"İnanmalarına izin ver ve tutkularına gülmelerine. Çünkü onların tutku dediği gerçekte duygusal bir enerji değil, ruhları ve dış dünya arasında bir sürtüşme. Ve en önemlisi kendilerine inanmalarına izin ver. İzin ver çocuklar gibi çaresiz olsunlar, çünkü güçsüzlük muhteşem bir şeydir ve güç hiçbir şey. İnsan doğduğunda güçsüz ve uysaldır. Öldüğünde ise katı ve duyarsızdır."

 




                                                                                                       "Eskiler aramaz iz sürerlerdi                                                                                               Biz muttasıl arıyoruz yeni insanlar"                                                                                                                                 İsmet Özel


İnsan inanmalı. Bir mutasavvıfın tabiriyle, "Oduna bile olsa insan iman etmeli" Neden iman etmeli? İnanmayan son adımı atamaz. Tarkovsky'nin 1979 yapımı Stalker (İz Sürücü) filmini izledikten sonra aklıma ilk gelen cümle bu. "İnsan kutsalsız yaşayamaz." Daha doğrusu kendisiyle çelişmekten kurtulamaz. Tarkovsky sanat için "Tanrıya bir yakarıştır" diyor, bu onun sanat anlayışıdır diyebiliriz. Ne ki, şu bir gerçek, insan uğrunda canını bile feda edebileceği kutsal bir değere sahip değilse, yaşamı bir süre sonra tekdüzeliğe mahkûmdur. Sanatçı, zaten kendisine sunulan hayatın ürettiği değerlerle yetinmeyip kendi değerlerini sunmak için uğraşan kişi değil midir? Hayatla bir derdi olan insan hayata çatar.

Bir bilim adamı, ilhamını kaybetmiş bir yazar ve bir İz Sürücünün (Stalker) gerçekleştirdiği içsel bir yolculuğun görünen yüzüne şahit olduğumuz filmde, İz Sürücünün kutsal bölgeye (Zone diye geçiyor) yeni bir yolculuğa çıkışı için evden çıkmasıyla başlıyoruz. (İnandığı için onunla evlenen) karısı, onun gitmesini istemez, her normal erkek gibi düzenli bir iş bulup çalışmasını ister. Burada inanan insanın bir özelliğine şahit oluyoruz. Onu inandığı şeyden kimse (karısı ve çocukları bile) döndüremez. Stalker, karısının isyan çığlıkları arasında evden çıkıp gider. Aslında karısının isyanı düzgün bir işe sahip olmayışı değil, yanında olmayışı, onunla daha çok vakit geçiremeyişidir. Bilim adamı (Fizik Profesörü) ve yazar Stalker'ın rehberliğinde herkesin gitmek istediği yere ulaşmak isterler. Amaçları herkesin en içteki isteklerinin kabul edildiği odaya girmek ve isteklerini gerçekleştirmektir. Ne yazarın, ne de profesörün ismi yok filmde. Tarkovsky'nin, spesifik anlamda birkaç kişinin yaşadığı bir maceradan ziyade insanlığın yaşadığı evrensel bir sıkıntıyı dile getirmek için bu yolu tercih ettiğinin düşünüyorum.



Profesör (solda), Stalker (Ortada) ve Yazar (Sağda) restaurantta yolculuk hazırlığında
 

İman şüphe kabul etmez

Bilim adamı ve yazar için hayat artık çok can sıkıcı bir hal almıştır. Yazarın profesöre, profesörün yazara (meslekî anlamda) ve her ikisinin kendilerine yönelttiği eleştiriler, Tarkovsky'nin her iki alanın (bilim ve sanat) insanlık için artık huzur verici bir yöntem sunamadıklarına inandığını gösterir. Örneğin "Belki profesörsün ama cahilsin" diyerek aklı temsil eden bilim adamını küçümseyen ve insan hayatının gerçek anlamını sanatta bulacağına inanan yazarımız kendini şöyle anlatır: "Eskiden birilerinin benim kitaplarım sayesinde daha iyi olabileceğini düşünürdüm. Hayır, kimsenin buna ihtiyacı yok. Ben öldükten iki gün sonra başka birini midelerine indirmeye başlayacaklar. Onları değiştirmek istedim ama onlar beni değiştirdi. Beni kendi imgelerine uygun hale getirdiler. "Gelecek", "şimdi"nin yalnızca devamıydı. Ufkun gerisinde hayal gibi beliren tüm değişimlerle. Şu an "gelecek" ve "şimdi" aynı şey". Yazarımız, elbette sanatın gücüne inanmaktadır ama şüphelerinden kurtulamadığı, imanla dua etmeyi küçük gördüğü için cesareti eksiktir. Şurası bir gerçek; İman şüphe kabul etmez.

