BİR REKLAM

.

"Yitip giden umutlarımıza" ve "bütün çabalarımıza rağmen değişmeyen dünyaya..."


Angelopulos'un herhangi bir filmini seyrettikten sonra aklıma ilkin "yolculuk" metaforu geliyor. Ulysses' Gaze (Ulis'in Bakışı) filmini izledikten sonra da aynı duyguya kapıldım. Bu yolculuk çoğu filmde olduğu gibi dışa veya içe doğru bir yolculuk değildir. Hem zamanda, hem mekânda, hem de insanın kendi benliğinde yaptığı oldukça ağır, yüklü bir yüzleşmeden bahsediyorum. "İnsanlık nereye gidiyor? Ve ben bir insan olarak bu insanlığın neresindeyim?" iç sorgulamasını yapmamak mümkün değil.

Filmden sonra beni en çok etkileyen şey; "Yaratıcımız her şeyi karmakarışık etti. Düzene sokmak da bize kaldı tabi." sözünün arka planını düşünmek oldu. Çünkü bunu filmde, Saraybosna'da, sisler içindeki nehir kıyısında, savaşın getirdiği iktidar boşluğundan yararlanarak kafasına göre adam öldüren (polis mi çete mi olduğunu anlayamadığım) kişilerin reisi söylüyor.

"Allah'ım" dedim, "Bu nasıl bir umutsuzluk! Bu nasıl bir çaresizlik!" Yönetmendeki öfkeye bakar mısınız? Filmimizin kahramanı bunlar olurken hiçbir şekilde müdahale edemiyor. Yapabildiği tek şey üzülmek. Hele ki kahramanımızın az önce ilan-ı aşk ettiği genç kızın da ölenler içinde olduğunu görünce, savaşın götürdüklerini ve Fransız şair Louis Aragon'un "Mutlu aşk yoktur" şiirini seyreder gibi okluyorsunuz. İnsanlık adına, insanlığımız adına kaygılanmamak mümkün değil. Angelopulos'a göre, ne Tanrı'dan bir umut var, ne de kullarından. Durum o kadar vahim. "Yitip giden umutlarımıza" ve "bütün çabalarımıza rağmen değişmeyen dünyaya" diyerek kadeh kaldıran iki eski dostun sitemleri -kayıp kuşak için- kaybedilen zamana, geçmişe, umutlarımıza işaret etmenin yanı sıra dünyamızın geleceğine dair ciddî bir endişeyi de dile getiriyor.

Filmimizin konusu özetle şöyle: 1905'te Yunanistan'ın Ardela köyünde Yannakis ve Miltos Mannakis kardeşler tarafından çekilen ilk film, Yunanistan'da ve Balkanlar'da çekilen ilk filmdir. Ama gerçekten öyle mi? Bu bir ilk film mi? İlk bakış mı? Yönetmen A, Mannakis kardeşlerin ilk filmlerine ait kayıp üç bobin filmin peşini sürmektedir. Kayıp bobinleri aramak için yolculuğa çıkan yönetmenin macerası efsanevî Ulysses'in yolculuğunu andırır. Yönetmen, filmleri ararken aynı zamanda insanlık denizinde çıktığı bu yolculukta hem kişisel hem evrensel bir drama da şahit olur. Bu Balkanlar'ın 20. yüzyılda yaşadığı acılar özelinde insanlığın evrensel acılarıdır.

"Seni sevemediğim için ağlıyorum"

Yönetmenin diğer filmlerinden haberdar olanların bileceği gibi, "sınırlar" Angelopulos'un filmlerinde özel bir yer tutar. Bu filmde de "Sınırı geçtik ama hâlâ buradayız. Kaç sınır geçmesi gerek insanın evine ulaşması için?" sorusuyla yönetmen devletlerin çizdiği sınırların insan hayatında yol açtığı işkencelere dikkat çekerek sürekli bir gurbet hissi uyandırıyor. Peki, varmak istenilen ev neresi? Filmi izlerken İsmet Özel'in "Eve dön! Kalbine dön! Şarkıya dön" dizelerini hatırladım nedense! Sanki yönetmen de evden bahsederken hem bireysel hem de toplumsal anlamda, insan kalbinden bahsediyor gibi geldi bana. Filmde dikkat ettiğim bir başka husus, Angelopulos'un 1944-1949 yılları arasında vuku bulan ve temelde sağ-sol kavgası olarak bilinen Yunan iç savaşında ülkesini terk etmek zorunda kalan insanların (daha doğrusu solcuların diyelim) yaşadığı acılara yaptığı vurgu. Yönetmenin İtalya, Almanya, Rusya, Kazakistan, Kanada ve ABD'de geçen son filmi Dust Of Time (Zamanın Tozu) filminde de yine iç savaştan kaçıp Amerika'ya, oradan da bir umut olarak görülen Sovyetler Birliği'ne kaçmak zorunda kalan iki insanın aşk hikâyesi etrafında 20. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vuran tarihî olaylara şahit oluyoruz. Biliyorsunuz, Angelopulos'un 20. yüzyılı mercek altına aldığı üçlemenin ilk filmi Ağlayan Çayır, ikinci filmi de Zamanın Tozu.


