On yedi yaşındaydı. Hayatının baharında. Annesini kaybetti. Vatanından binlerce kilometre uzaktaydı. Bir sürgüne benzeyen hayatının içinde şimdi yepyeni bir sürgün başlamıştı. Yaratan birer birer sevdiklerini elinden almaya mı karar vermişti yoksa? "Aramızda başka kimse kalmayıncaya kadar sevdiklerini alacağım elinden?" mi demek istiyordu? "Yalnız ben olacağım sana dost. Dostum deyince beni, Sevgilim deyince yalnız beni düşüneceksin." İnsan sahiplenir, kıskanır da yaratan da mı kıskanır sevdiğini? En sevdiği kulunu daha çocukken yetim ve öksüz bırakmamış mıydı? Yalnız O'nu sevsin diye. O'ndan başka kimseden medet ummasın diye. Yaratan gerçekten kıskanır mı yarattığını?
On yedi yaşındaydı. Kim bilir ne zor geçirdi günlerini! Bir ırmak kenarında oturmuş, ailesiyle pikniğe gelmiş insanları seyretti, annesi merhametli elleriyle sofralarını hazırlayan çocukları... Bilirdi, o çocuklar, anneleri ne iş yaparsa yapsın, gözü daima üzerlerindedir. Etrafta koşuşan çocuklarına "Hadi yavrum, sofraya" diye seslenen sevimli anneyi seyretti belki de. "Benim de annem olsaydı yanımda!" diye geçirdi içinden. Aniden koyu bir hüzün kapladı yüreğini. Gözlerinin dolduğunu kimse görmedi. Küçük bir çocuk gibi ağlamaklı. Bir yanda yetişmiş bir erkek olmanın ağırlığı, diğer yanda annesizliğin yarattığı boşluk. En ağır şey değil miydi boşluk? "Anne" diye mırıldandı sessizce. Yanaklarından aşağıya minik bir damla yaş süzüldü izler bırakarak. "Çok özlüyorum." Burnunu çekerken ne kadar masumdu! Kocaman adam çocuklar gibi ağlamamak için zor tutuyordu kendisini. Bu yürek sancısını kim dindirecek şimdi? Ellerini kavuşturup bacaklarının arasına koydu üşüyormuş gibi. Halbuki hava sıcaktı. Titremeye başladı, konuşamıyordu artık. Sadece titriyordu. Birden bir kokunun varlığını hissetti. Çiçeklerin, yaprakların, toprağın kokusundan başka bir koku. Sıcak bir koku. Kapattı gözlerini ve kokuyu anımsamaya çalıştı. Birden küçükken yere düşüp dizini kanattığında onu sarıp sarmalayan kucağın sıcaklığını hatırladı. Annesinin kokusu. Bu ne güzel koku böyle! Sıcak, sevecen, huzur dolu. Hem ağlıyor, hem de kucağa sımsıkı sarılıyordu. Sırtını, başını sıvazlayan elleri, öpüp kollayan dudaklarıydı annesinin. Dizi acıdıkça daha sıkı sarılıyordu, sarıldıkça ağrısı geçsin diye. "Tamam yavrum" diyen sesini duyuyordu. "Ağlama kuzum. Geçecek şimdi" On yedi yaşındaydı ve bu kez kalbi acıyordu. Şimdi acısı geçmiyordu, bütün vücudu titriyordu artık, utancından kafasını kaldırıp gökyüzüne bile bakamıyordu, "Neden?" diye sitem etti başı önde, elleriyle kapattı yüzünü, "neden onu benden aldın? Ne istiyorsun benden?" Yüzüstü yattı çimlere, toprağa ağladı kimse görmesin diye. İçinde annesi bulunan toprağa. Onu duymuyordu kimse, görmüyordu. "Annemi istiyorum" diye yalvardı kimsesizlerin sahibine ezan sesi yükselirken. "Onu çok özlüyorum. Sadece onu istiyorum. Dayanamıyorum, çok özlüyorum Allah'ım! Onu benden aldın ama çok özlüyorum. Çok yalnızım Allah'ım! Çok acıyor, bu sefer gerçekten çok acıyor. Kime gideyim, nasıl anlatayım Allah'ım! Biliyorum almak hakkın ama, çok özlüyorum." Toprağı ıslatan gözyaşları...
