"Unutmak istediğimize dair elimizde olanları atmak ya da toplayıp bir kutuya koymak ne kadar işe yarar? Duyduğumuz bir ses, dinlediğimiz bir müzik, gördüğümüz bir insan her şeyin tüm canlılığıyla beynimize yeniden işlemesine neden olur. Ama geride bırakman gerekenler varsa, bunu değişerek yapman gerekir. Yeni bir sen yaratman, geçmişle bağını en aza indirgemen gerekir. Julie bunu yapmıştır."
Kieslowski'nin Üç Renk üçlemesinin ilki olan Mavi, çoğu insanın kendi yaşamından izler bulabileceği yakınlıkta bir film.
Çoğumuz hayatımızın bir döneminde sevdiğimiz bir insandan ayrılmak zorunda kalmışızdır. Bu, bazen başarısız bir aşkın getirdiği ayrılık, bazen beklenmedik bir ölüm ya da gitmesi gerekenin sessiz gidişidir. Julie'nin kaybı, hayatında en değer verdiği ve sevdiği iki insanın beklenmedik ölümüdür. Julie de her beşerin ölüm karşısında yaşadığı çaresizlik ve büyük acıyla sarsılır. Bu acıyı her şeyi geride bırakarak atlatmayı deneyecektir. Eski yaşantısına dair her şeyi geride bırakarak, hatta silerek özgürleşmeyi ve yeni hayatını kucaklamayı dener. Filmde bunu ne kadar başarabildiğini izliyoruz. Bu sessiz ve derinden yaşayan kadın çalışmadan, hiçbir şey üretmeden, kurduğu yeni düzeni içerisinde, bu düzene kimseyi dahil etmeyerek -ki hayatımızda olan insanlar da özgürlüğümüze müdahale değiller midir?- yaşamaya başlar.
Eşinin ve çocuğunun ölümüyle umudunu kaybeden Julie rolünde Julliette Binoche çok başarılı.
İnsan Geçmişinden Kaçabilir mi?
Üç Renk Mavi'de kendimi Julie'ye en yakın hissettiğim anlardan biri eski hayatına dair tüm nesnelerden kurtulması idi. Ona eşini ve kızını hatırlatacak, onların anılarının yaşadığı tüm nesnelerden, evinden, muhitinden uzaklaşmasını anlayabiliyorum. Yeni bir sayfa açabilmek için bazen gerçekten bir şeyleri silmek, yok etmek gerekiyor. Tabi bu herkesin tarzı değil. Kimileri anılarına sımsıkı tutunarak ileriye adım atabiliyor. Julie kadar dıştan bakınca ketum, içinde ise fırtınaların koptuğu bir ruh halini yaşamak, yaşadığı acıdan çok daha zor olsa gerek. Ama Julie bunu tercih ediyor. Belki de bu bir tercih değil, yapmaktan başka seçeneği olmadığı bir durum. Yanına aldığı kızına ait taşlı lambayla -bir annenin evladını tamamen silmesi elbette ki düşünülemez- yeni hayatına ilk adımını atıyor.

Mavi taşlı lamba, Julie'nin geçmişinden silemediği tek hatıra.
Unutmak istediğimize dair elimizde olanları atmak ya da toplayıp bir kutuya koymak ne kadar işe yarar? Duyduğumuz bir ses, dinlediğimiz bir müzik, gördüğümüz bir insan her şeyin tüm canlılığıyla beynimize yeniden işlemesine neden olur. Ama geride bırakman gerekenler varsa, bunu değişerek yapman gerekir. Yeni bir sen yaratman, geçmişle bağını en aza indirgemen gerekir. Değişmek bazen senin parçan haline gelmiş nesneleri, yaşadığın yeri ya da konuştuğun insanları arkanda bırakarak olabilir. Julie bunu yapmıştır.

Julie, ölüm acısıyla kendini sessizliğe hapsederek, dünyadan kopmayı tercih ediyor.
Kimseyi Hayatına Almamak
Etrafımız sürekli birileriyle çevrili. Sosyal bir ortamda yaşıyoruz. Konuşuyoruz, paylaşıyoruz ama aynı zamanda bağımlı hale geliyoruz. Julie'nin unutmak ve özgürleşmek adına etrafına ördüğü duvar, kimi zaman komşusu kimi zaman da onu seven adam tarafından aşılıyor. Yani kimseyi hayatımıza almamak gibi bir şansımız yok görünüyor. Issız bir adada yaşamıyorsak tabi.