Ülkemizde de 90'lı yıllardan itibaren konu olarak işlenmeye başlanan ve en son Sonbahar filmi ile yine gündeme gelen "kayıp kuşağın trajedisi" olarak özetleyebileceğim bu yüzleşmenin bizden önce Avrupa ile birlikte Balkan sinemasında başladığını söylemek mümkün. Tabi ki Angelopulos'un politik bir duruşu var ve yönetmen açıkçası ideolojik de davranıyor, ama "Olmasaydı sonumuz böyle" demek, idealleri uğruna savaşan her insanın hakkıdır. Aşağıdaki satırları hisseden ve ülkesine gönülden bağlı bir sanatçıya saygı duymak zorundayız: "Yunanistan ölüyor. Yunan halkı olarak ölüyoruz. Bizim devrimiz kapandı. Taşlar ve heykeller arasında yaşadığımız 3.000 yıldan sonra artık ölüyoruz. Yolun sonuna geldik. Yunanistan ölecekse bir an önce ölmeli. Çünkü can çekişme ne kadar uzun sürerse ölüm de o kadar acılı olur.

Ey tabiat ne kadar yalnızsın değil mi? Ben de senin kadar yalnızım."


Yönetmen A'nın Atina, Manastır, Üsküp, Plovdiv (Filibe), Bükreş, Belgrad ve Saraybosna'da süren yolculuğu boyunca karşılaştığı kadınların hepsini tek bir kadın (Maia Morgensten) canlandırıyor. Kaybedilen sadece zaman, mekân ve umutlar değil de bunlarla birlikte bütün yüzlerde aranan bir kadın söz konusu. Saraybosna'ya giderken limanda vedalaştığa kadına "Seni sevemediğim için ağlıyorum" diyen yönetmenizin yürek parçalayan bu hali, Homeros'un Odysseus'undan alınma, Ulysses'e ait bir sözdür. Kalipso adasında yedi yıl kalan Ulysses, Kalipso'yu sevemeyip hep Penelope'yi düşündüğünden sürekli sahile gidip ağlar. Nedenini soran Kalipso'ya da işte bu sözü söyler: "Seni sevemediğim için ağlıyorum" Belki de yönetmenimiz gençliğinde sevdiği ama kavuşamadığı ilk aşkını aramaktadır bütün kadınlarda. Hepimiz öyle değil miyiz zaten?

Saraybosna, savaş, sis ve aşk 


Yeri gelmişken limandaki ayrılık sahnesinden biraz daha bahsedelim, çünkü yönetmenimiz Saraybosna'da olduğunu öğrendiği kayıp bobinleri aramak için devam ettiği yolculuğunu Lenin'in dev bir heykelini taşıyan bir gemide sürdürür. Almanya'da bir müzeye gönderilen dev heykel Tuna Nehri üzerinde akıp giderken onu gören köylüler istavroz çıkarır. Bir devir kapanmıştır. Hayaller yıkılmış, umutlar sönmüştür. Bizim için de ne kadar önemlidir Tuna Nehri! O muhteşem akışını seyrederken içimden "Tuna nehri akmam diyor / Etrafımı yıkmam diyor/ Şanı büyük Osman Paşa / Plevne'den çıkmam diyor" diye okuldayken söylediğimiz marşımız geldi aklıma.

Ey Tuna, hep acılarla mı anılacaksın sen?


