Her şey tamam sayılır, valizimi hazırladım, boyalarımı ve tuvalimi aldım, sonra cüzdan evet cüzdanımı da kontrol ettim, birkaç kitap, bir harita, bir de adres defteri, arabanın deposu da dolu. Artık gitmek için hiçbir engel kalmadım.

Evet, gidiyorum Meral Hanım! Hani dün takılmıştınız ya bana, "Ne zaman gidiyorsun? Çok kaldın buralarda" demiştiniz ya, sizi mahcup etmemek için gidiyorum.
Meral, sevgili dostum; her geçen gün dostum dediğim insanlar birbir eksilirken hayatımdan, sen geçen zamana rağmen biraz daha, biraz daha dostum olmayı becerebilen ender "insan". Biliyor musun, gitmiyorum, kaçıyorum bu kez. Bunu kendime bile itiraf etmekten korkuyorum ama kaçıyorum işte. Allah nasip ederse ve yine dönersem bu şehire -ki bunu, seni dünya gözüyle bir kere daha görebilmek için çok istiyorum- anlatırım sana neden kaçtığımı. O zaman derim ki, "Hani sen beni falanca tarihte birisiyle tanıştırmıştın ya, hani uzaktan bir akrabanın komşusu oluyormuş ya..." "E..." dersin gayet sakin bir ifadeyle, ben devam ederim:

"O kadın var ya-"

Sergiden sonra beni arayıp çok sevdiğimiz o kır bahçesinde çay içmeye davet itti. Resime ilgi duyan ve beni yakından tanımak isteyen birisidir, diyerek gittim. Bilirsin randevularıma hep vaktinde giderim, hayret benden önce o gelmişti. Çok heyecanlıydı, kıpır kıpırdı, ışıl ışıl. Ona baktığımda hayata, yok daha çok bahara dair bir şeyler uyandı içimde. Hele bütün benliğine, bütün tavırlarına, en çok da yüzüne yerleşmiş olan o çocuksu ifade büyüledi beni. malum, severim böyle "insancıkları". O an elimde bir fırça olmadığına ve bütün dünyayı tozpembeye boyayamadığıma hayıflandım. Neyse konuştuk biraz; İstanbul'a yeni taşınmışlar, eşi bir kamu kuruluşunun müdürüymüş, kendisi de üniversite mezunuymuş ama çalışmıyormuş, aslında bir hayır kurumunda gönüllü olarak çalışmayı düşünüyormuş, burada pek tanıdığı yokmuş, bana içi ısınmış, ondan  ziyade eşi resime meraklıymış, hatta evlerinde benim bir sürü eserim varmış, laf aramızda resimlerimden pek bir şey anlayamıyormuş, bu kır bahçesini beğenmiş miymişim, eşi de burayı çok seviyormuş, daha sonra da görüşebilir miymişiz?

  "Daha sonra da görüşebilir miyiz?"

Neden bilmiyorum beynimin içinde oturdu bu cümle. Minicik, siyah noktalar yerleştirmeye başladım, tozpembeliğin üzerine. Beni rahatsız eden bir şeyler vardı, tarif edemiyordum, hissediyordum sadece. İki gün sonra evime bir baskın yaptı. Hem de kocaman çikolatalı bir pasta ile. Çalışıyordum, rahatsız edilmek pek hoşuma gitmedi ama söz konusu olan çikolatalı pasta olunca hayır diyemedim. Manzarayı düşünebiliyor musun? O tam bir hanımefendi görünümünde, saçlar yapılmış, kusursuz bir makyaj, katılarıyla aynı renkte bir elbise giymiş, elbisesinin rengini tahmin et bakalım; mavi, evet mavi hem de benim mavim, bense her zamanki gibi pasaklıyım, üstüm başım boya içinde, saçlarımı rastgele bir tokayla tutturmuşum, ev darmadağın... canı sıkılmış, beni görmek istemiş, canını neden sıkıldığını tamolarak bilmiyormuş ama galiba sorun eşiymiş, yani bazı zamanlar onu anlayamıyormuş, ona o kadar yabancılaşıyormuş ki, aslında seviyorlarmış birbirlerini, çok da uyumlu (!) bir çiftmişler, hep onu mutlu etmek için çalışıyormuş, belki de bir çocukları olsaymış, onu anlıyormuşum öyle değil mi?, anlamalıymışım, çünkü bende bir kadınmışım, sahi neden bir gün evine gelmiyor muşum? 