Annemi özledim ben.
Genç bir erkek için zordur annesini kaybetmek. Dev gibi bir dağın yamacında yaprakları yeni boy vermiş küçük bir ağacın yalnızlığına benzer. Sert rüzgârlardan, fırtınalardan, savaşlardan, bombalardan seni koruyan dağın yok oluşu. Savunmasız, dayanaksız, korumasız bir ağacın gövdesi kadar zayıf. Anne demek, gidecek yer demek, tutunacak dal demek, kimse anlamasa da anlayacak dost demek, herkes gittikten sonra kalan kişi demek. O hep geri gelmesini istediğimiz, özlediğimiz, masumiyetimiz, saflığımız, çocukluğumuz demek. On yedi yaşındaydı ve annesini kaybetmişti. Kaç gece ağladı yorganın altında, bilmiyoruz. Gece zordur annesini kaybeden için. Hele ilk günler. Birden karanlığın içinden, pencereden doğru gelen bir ses duyarsın; "Oğlum!.. Yavrum!.. Üşüyor musun?" Kalkıp bakarsın karanlığa, ne tarafa bakacağını bilemeden. Sanki pencere açılacak, içeri annen girecek gibi. Bakar durursun boş bakışlarla... Ama açılmaz pencere, kimse de gelmez. Sadece sesler duyarsın karanlıkta, hatıralar canlanıverir, en çok da anneni üzdüğün, ona bağırdığın, bazen yüzüne kapıyı çarpıp kaçtığın kötü anılar canlanıverir, "Beni neden üzüyorsun oğlum!" diye ağlayan annenin sesini duyarsın. "Ben sana ne kötülük yaptım? Seni üzecek ne yaptım ki!" Ne kadar haklıdır o an anne!.. Aslında seni hayatın acımazsızlığına, zulmüne karşı merhametiyle korumak için nasıl da çırpınmıştır!... Bir dağ gibi arkanda durmuş, yıkılmaman için hep desteklemiş, her düştüğünde kaldırmıştır. Anlarsın bunu, şimdi anlarsın. Birden karanlığa yalvarırsın: "Anne, özür dilerim. Özür dilerim anne, gerçekten özür dilerim... Şimdi yanımda olsaydın, kendimi sana affettirirdim, seni hiç üzmezdim anne." Ama affedilmezsin artık, seni görünce gözyaşlarını silen bir anne yoktur karşında. Artık çok geç.
Babası annesinin yokluğunu hissettirmemek için kim bilir ne çok uğraşmıştır ama nafile. Baba dışarıdadır, yabancıdır, içeriye girmez, girmemelidir de. Babaların güçsüz ve zayıf görünmeye hakları yoktur. Onlar acıkan, susayan, üşüyen, uykusu gelen, oynamak isteyen çocukları için hayatla amansız bir mücadele vermek uğruna güçlü olmak, çalışmak, sürekli çalışmak, bıkmadan, usanmadan, en zoru da yorulmadan, hiç şikayet etmeden çalışıp kazanmak zorundadır. Babanın vazgeçme şansı yoktur, "artık yoruldum, istemiyorum" deme lüksü verilmemiştir ona. Öyle güçlü olmalıdır ki, eşi ve çocukları her düştüklerinde hayatın önüne geçip onlara vurmasını engellemelidir. Babası nasıl ağlasın bu genç adamla? Erkeklere gizli ağlamak düşmüştür kader kitabında.
Annemi özledim ben.
"İnsanoğlunun gerçek yurdu çocukluğudur" derler. "Tek dayanağımız çocukluğumuz." On yedi yaşındadır, çocukluktan, gerçek yurdundan koparılmış, hayatın gerçekleriyle tanışma, mücadele etmeyi öğrenme dönemine geldiği yaşta kaybetmiştir annesini. Daha sevmeyi öğrenmemiştir. İlk göz ağrısını gizli gizli yaşayacağı, tuhaf davranışlar sergileyeceği, utancından, erkeklik gururuna yediremediğinden kimseye söyleyemeyeceği, babanın görmezden gelen anlamsız bakışlarla, ablanın dalgayla, kız kardeşin meraklı gözlerle, ağabeyin "Bu da geçer" tavırlarıyla karşıladığı bu zor günlerinde annesi koşar erkeğin yardımına: "Dokunmayın benim aslan oğluma." Herkes bir köşeye çekildikten, yaşamın omuzlarına yüklediği görevleri bitirdikten sonra anne, bir kenarda derin düşüncelere dalmış, zor şer soluk alıp veren oğlunun yanına süzülür. Usulca elini alır eline, dizinde birleştirir. Anlayışlı, bilgili, kültürlü, merhametlidir anne, tabiat nasıl kucaklarsa seni, öyle kucaklar. "Oğlum" diye hafifçe seslenir omzuna elini atarken, "Neden anlatmıyorsun?" Zordur anlatmak, sanki bahsedince bütün gizemi, esrarı kaybolacak, anlaşılmayacak, bir laf söylenecek, zarar verilecek, dışlanacakmış gibi korkar konuşmaya. "Anlatacak bir şey yok ki anne." Eve geç gelmelerinden, erkenden çıkıp gitmelerinden, sürekli birine bir şey anlatmak istiyormuş gibi duruşundan bellidir derdi. Hayatla ilgili ufak tefek bütün kaçamaklarımızı annelerimiz sayesinde yaptığımız gibi ciddî isteklerimizi de onlar sayesinde yapmaz mıyız? Önce anneler ikna edilmez mi, babayı ikna etme görevi verilmez mi yeterince yükü sırtında taşıyan bu kadına? Arkadaşlarla eğlenmeye gitmek için ders çalışma yalanları en önce anneye söylenmez mi? Bazen kandırabildiğimizi sandığımız, bazen de o yorgun yüreğiyle gerçekten kanan, ama hep aslında, nasıl ouyorsa olan bitenin farkında olan annemiz, yalanlarımızı savunmaz mı evin babasına? Kanı kaynayan çocuğa yol açmak, ergenlik sorunlarını atlatması, kişiliğinin oturması, kendini bulması için fırsat doğurmak, bu coşkun ırmak akacak bir yatak bulsun hayattan kendine diye ne yalanlar uydurmaz mı babalarımıza? O babalar tesadüfen gerçekleri öğrendiğinde ezdirmek istemediği oğlunun önüne geçip "ben izin verdim" diyerek dikilmez mi kocasının karşısında? Bir kadın olarak oğlunun kalbindeki tahtını paylaşmak zorunda kalacağı kızla görüşmeye gittiğimizi kıyafetimizden bile anlamaz mı? Anneler anlar oğullarının yüreğinde kükremeye başlayan aslanın yerinde duramadığını. Şimdi yanında, mahzun bakışlarla boşluğa bakan oğlu gibi, aynı bakışlarla odayı seyreden genç bir kıza da annesinin yardım ettiğini bilmez mi? Genç bir erkeği hayattan alıkoyacak gücün sadece genç bir kızda olacağını bilen anne "Kim bu güzel kız?" diye sormaya başlar ürkütmeden. Yavaşça, korkutmadan, küçümsemeden, yargılamadan, erkeklik gururunu incitmeden, hissettiklerini anlamaya, aklından geçenleri okumayı deneyerek, usul usul bir kumaşı dokur gibi iner oğlunun yüreğine. Bilir, en ufak saldırıda ürkmüş bir at gibi kaçacağını. Sabırla, ne anlatsan dinler. Erkektir bu, bir kıza karşı içinden akıp giden kelimeleri ancak bir zamanlar genç bir kız olan annesi anlayabilir. On yedi yaşındadır, annesi yoktur yanında. Dest-i izdivacına talip olduğu kızı babası verirken "Annem gereken hazırlıkları yapar" güvencesi yoktur bu genç adamın. Ne büyük mahrumiyet! Oğlunun yuvasını kurmak için nasıl canhıraş bir gayretle çalışır anne!.. Düğün gecesi, elini öpüp "Hadi bakalım oğlum, göreyim seni" diyen annesinin duasını almadan gidecektir elkızının yanına. Bilmediği bir dünyaya adım atmanın ürpertici heyecanıyla...
