Bir Mutaassıp Tiplemesi
Romanda varolan ve yanlış anlaşılmalara açık bir tipleme de Şeyh Yasin. Aslında bu tiplemede yazarın bir ikileme düştüğünü söyleyebiliriz. Çünkü bir insan şeyh ise o tasavvuf ehlidir ve silsile yolu ile gelen bir tarikata mensuptur. Kimse belli bir silsileye, belli bir metoda (tarikata) sahip olmadan şeyh olamaz. Medrese ayrı yerdir, dergâh ayrı yerdir. Medrese devletin resmî eğitim merkezidir, dergâhlar tarikatların kurduğu ve devletin de bildiği manevî eğitim merkezleridir. Hal böyle olunca, bir insan hem şeyh hem de tasavvuf düşmanı olamaz. Eğer amaç, "rahmetim gazabımı geçti" diyen Allah'ı, korkulacak bir varlık olmaktan çok, sevilecek bir varlığa dönüştürmek ise, bu doğru bir yöntem değildir. Romanın mutaassıp karakteri Şeyh Yasin, sufileri şöyle eleştirir: "Bu tasavvuf ehli işi iyice abartıp, "Önümüz sıra dört kapı vardır; şeriat, marifet, tarikat ve hakikat basamak basamak çıkılır" diyorlar... Bir de çekinmeden diyorlar ki, "Dördüncü kapıya varanı birinci kapının kuralları bağlamaz. Hakikat ehli, şeriatın kaidelerine uymak zorunda değildir. Hoppala!... Bize düşen Yaradan'ın emirlerini yorumlamak değil, anlamaya çalışmak hiç değil, sadece ve sadece harfiyyen yerine getirmek! " (s.193-195) Biraz destursuz ve kaba softa olan Şeyh Yasin'in kişiliğinde İslam tarihinde hep varolan medrese-tekke rekabetini vurgulamaksa amaç, bu farklı bir konudur. Evet, kelam alimleri ile tasavvuf alimleri arasında bir mücadele hep olmuştur ve olmaktadır. Ama bu konumuzun dışında olduğu için buna girmiyoruz. Şeyh Yasin, Şems'in isteğiyle meyhaneden şarap alan Mevlana'yı şöyle eleştirir: "... Karısı eskiden Hristiyan (Mevlana'nın, hanımı Gevher Hatun vefat ettikten sonra evlendiği ikinci hanımını kastediyor), en yakın dostu (Şems'i kastediyor) tescilli zındık olan adamdan ne bekliyordunuz? (s. 311). El insaf! Bir insan şeyhlik makamında olacak ve daha hiçbir küfrüne şahit olmadığı ve hiç kimsenin şehadet etmediği bir insana, sırf hasedinden hem de "tescilli zındık" diyecek! Kusura bakmayın sayın yazar ama, kazın ayağı hiç de öyle değil. Bir insanın kafir olduğuna hükmetmenin zorluklarından ve hem mutasavvıfların hem de alimlerin bu konudaki hassasiyetinden sayın yazarımızın haberi olmamalı ki, böyle rijit bir yorumu bile şeyhe nispet edebiliyor. Bu konuda Hallac-ı Mansur'un idamını okumasını salık verebiliriz. Mansur'un idam kararını verirken, ulemanın nasıl üçe bölündüğünü, bir kısmının "zahiren suçludur, batınen masum", diğer bir kısmının "zahiren masumdur batınen suçlu" diğer bir kısmının ise "ne zahiren suçludur, ne de batınen" diye üçe bölündüğünü, günlerce bu tartışmaların sürdüğünü, buna rağmen ulemanın Mansur'a mahkemede "Biz seni affetmek istiyoruz. Tövbe et, seni idamdan kurtaralım" tekliflerinde bulunduğunu, O'nun Müslüman görmek için her türlü gayreti gösterdiğini bilen bir İslam tasavvufuna sahibiz biz. Bu iş, öyle kolay değil. Eğer halktan birisi böyle bir yorumda bulunsa anlamak mümkün, çünkü cahildir, bilmiyordur dersiniz. Ama bir şeyh efendi, İslam'ın bu konudaki son derece ciddî hassasiyetinden