"Minik olmayan siyah noktalar"

Tarif edemediğim o duygu, gitgide beni daha da çok rahatsız etmeye başladı. Bana dair ipuçlarını, senin tabirinle hayatımın kodlarını nerden biliyordu bu kadın? Yok, hayır bu bir tesadüf olamazdı; o kır bahçesi, çikolatalı pasta, sonra mavi. Evet gitmeliydim evine ve çözmeliydim bu düğümü.


Çok samimi biraz da abartılı bir tavırla karşıladı beni. Her zamanki gibi şık ve bakımlıydı. Evi de tıpkı ona benziyordu. Kusursuz, uyumlu, dengeli, düzenli ve tabi ki abartılı. Düşünsene pasta tabaklarıyla salonun perdeleri aynı renkteydi. Gözüm duvardaki tabloya ilişti, hayret perdelerin rengiyle uyumsuzluk içinde bu tablo. Ne düşündüğümü anlamış olmalı; aslında o tablo buraya hiç yakışmıyormuş ama eşi asmak için çok ısrar etmiş de onu kıramamış. İçimden acıyorum adamcağıza, bu tablonun dengeler üzerine kurulmuş olan hayatına bir isyan olduğunu düşünüyorum. O konuşmaya devam ediyor; diğer eserlerim eşinin çalışma odasındaymış, eşi kimi zaman o odaya kapanır, tabloların karşısına geçer, saatlerce konuşmadan sigara içermiş, o sigara içmiyormuş hatta sigara içtiği için hem kızıyor hem de acıyormuş eşine. Nedense o odayı görmek istedim, bunu ona söylediğimde gözleri donuklaştı. Öfke mi, isyan mı, yoksa çaresizlik mi olduğunu anlayamadığım bir ifade, gözlerinden bütün varlığına yayıldı. Sonra kendini toparlayıp, daha önceden provası yapılmış bir anı tekrarlamak için "neden olmasın" dedi, "neden olmasın?" son kelime acıyla döküldü dudaklarından.

"Belki simsiyah, belki kıpkırmızı, belki masmavi belki de gümüş renkli bir oda"

Oda evin içindeydi de sanki o evden başka bir yerdi. Koskocaman bir kütüphane, kütüphanenin yanında ahşap bir çalışma odası, ortada el dokuması bir kilim, kilimin etrafında duvar minderleri, dört ayrı minder ve minderlerin üzerinde asılı dört tablo. Tarif edemediğim o duygu gitgide belirginleşmeye başladı içimde. Gözüm çalışma masasının üzerindeki çerçeveli fotoğrafa ilişti. Fotoğrafın üzerinde benim on yıl önce düştüğüm bir not: "Damarlarımda atalarımın göçebe kanı dolaşırken 'GEL' diyorum sana, sense ısrarla yerleşik olma sevdasındasın. Bilesin ki benim ki bir "kaçış" değil, bir "seçiş" sevgili. Evet, onun odasıydı burası, "O"nun odası, "O"nun dünyası, "O"nun sığınağı. On yıl aradan sonra ona ait somut bir şeylere dokunmak, onun nefesinin karıştığı bir mekanda, zamandan ve mekandan sıyrılıp onunla olmak. Eğer o kadın kapıda belirmeseydi eriyecek, tükenecek, bitecektim o an. "Şimdi" dedi. "Gitme sırası bende. O sana hiç ihanet etmedi, aslında bana da ihanet etmek istemedi ama..."                                                                                                                      

 

 

                                                                                                                           18.03.99

                                                                                                                           ANKARA