Annemi özledim ben.
On yedi yaşındadır. Annesini kaybetmiştir. Akşamları pişen yemeğin, sabahları serilen sofranın, yeni alınan elbisenin, eve gelen komşunun, hatır soran dostların anlamı yoktur. Düzeni bozulmuş, havası kararmış, kokusu kaybolmuştur evin. Her şeye alıştıran zaman, unutturmayı başaramaz yine de. O boşluk bu genç adamın hayatından asla gitmeyecektir. Göklerden gelen bir kararla öyle bir boşluk oluşur ki genç adamın varlığında, bir yanda vatan hasreti, diğer yanda anne hasreti yakıp kavurmaktadır yüreğini. Bundan sonra hiç kimse ta ciğerinden onun adını anmayacaktır. Belki rüyalarında. Kaç gece rüyasına girdi annesi, bilmiyoruz. Neler anlattı annesine rüya âleminde? İnsanlık hangi dersi çıkarmalı bu rüyalardan? "Annenizi kucaklayın bu gece benim için" mi dedi, "Sarılın doyasıya, ben annesiz kaldım, ama siz özür dileyin annenizden. Onu hakkıyla sevmek için fırsatınız varken yapın bunu. Başka hiç kimsede bulamayacağınız o kokuyu doyasıya çekin içinize. Ne çok acı var hayatta ve ne kadar az dost! Ne kadar büyük olsanız da çocuk kalabildiğiniz tek varlığa sahip çıkın. Gerçek yurdunuzdur orası, bütün saflığınız, masumiyetiniz orada. Sevecen gözyaşlarıyla sizi daima koruyan annenizi sevme fırsatı varken elinizde, kaçırmayın, sevin annenizi. Ben annemi genç yaşımda kaybettim."
Annemi özledim ben.
Mutsuz bir ailede çocukluk yaşamak ve o çocukluktan kopup hayat denizinin hırçın dalgaları arasına karışmak zordur da, mutlu bir ailede yaşanan çocukluktan kopup yaşamla yüzleşmek daha da zordur. Biri yaşayamadığı, bilmediği sevgileri arar her insanda, diğeri yaşadığı, tattığı huzuru. "Tatmayan bilmez." Kaybedilen sevgilerin yerini doldurmak hiç bilinmeyen bir sevgiyi yaşamaktan daha zor değil midir? Sürekli kıyas yapmak, o eski tadı, zevki aramak. Kontrolsüz önyargılarla yaklaşmak her insana. Bir türlü tatmin olmayıp, hep daha fazlasını bulma ümidi. Eğer bu zevk, anne kokusuysa yerini neyle dolduracağız? Sevdiğin kız seni terk ederse sevecek başka bir kız bulabilirsin, ama anneni kaybedersen!..
Genç adam, seni anlayabilir miyiz? Neler yaşadın, hangi acılarla boğuşmak zorunda kaldın? Kimler yardım etti sana, yoksa tek başına mı üstesinden gelmeye çalıştın?
Bakalım, annesini kaybeden bu genç adamın yaşadığı boşluğu doldurabilecek biri çıkacak mı karşısına?