Mavi sularda tek başına yüzmek, Julie için en büyük kaçış yolu, ama nereye kadar?
O zaman nasıl bağımsız olacağız? Ya da böyle bir özgürlüğün bize katkısı ne? Julie'nin seçtiği bu ıssızlık, kimseye bağımlı olmak istemeyişi sanırım kaybetme korkusundan kaynaklanıyor. Yaşadığı travmatik olayın kaybetme korkusunu tetiklemesi elbette ki kaçınılmaz. Hayatımızda anlamı olan şeyleri kaybettiğimizde -ki bu çoğunlukla değer verdiğimiz ve sevdiğimiz insanlar olur- bu acıyı tekrar yaşamamak uğruna, bağlanmamayı tercih ediyoruz. Sevmiyoruz çünkü sevince sahipleniyoruz, paylaşmıyoruz çünkü paylaştıkça buna daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Julie de yaşadığı acı üstüne haklı olarak bir ilişki yaşamayı düşünmüyor. Ama onun yaptığı sadece bu değil. Julie herhangi bir arkadaşıyla, bir doktorla ya da evinde onun kayıtsız gibi görünen hali için ağlayan hizmetli bayanla da hiçbir şey paylaşmıyor. Julie ağlayamıyor bile.
Kimseyi hayatına almak istemeyen Julie, ne gülebiliyor, ne de ağlayabiliyor.
Julie'nin bağımsızlığı ya da kaçışında gösterdiği kararlılık, evinde yeni doğum yapmış bir fare ve yavrularını bulmasıyla daha belirgin hale geliyor. Julie'nin evinde bulduğu fareler karşısında gösterdiği korku, insanların fare gördüklerinde hissettikleri korku ve tiksinmenin ötesinde diye düşünüyorum. Julie bu durumdan fazlasıyla tedirgin oluyor. Çünkü o evinde, mabedinde, yeni düzeninde, ondan habersiz hayatına müdahale olan varlıkları görüyor. Yani kaçış yok. Ne yaparsa yapsın hayatını bir yere kadar kontrol edebilir. İstese de istemese de hayatına girenler ya da çıkanlar olacaktır. Huzurevindeki ziyareti sırasında, annesine küçükken fareden korkup korkmadığıyla ilgili sorduğu soru, açıklayamadığı huzursuzluğuna mantıklı bir cevap aramasıyla ilintili olabilir. Bu cevap önemlidir, çünkü o fareden zaten küçükken de korkuyordur. Çünkü o faredir, haşeredir. Fareye başka bir anlam yüklemiyordur.
Paylaşmak Yaşadığını Anlamaktır

Uzun bir aradan sonra ilk kez bir kafeye oturan Julie, güneşi hissetmeye başlar. Artık hayata dönmektedir.
Julie'nin yalnızlık seçimi, kendi isteğiyle sona ermiyor. Duvarlarını aşan insanlara karşı koyamayarak onlarla iletişime geçiyor. Ne derece bir yalnızlık, bize kendimizi, kendimizle alakalı şeyleri unutturabilir? Ya da neyi ne kadar unutabiliriz. Zamanın ötesinde gerekenler vardır. Zaman elbette ki ağır yükleri hafifletir, omzumuzdan kendi sırtına alır. Geçmişin belli noktalarında o yükler asılı kalır ve biz geriye dönüp baktığımızda onları o zamanki halleriyle, o zaman hissettiklerimizle görür, geçmişe şahitlik ederiz. Ama zaman her şeyi çözmez. Başka gereksinimlerimiz de vardır. En başta paylaşmamız gerekir. Birine anlatarak, birini dinleyerek, birini severek, birini izleyerek. Her ne şekilde olursa olsun paylaşırız. Zaten bu kaçınılmaz olandır. Julie için de böyle olmuştur. Gecenin bir yarısı sana ihtiyacım var diyen bir sese karşılık vererek onun yanına gitmesi, ya da kocasından kalan besteyi tamamlaması buna en iyi örnektir. Evet Julie içini açmıştır. Ve belki de bu noktadan sonra matemini tutmaya başlamıştır. Çünkü bazen yüzleşmemiz gerekir. Evini, arabanı, oturduğun sokağı, sana ait eşyaları bırakabilirsin. Değişmek güzeldir, seni ileriye taşır. Ama hesapları kapatmadan değişemezsin. Sadece yeni bir evde oturan, eksik bir sen olursun. Julie bence bunu başarmıştır. Yaşadığı hüzün onun peşini hiçbir zaman bırakmayacak olsa da, o devam etmeye başlamıştır.

Bir Kieslowski klasiği. Kahvenin sıcaklığı şekeri nasıl eritip dönüştürüyorsa, hayatın içindeki
sıcaklık da (sevgi) insanı dönüştürür.
Filmin Künyesi 
Yönetmen Krzysztof Kieslowski
Senarist Krzysztof Kieslowski
Müzik Zbigniew Preisner
Yapım Yılı. 1993
Süre 98 dk.
Oyuncular Juliette Binoche (Julie Vignon )
Benoît Régent (Olivier)
Florence Pernel (Sandrine )
Charlotte Véry (Lucille )
Hugues Quester (Patrice)
Yann Trégouët (Antoine)
Hélène Vincent (Gazeteci)
Jacek Ostaszewski
Julie Delpy (Dominique)
Zbigniew Zamachowski (Karol Karol)