Tuna Nehri üzerinde Lenin Heykeli 


İdealist insanın kaderi: Kaybetmek

Kendi hikâyesini yazmak isteyen ve bunun için bütün hayatını mücadele ederek geçiren her insan yalnızdır. Onu bizim anlamamız mümkün değildir. Değildir, çünkü bize göre tuhaf, garip davranışları vardır. Hatta yer yer güleceğimiz, absürd tavırlar sergileyen bu insanlar Tarkovski'nin muhteşem tespitiyle söylersek "idealist oldukları için gerçek hayattaki tüm savaşları kaybederler." Yönetmen A da bunlardan biridir ama onun bu durumunun ötesinde başka bir yalnızlık daha vardır filmde: Savaşın getirdiği yalnızlık. Yıllar önce (iç savaşta) kaybettiği kız kardeşini aramaya giden ve onu Arnavutluk'a kadar götürmesi için yardım isteyen yaşlı kadının buz gibi soğukların estiği Koruçi şehir merkezinde, küçük bavuluyla yapayalnız, ne yapacağını bilemez bir halde kaldığı bir sahne var ki o büyüyüp genişleyen ve insanı kahreden yalnızlığı, insanlığın geldiği durumu, doğrusu Angelopulos'un çekimleri çok iyi yansıtıyor. Yunanistan iç savaşının yarattığı acı sonuçları göstermek için bir ailenin 1945-1950 yılları arasında Bükreş'te geçirdiği yılbaşı gecelerini tek sahnede sergileyen Angelopulos'un bu tarzı gerçekten de başka bir yönetmende rastlayamayacağımız kadar ona özel bir durum. Aslında evlerine misafir olduğumuz aile kahramanımız Yönetmen A'nın ailesidir. 1994 yılında ailesinin yaşadığı yere tekrar giden yönetmen o günlere döner, ama eski haliyle değil yeni haliyle. Sonsuzluk ve Bir Gün filminden de hatırlayabileceğimiz bir Angelopulos sekansıdır bu.

Şimdiki halimizle geçmişi yaşamak, müthiş bir buluş bence.
Arnavutluk Koruçi'de şehir meydanında yaşlı kadının yalnızlığı


"Ulysses' Gaze: İnsanlığın kaybolmuş masumiyeti."

Filmin, Atilla İlhan'ın Sisler Bulvarı şiirini görüntülü izliyormuş izlenimi uyandıran Saraybosna finalinden bahsederek bitireyim. Ama önce müzik. Eleni Karaindrou Angelopulos'la çalışmaya bu filmle başlıyor. O muhteşem müzikleri nasıl yaptığını kendisinden dinleyelim: ""Ulis'in Bakışı nedir?" diye düşündüm. Ana fikir masumiyetin kayboluşuydu; insanlığın kaybolmuş masumiyeti. Bu fikir doğrultusunda kendi iç dünyamda bir şeyler bulmaya çalıştım; bende acı yaratan bir şeyler."

Saraybosna; harabe evler, tenha caddeler, top ve silah sesleriyle yaşamaya alışmış, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi görünen savaşın ortasında, şehre sis çöktüğünde çocuklar gibi sevinip dans etmeye başlayan insanlar. Abartmadan, bütün sadeliğiyle öyle bir savaş manzarası veriyor ki Angelopulos, dayanılacak gibi değil. Hepimiz şehrimize sis çöktüğünde sokağa çıkmaya bile korkarız. Ama bir şehir düşünün ki, göz gözü görmeyecek kertede sis çöküyor ve insanlar sevinçten sokaklara fırlayıp eğleniyor. Zira, sis demek (keskin nişancılar göremediği için) savaşa ara verilmesi demek. Bu da birkaç gün insan gibi yaşamak demek. Tabi buna yaşamak denirse!...

Açıkçası Theo Angelopulos'un 1995 yapımı Ulysses' Gaze (Ulis'in Bakışı) filmini seyrettikten sonra insan, yaşadığı bütün acılara rağmen şükredecek çok şeyi olduğunu düşünmeden edemiyor.


Sizleri, Ulis'in Bakışı, savaşı, savaşın getirdiği acıları en iyi anlatan şiirlerden biri olan Aragon'un "Mutlu Aşk Yoktur" şiiriyle baş başa bırakıyorum.


LOUIS ARAGON

MUTLU AŞK YOKTUR

İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
Mutlu aşk yoktur

Hayatı bu, silahsız askerlere benzer
Bir başka kader için giyinip kuşanan
Ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan
Onlar ki akşamları aylak kararsız insan
Söyle bunları hayatım ve bunca gözyaşı yeter
Mutlu aşk yoktur

Güzel aşkım tatlı aşkım kanayan yaram benim
İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi
Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri
Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri
Ve hemen can verdiler iri gözlerin için
Mutlu aşk yoktur

Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye
Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek
En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek
Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek
Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine
Mutlu aşk yoktur

Bir tek aşk yoktur acıya gark etmesin
Bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara
Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda
Ve senden daha fazla değil vatan aşkı da
Bir tek aşk yok yaşayan gözyaşı dökmeksizin
Mutlu aşk yoktur ama
Böyledir ikimizin aşkı da

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile