gelmiştir. Kurt kocayınca kuzuların maskarası olur. Elin kızı gelir, babanı istenmeyen adam ilan eder, kucağında hayatı öğrendiğin adama diklenirsin. Bir lütuf gibi sunarsın ilgini, yardım ederken ihsanda bulunduğunu düşünürsün. İşte o zaman kocamış kurdun gözlerine bakmalı, dünyanın nasıl bir yer olduğunu o bakışlar çok iyi anlatır. Babana bile güvenmeyeceksin bu dünyada derler ya hani, güvenilmez olabilecek en son kişidir baba. Babana da güvenmiyorsan bir hayvan olduğuna inanabilirsin.

Kırk yaşını doldurmamış erkeğe adam demezler. Erbain çıkarmak hayatı öğrenmenin şartı, taşların yerine oturduğu zamandır. Bir bakarsın, babana duyduğun sevgi birden artmaya başlıyor. Giderek hayatındaki anlamı büyüyor bu yaşlı adamın. Hele ellili yaşlar ne zordur! Artık baba yoktur ve işin garibi babanın ne demek olduğunu en iyi kavradığın yaşlardasındır. Bir pişmanlık, zamanı geri getirme imkânlarına duyulan özlem.

"Meğer babam ne kadar önemliymiş hayatımda!" Geçmiş olsun.

Babamı kaybettim ben!

Yirmi dört yaşındaydı, babasını kaybetmişti. Şimdi kime dert yansın bu genç adam? Hayatı kimden öğrensin? Baba gitti mi o mutlak yalnızlık daha güçlü çıkar ortaya. Yapayalnız bir adam oluverirsin birden. İçinde bir boşluk. Her an bir yerden bir tehlike gelecek ve sen savunmasız, çırılçıplak... Babasını da kaybetti genç adam. Evliydi, çocukları vardı, ama bu yabancı diyarda babası en büyük dayanaktı. Şimdi ondan yoksun, bir kolunu kaybetmiş asker kadar mahzundu. Onu bekleyen görevler vardı. Bir an evvel işlerin başına geçmeli, düzen yürümeliydi. Ocak tütecek, yemek pişecek. Erkek adama yakışır mı ümit kesmek!..

Garip değil mi, sevdiklerimiz ne çabuk terk ediyor bizi. Sevmediklerimiz ömür törpüsü...

"Hayatta ben en çok babamı sevdim" diyen şaire kulak vermeli şimdi. Burnunu göğsüne dayadığı babasını özlemenin bir erkek için ne ince bir sızı olduğunu kaydetmeli bir yerlere. Bayramlarda babasının mezarına dua etmeye giden adamları dinlemeli babayı kaybetmenin künhüne varmak için.

Yaratan bu genç adamı çok sevdi, belli. Büyük acılar yaşattı ona, tıpkı insanın en büyük acıları en sevdiği kişiye yaşatması gibi.

Yine de şikâyet etmedi genç adam, besbelli o da anlamıştı anlaması gerekeni. Kulak verdi kâinatın sesine, hakikat her insanda farklı tecelli eder, bakalım bu genç adamda nasıl tecelli edecekti?