Yönetmen bir iddia sahibidir: Eğer Tanrı'ya iman etmiyorsanız, ne sanat ne bilim ruhunuzu kurtaramaz. Ciddî bir sorundur bu. Örneğin yazarımızın bir itirafı şöyle: "Ne istediğimi ifade etmek için doğru sözcüğü nasıl bilebilirim? İstediğim şeyi gerçekte istemediğimi nasıl bilebilirim? Ya da, istemediğim şeyi gerçekte istediğimi nasıl bilebilirim? Bunlar anlaşılması zor şeyler. Onları adlandırdığımız anlamları kaybolur, erir, çözülür. Tıpkı güneşte kalan bir denizanası gibi."


Yolculuk öncesi yazarla bir kadın arasındaki diyalog çok çarpıcı metinler içeriyor

Bölge'ye gidiş kolay değildir. Sınırı polis korumaktadır ve geçmek isteyenleri öldürmektedir. Polislerin içimizdeki önyargıları, tabuları temsil ettiğini düşünmek mümkün. Einstein'ın "Bir ön yargıyı yıkmak, bir atomu parçalamaktan zordur" demesi boşa değil. Ama bu polisleri (önyargılarımızı, korkularımızı) aşmanın yolunu bir tek Stalker bilir. Onun rehberliğinde bilim adamı ve yazar sınırı geçerler ve Zone'a (Bölge'ye) ulaşırlar. Filmi seyreden insanların aklına hemen Zone (Bölge) neresidir? gibi bir soru geliyor. Bu soru yönetmene de sorulmuş "Bana sıklıkla sorulan sorulardan biri de bu zonun neyi anlattığı. Buna verecek tek bir cevap var; Böyle bir zon yok. Stalker'in kendisi yaratıyor bu zonu. Mutsuz insanları oraya götürmek ve onlara umut düşüncesi aşılamak için yaratıyor. Dilek odaları da aynı şekilde Stalker'in yaratımları."

 

Katılaşan, hiçbir zaman kazanmaz

Stalker, Boris ve Arkady Strugatsky kardeşlerin "Yol Kenarında Piknik" adlı kısa romanının bir uyarlaması. Bilim kurgu hikâyesi olan bu eserden yola çıkan Tarkovsky, insanın en temel ruhsal çatışmalarına ulaşmaya çabalar. Bilinmeyen bir zamanda, bilinmeyen bir ülkede bir yere meteor düşmüştür. O meteorun bulunduğu alana bir takım inceleme ekipleri gönderilmiş, ama hiçbirisi geri dönmemiştir. Bu alan "Zone- Bölge" olarak adlandırılır ve ziyarete kapanır. Çünkü burada oraya giren her insanın isteğinin gerçekleştiği bir yer vardır: "Room- Oda". Nasıl bir yerdir burası? Stalker'a göre: "Burası başıboş bir gezinti yeri değildir. Bölge saygı duyulmak ister. Yoksa cezalandıracaktır... Bölge'de en uzun yol en az riskli olandır... Bölge çok karmaşık bir sistemdir. Tuzaklarla dolu ve ölümcül." Peki bölgeye kimler girebilir? Stalker'ın ifadesiyle "Sanırım umudunu tümden yitirmiş olanların geçmesine izin veriyor. İyi ya da kötülerin değil, zavallıların. Ama nasıl davranması gerektiklerini bilmiyorlarsa en zavallıları bile ölür." Hele Stalker'ın Bölge'nin önünde inanmaları için getirdiği yazar ve bilim adamı için ettiği bir dua var ki muhteşem:

"İnanmalarına izin ver ve tutkularına gülmelerine. Çünkü onların tutku dediği gerçekte duygusal bir enerji değil, ruhları ve dış dünya arasında bir sürtüşme. Ve en önemlisi kendilerine inanmalarına izin ver. İzin ver çocuklar gibi çaresiz olsunlar, çünkü güçsüzlük muhteşem bir şeydir ve güç hiçbir şey. İnsan doğduğunda güçsüz ve uysaldır. Öldüğünde ise katı ve duyarsızdır. Bir ağaç, büyürken hassas ve esnektir ama kuruduğunda ve sertleştiğinde ölür. Sertlik ve güç ölümün refakatçisidirler. Uysallık ve güçsüzlük, varlığın canlılığının dışa vurulmasıdır. Çünkü katılaşan, hiçbir zaman kazanmaz."

Yine de Bölge'ye vardıklarında bile yazar ve bilim adamının şüphesi devam etmektedir. Stalker'ın henüz yolculuk için erken olduğundan çayırların tadını çıkarmaya gittiği sahnede Profesor Bölge'nin hikayesini yazara kendi üslubuyla anlatır, bilimsel olan açıklama tabi ki neden sonuç ilişkisi boyutunda ilerler ve sonuç korkunçtur: "Kimbilir üzerine titredikleri ne tür bir zırvaydı?" Bölge'de bütün dileklerin gerçekleştiği bir yerin olduğuna dair düşünceye (hayale) dahi tahammül edemeyen bir şüphecilik vardır Profesörde. Bilimsel olan düşünsel olana inanmamaktadır.



Yazar, kestirmeden Oda'ya yaklaşırken garip sesler duyar ama sesin kime ait olduğunu bilemez.

Stalker'a göre umudunu yitirmiş "Dünyada kimsenin Bölge'den haberi bile yok. Yani biz kesin bir sansasyon üzerinde çalışıyoruz." İnsanlar buraya (Bölge'ye) niçin geliyorlar? Stalker'dan neden yardım istiyorlar? Mutluluk için. Ama ne tür bir mutluluk? İnsanlar çok derindeki duyguları hakkında konuşmak istemezler. Bu yalnızca mahremiyetini korumaktan kaynaklanmıyor, bazen insan kendi derinlerindeki duygularla yüzleşmeye dahi korkar. Burası, bizim kendi gerçekliğimiz, bir bakıma herkesten sakladığımız gerçek kimliğimizdir. Stalker, Bölge'ye getirdiği ve en derindeki dileklerin gerçekleştiği odanın önünde yazar ve bilim adamını uyarır: "Şu an eşikteyiz. Bu hayatınızdaki en önemli an. Şunu bilmelisiniz ki, en derindeki dilekleriniz burada gereğe dönüşecek. En önemli dileğiniz! Istırabın doğuşu! Bir şey söylemeye gerek yok. Yalnızca yoğunlaşmalı ve tüm hayatınızı anımsamayı denemelisiniz. İnsan geçmiş hakkında düşünürken, daha sevecen oluyor. Ve en önemlisi, En önemlisi, İnanmak zorundasınız!"



Stalker, Yazar ve Profesör Oda'nın önünde. Yüzleşme zamanı.  

"Ey iman edenler, iman ediniz!"

Allah her an bir yaratma halindeyken, (Rahman Suresi, 29) kâinat, evren her an kendini yenilerken, insanın her an değişen varlığından habersiz olmaya hakkı var mıdır? Kur'an-ı Kerîm, "Ey iman edenler, iman ediniz" diyerek, bizi imanımızı tekrar gözden geçirmeye, yenilemeye, tazelemeye, yeniden anlamaya, yeni anlamlar çıkarmaya çağırıyor. Bizi yeni doğmuş bir çocuğun saflığına, zayıflığına, güçsüzlüğüne, varoluş tazeliğine davet eden Stalker kimdir? Yönetmeni dinliyoruz: "Stalker, edebiyatın "idealist" tipleri olarak bildiğimiz Don Kişot ya da Prens Mişkin ile aynı yörüngeye oturur. Ve idealist oldukları için gerçek hayattaki tüm savaşları kaybederler." Gerçekten de İz Sürücümüz hayatın her insandan istediklerini ona veremeyenlerden. Ne evliliği, ne işi, ne de hayatı algılayış biçimi sıradan insanların (hatta bir yazar ve bilim adamının bile) algılama biçimlerine uymuyor. Haliyle yalnızlık, dışlanmak, küçümsenmek, terk edilmek onun kaderi. Ona ancak aşık olan kişi yoldaş olabilir ki, bu da karısıdır. Bunu Stalker'ın eşinin filmin sonundaki konuşmasından da anlıyoruz. Kadın, annesinin itirazlarına ve sevdiği adam hakkındaki eleştirilere rağmen Stalker'la evlenmiş ve zorluklarla dolu bir hayatı tercih etmiştir. Ne bulmuştur Stalker'da? Neden işi gücü yerinde olmayan ve hiçbir gelecek vaat etmeyen bu adamın peşinden gitmiştir? Kendisinden dinleyelim: "Çoktan fark etmiş olmalısınız ki o bu dünyadan değil. Tüm civar ona güldü. Tam bir beceriksizdi, acınacak halde görünürdü. Annem, o bir iz sürücü, ebedî bir mahkûm! İz sürücülerin ne tür çocukları olduğunu bilmez misin? derdi. Ve ben, ben onunla tartışamazdım bile. Onun ebedî bir mahkûm olduğunu ben de biliyordum. Ve çocuklarını. Ama ne yapabilirdim ki! Onunla mutlu olacağıma emindim. Çok acı çekeceğimi de biliyordum elbette. Ama gri, sıkıcı bir hayata sahip olmaktansa keskin bir mutluluk daha iyidir. Belki... Sonra tüm bunları düşündüm. Ama sonra bana yaklaştı ve dedi ki: "Benimle gel." Gittim ve hiç pişman olmadım. Asla! Çok acı çektik, çok korku ve utanç yaşadık. Ama hiç pişman olmadım ve kimseyi kıskanmadım. Bu sadece bizim yazgımız, hayatımız. İşte bu biziz. Ve talihsizliklerimiz olmasaydı, daha iyi durumda olamazdık. Kötü olurdu. Çünkü o durumda hiç mutluluk olmazdı. Ve hiç umut kalmazdı."



Stalker'ın yanında bir tek O'na inanan (ve modern dünyaya meydan okuyan) karısı vardır.

Stalker, bilim adamı ve yazarı en derindeki dileklerin gerçekleştiği odanın önüne getirir ve sırayla içeri girmelerini ister. Fakat ne bilim adamı, ne de yazar tam bu noktada cesaret edemezler. Oda'nın hemen önünde her ikisinin de ahlâki zaafları ortaya çıkar. Profesör, Oda'yı, kötü niyetliler girmesin diye yok etmek üzere gelmiştir. Yazar ise kendisiyle karşılaşma, en derin acılarıyla yüzleşme cesaretine sahip değildir. Ne entelektüel donanımları, ne özgüvenleri, ne de kişisel kapasiteleri buna yeterli değildir. Kendinden geçme ya da kendini gerçekleitirme imkânı bir adım ötelerinde bulunduğu halde içeri girmeye cesaret edememişlerdir.Belki de haklıdırlar. İnsan en derinde sakladığı isteğinin ne olduğunu ve ne gibi sonuçlar doğuracağını kendisi de bilemeyebilir. Doğrusu büyük cesaret isteyen bu adımı her ikisi de atamaz. Hatta, içeri girmeyi reddetmekle kalmazlar, Stalker'ı yalancılıkla, insanları acılarını kullanıp kandırmakla, umut dağıtıp para kazanmakla itham ederler. Hatta profesör, yanında getirdiği bombayla odayı imha etmeye kalkar ama Stalker buna engel olur. Profesörün "Sen iki yüzlü alçak" diye suçladığı İz Sürücü kendini şöyle savunur: "Bu dünyada hiç iyi bir şey yapmadım ve yapamam da. Karıma bile hiçbir şey veremedim. Ayrıca arkadaşlarım da olmadı. Ama benim olanı benden almayın. Zaten her şeyimi aldılar dikenli tellerin arkasında. Yani benim olan her şey burada... Bölge'de. Mutluluğum, özgürlüğüm, kendime olan saygım, hepsi burada. Benim gibi olanları buraya getiririm, umutsuz olanları ve acı çekenleri. Umut etmek için bir şeyleri kalmayanları. Ve onlara yardım edebilirim. Kimse onlara yardım edemez, yalnızca ben edebilirim. Onlara yardım edebildiğim için çok mutluyum, ağlamak istiyorum. Ve hepsi bu, daha fazlasını istemiyorum."


Yazar Oda'nın önünde gitmekle kalmak (inanmak-inanmamak) arasında tercih yapıyor.

Başarısız olarak geri dönerler. Stalker, yazar ve bilim adamının başarısızlığına, iman edemeyişlerine çok üzülür. Yine yalnız kalmıştır. "Artık kimse oraya gitmek istemeyecek, artık kimse inanmıyor." diyen Stalker'a karısı "kimseyi bulamıyorsan beni götür" diye yardımcı olmaya çalışır. "Ya sende de işe yaramazsa!" diyerek endişesini dile getiren Stalker'ın bu tavrını nasıl anlamalı? Umudun olması, umudun gerçekleşmesinden daha mı iyidir? Ya umut tükenirse!...


Tarkovsky, filmi çekerken havanın çok soğuk olduğunu ve oyuncuların yüzündeki dehşet
ifadesinin rol değil gerçek olduğunu söylüyor.


Doğrusu, Stalker etrafında yönetmenin bize ve dünyamıza dair getirdiği eleştiriler ve yaptığı teklif korkunç. Evet, gerçek hayatta da rastladığımız inanç adamlarının yaşayış şekilleri, özel dünyaları bize son derece gereksiz, sığ, kaba, gerçek dışı gelebilir, geliyor da. Bazen hayatla öyle alakasız konulardan söz açarlar ki, "Ne diyor bu adam? Aynı dünyada yaşamıyor muyuz?" demek gelir içimizden. Zor bir tercihtir onlarla diyalog kurmak. Anlamaya çalışsanız kendi hayatınızdan kopmanız gerekir, anlamak istemezseniz zaten gülüp geçilecek ahmaklıklardır yaptıkları. Tarkovsky'ye de soruluyor Stalker'ın yaptıkları? Bakın o korkunç eleştirileriyle bizi içimizdeki benlikle yüzleşmeye çağıran yönetmen nasıl cevap veriyor? "Bir inanç adamının eylemleri düşünülmüş ve akıllıca olmak bir yana son derece absürd olabilir. "Gülünç", "Yersiz" eylemler maneviyatın yüksek bir şeklidir."



Şiirsel sinemanın mucidi: Andrei Tarkovsky (1932-1986)

İnsanîlik ve ebedîlik üzerine düşünmek

"Güzel peşinde koşmayana kendini sunmaz" diyen Tarkovsky filmde anlatmak istedikllerini kameraya çok iyi yansıtıyor. Filmin başlangıcındaki restaurant sahnesi, Bölge'ye yapılan yolculuk ve Bölge'ye vardıktan sonra değişen görüntü tekniği, tekrar restauranta ve eve döndüklerinde görüntünün ilk baştaki şekline dönüşü hikaye ile paralel seyrediyor. Gerçekten de bir İletişim Fakıültesi'nde bir dönem boyu işlenmeye değecek derinlikte filmler çeken Tarkovsky sanat görüşünü ve sinema anlayışını anlattığı Mühürlenmiş Zaman isimli kitabında Stalker filmiyle ilgili şunları söylüyor:

"Bu filmde Bölge'ye giren insanların hedefinin aslında en gizli isteklerinin yerine getirildiği bir oda olduğunu hatırlatmak isterim. Stalker bir ara bölgenin garip topraklarından geçerken yazara ve bilgine bir zamanlar gerçekten yaşamış efsanevi Dikoobras'ın öyküsünü anlatır. Dikoobras, bu özlem diyarına ölümüne neden olduğu kardeşinin yeniden hayata döndürülmesi ricasıyla gelmiş, o odadan çıkıp evine döndüğünde zenginlikten başka hiçbir şey bulamamıştır. Zira Bölge onun gerçek, en gizli isteğini yerine getirmiştir. İstemesinin iyi olacağını düşündüğü şeyi değil.

 


Stalker'da belki de ilk defa, insanın ve ruhunun beslendiği o çok önemli olumlu değeri açık ve net bir biçimde ele alma zorunluluğunu duydum. Stalker'ın karısı üçünün mola verdiği meyhaneye geldiğinde yazar ve bilim adamı gizemli ve anlaşılmaz bir fenomenle karşı karşıya kalırlar. Karşılarında kocasının sürdüğü hayat ve doğruduğu sakat çocuk yüzünden çok acı çekmiş olmasına rağmen kocasını ilk gençlik günlerinin aşkı ve fedakarlığıyla seven bir kadın durmaktadır. Bu aşk ve bağlılık çağdaş dünyanın inançsızlığına, sinikliğine ve boşluğuna karşı çıkartılabilecek son mucizedir. Ve sonunda yazar ve bilim adamı da modern dünyanın bir kurbanı olurlar.

Sık sık Bölge'nin neyin simgesi olduğu sorulur, olağanüstü saçma tahminler yapılır. Bu tür sorular karşısında korkunç bir çaresizliğe kapılıyor, adeta deli oluyorum. Hiçbir filmimde simge kullanmadım. Bölge, bir Bölge işte. İnsanın katetmek zorunda olduğu hayat, hepsi bu kadar. İnsanın yok olduğu ya da dayandığı bu yerde ayakta kalmayı başarıp başaramayacağı kendine olan saygısıyla, önemliyi önemsizden ayırma yeteneğiyle belirlenir.

Her birimizin içinde olan o özgün insanilik ve ebedilik üzerine düşünmeyi teşvik etmeyi görevim sayıyorum. Ne yazık ki, bu sonsuzluk ve öz, insanın kendi yazgısını kendi elinde tutmasına karşın sık sık görmezden geliniyor. Bir takım aldatıcı idealler peşinde koşulması yeğleniyor. Ancak gene de geride insanın varlığını inşa ettiği ufacık bir kırıntı kalıyor; Sevme yeteneği. İşte bu kırıntı insan ruhunda, hayatını belirleyecek bir yer işgal edebilir, varlığına anlam katabilir."

 



Ebedî bir mahkûm olan Stalker'ı, Bölge'de bulduğu bu köpek hiç yalnız bırakmaz. 


Başkasının mutsuzluğu pahasına mutlu olunmaz

İz Sürücünün bizden bir farkı var; bizler, hepimiz arayan insanlarız. Hatta öyle ki, bugün aramak bulmaktan daha anlamlı. İnsan sürekli bir gerilim halinde yaşadığı müddetçe hayatı anlam kazanır diyenlerin sayısı hiç de az değil. Bir yazar çıkıyor "Neyi Kaybettiğini Hatırla" diyor bize, bir başkası "Tanrıdan Daha Mutlusun". Kafamız biraz karışık. İnsanlığa inemiyor, Tanrılığa çıkamıyoruz. Fakat Stalker bizim gibi değil. O aradığını bulmuş ve onun izini sürüyor. Aradığını bulmak meseleyi halletmek anlamına mı geliyor? Artık onun huzur içinde, sonsuz bir mutluluk yaşadığını söyleyebilir miyiz? Ne zaman bu konular üzerine düşünsem annemin bir sözü gelir aklıma. Çocukları yaramazlıkta sınırları aşıp onu bunalttığı zaman; "Ya Rabbi! Olmayanın var bir derdi, olanın var bin derdi" diye serzenişte bulunurdu Rabbine. Demek ki aradığını bulmak aramaktan daha zor. Bulan insanın yürütmesi gereken bir düzeni, bu düzen içinde binlerce derdi, en nihayet ulaşması, layık olması gereken bir hedefi vardır. Bu ise, aramaktan daha zor. Aşık olacağı birini arayan bir gencin yaşadığı acıyla, aşığına layık olmaya çalışıp, onu elinde tutmak isteyen, kaybetme korkusuyla yanıp tutuşan gencin sıkıntılarını bir tutabilir miyiz? "Başkasının mutsuzluğu pahasına mutlu olunmaz" diyen Stalker'ın en azından bizi davet ettiği bir yer ve bu yüzden çektiği derin acılardan haberdar oluyoruz. Buna rağmen, bütün inanç sahiplerine yaptığımızı ona yapıyor ve onu profesörün yaptığı gibi acılarımızı kullanıp bizi kandırmakla itham ediyoruz. Bakınız yazar, tam da isteklerin kabul edildiği Oda'nın önünde İz Sürücüyü nasıl eleştiriyor: "Senin içini okuyabiliyorum! İnsanlar umurunda değil! Sadece para kazanıyorsun, acımızı kullanarak! Para bile değil. Kendini eğlendiriyorsun burada. Her şeye gücü yeten Tanrı gibisin burada. Sen, ikiyüzlü alçak, kimin yaşayacağına ve öleceğine karar veriyorsun. Düşünüyor! Şimdi neden iz sürücülerin odaya girmediklerini anlıyorum. Bu güçten, gizemden, otoritenizden zevk alıyorsunuz!" Bu Stalker'ın şahsında iman eden insanlara yöneltilen popüler bir eleştiridir. Halbuki biz, ne kadar mantıklı, bilimsel, gerçekçi insanlarız!... O halde filmin bize sorduğu şu sorunun cevabını vermemiz gerekmiyor mu? "Değiş tokuş edip durduğunuz sözcükler de ne ve neden üzgünsünüz?"

 


Hiçbir şey gördüğümüz gibi değil dedirtecek filmin final sahnesinden.

Film biterken ilginç ve imgelerle yüklü bir sahneye şahit oluyoruz. Stalker'ın mutant çocuğunun telekinetik yeteneğini kullanarak masanın üzerindeki nesneleri zihin gücüyle hareket ettirmesiyle son bulan filmde, kız çocuğu masanın üstündeki 3 bardağı izlemektedir. Kırmızı renk sıvı bulunan bardak profesorü, içinde tuhaf nesneler bulunan kavanoz yazarı, büyük ama boş olan bardak ise kahramanımız Stalker'ı. Küçük kızın bakışlarıyla masanın üzerinde hareket halinde olan bardaklardan düşeni, en son harekete geçen olmasına rağmen büyük bardaktır. Bethoven'ın 9. Senfonisi eşliğinde bir sonuç çıkıyor karşımıza: Stalker kaybetmiştir.

Şiirsel sinemanın mucidi olarak kabul edilen Tarkovsky'nin, fotoğrafik görüntüler, içten diyaloglar ve (Zeki Demirkubuz'un Kader filminde kullandığı) Erseny Artemyev'in o yürek burkan, derinlikli müzikleriyle, acı çeken ruhlarımıza işleyen filmi, en az iki kere izlememiz yönetmenin hakkı. Zira Tarkovsky, ilk çekimlerin negatifleri bir yangında kaybolduğu için filmi (hem de daha soğuk bir havada) bizim için ikinci defa çekti. Ruhu şad olsun.

 



İnanmak isteyen ama inanamayan Yazarın bu görüntüsü entelektüelin zihin dünyasını temsil ediyor.

Onları görmedin mi? Boş boş bakıyorlar.

Son olarak filmin sonunda yorgun ve kederli ruhuyla boğuşan ve yine yalnız kalan Stalker'ı sakinleştirmeye çalışan karısına söylediği, bilim adamı ve yazarın şahsında biz yeni insanlarla ilgili sözleriyle bitirmek istiyorum: "Onları görmedin mi? Boş boş bakıyorlar. Düşünebildikleri tek şey, kendilerini nasıl satabilecekleri; çok ucuz olmadan! Nasıl her duygusal hareketlerinden mümkün olduğunca çok kazanırlar? Bir amaç için doğduklarını ve talep edildiklerini sanırlar! Yine de "yalnızca bir kez" yaşarlar! Böyle insanlar bir şeye inanabilirler mi? Ve kimse inanmaz. Yalnızca şu ikisi değil. Hiç kimse! Oraya kimi götüreceğim? Ve en berbatı kimsenin buna ihtiyacı yok. Kimsenin o Oda'ya ihtiyacı yok. Ve benim tüm çabalarım boşuna."