habersiz ise, kusura bakmayın ona şeyh denilmez. Hele hele devlet, böyle bir insanı bir medresenin başına getirip de hocalık yaptırmaz. Bakınız mutaassıp Şeyh Yasin, Mevlana ile Şems'in dostluğunu nasıl görüyor: "Ah o Şems denen soysuz herif benim sınıfıma girecek olsa, elimin tersiyle sinek gibi kovalardım. Ağzını açıp da huzurumda saçmalamasına katiyen izin vermezdim. Peki, Mevlana ne demeye aynısını yapmıyor? Niye Şems'in her lafını harfiyen yerine getiriyor? Çünkü o da benzer meşrepten. İkisi de aynı kumaştan kesilmiş, ayan beyan ortada. Adamın zevcesi Hıristiyan bir kere. Neymiş, sonradan İslam'a dönüşmüş; bana ne? Kanında var Hıristiyanlık, çocuğunun kanına geçecek...(s.313) Bu bakış, Cumhuriyet sonrası Türkiye'de var olan ve el'an süregiden bir zihniyettir. Yeşilçam filmlerinden, köy romanlarına şeyh, imam, hoca tiplemeleri hep bu minvaldedir ve değişmez. "Onlar hep vardılar ve maalesef hep olacaklar" şeklinde izah edebileceğimiz bu eleştirel bakış, aslında şahıslara yönelik spesifik bir yargılama değil, genelde din adamları sınıfına yapılmış bir hakarettir. Peki bu yargı ne kadar haklıdır? Toplumları geri bırakan, ilerlemenin önünde bir set gibi duran din adamları mıdır? Bu yargıyı hak eden şahsiyetler ve uygulamalar yok mudur? Elhak vardır, ama bir insanı bütünüyle değerlendirmek lazımdır. Bir insan bütün yönleriyle kötü veya iyi olamaz. Bir meslek grubu da öyle. Hiç kimse mükemmel değil. Mevlâna da. Şems ile yaşadığı maceranın insanî boyutları da vardır, ilahî boyutları da. Ancak tasavvuf literatürü kullanılarak izah edilecek durumları da vardır, herkesin anlayabileceği halleri de. Siz, Mevlana ile Şems arasındaki ilişkiyi alır, Ella ve Aziz Zahara ile kıyaslar, meseleyi sadece gönül birlikteliği ya da ruhların birlikteliği ile izaha kalkarsanız ve buna (Şeyh Yasin tiplemesinde olduğu gibi) itiraz edenleri de "İşte yobaz" ve "Türkiye'de inançları konuşmak zor" şeklinde takdim ederseniz buradan çıkabilecek sonuçlara da razı olmalısınız. O zaman Mevlana için "eşcinsel" diyen de çıkar, "eyvallah" diyen de çıkar, her türlü rezilliğine Mevlana'dan destek alan da. Maalesef o kadar basit değil.
Son olarak mutaassıp Şeyh Yasin'in Mevlana ile ilgili genel kanaatini verelim: "Mevlana oldum olası gayrimüslimlere iltimas geçti, azınlıklara yumuşak davrandı. Sık sık Aziz Khariton Manastırı'na gidip dua ettiğini bilmeyen yok. Ne işi var bir Müslüman'ın orada? Manastırın baş papazı ile aralarından su sızmıyor. Demek ki ya gâvurlarla, ya Müslümanlığı şaibeli dervişanla arkadaşlık ediyor. Bunlar zaten Rumi'yi benim gözümde güvenilmez yapmaya yetiyordu ama bir de Şems-i Tebrizî denen ne idiği belirsiz herifi evine alınca adam Hak yolundan saptı." (s.313) Evet, Mevlana'nın diğer dinden olan alimlerle dostluğu vakidir. Yalnız bu, kendi dinine olan güvensizliğin değil, "Ehl-i Kitab'a hürmet ediniz" düsturunun bir ürünüdür. Hangi dinden olursa olsun, o dinin kutsal kitaba inanan müminlerine saygı ve hürmet gösterilir. Şeyh Yasin, maalesef bu kadarcık bilgiden bile aciz bir şeyh tiplemesi olarak romandaki yerini almaktadır!